20 Mayıs 2020 Çarşamba

Gerçek Düşman Korona Mı?

EKOIQ sitesinde 20.Mayıs.2020 tarihinde yayınlanmaya başlamıştır.


Tüm rutinlerimiz değişiyor. En basit, sıradan günlük işlerimizi bildiğimiz, alıştığımız şekilde yapamıyoruz. Yeni öncelikler günlük yaşamımızı baştan sona yeniden şekillendiriyor. Geleceğin nasıl olacağına dair belirsizler artarken, akabinde endişeler, korkular derinleşiyor, yoğunlaşıyor. Bırakın geleceği, yarın ne olacağız öngöremez hale geldik. Bu nedenle, geçmişte yaşanan salgınları hatırlayıp, incelemek korona salgınına yol açan gerçek etkenleri anlamamıza, önümüzü görmemize, bizi içinde bulunduğumuz zor durumdan çıkaracak akılcı sorular sorup, doğru adımlar atmamıza yardımcı olur mu? 

Felaketler insanlığın en büyük ve etkili öğreticisidir. Sosyolog Pitirim Sorokin, tarihsel verileri kullanarak insan ve toplumu sefalete sürükleyen salgın, savaş, devrim ve açlık gibi felaketleri, yarattıkları bireysel, sosyal ve kültürel değişimi, ekonomik sonuçları “Afet Yaşayan İnsan ve Toplum” (Man and Society in Calamity) kitabında detaylı bir şekilde incelemiş. Araştırmasında vardığı sonuçlardan en önemlisi, her felaketin sadece yıkımlara yol açmayacağı, aynı zamanda yapıcı ve olumlu bir rolü de olduğu. 

Küresel korona salgınını bir uyarı ve değişim için bir çağrı gibi görmeliyiz. Naomi Klein, Milton Friedman’ın kriz anında atılan adımların ortalıkta dolaşan fikirlere bağlı olduğu sözüne referansla “Kriz zamanı imkansız gibi görünen fikirler aniden mümkün hale gelir” diyor ve bu fikirlerin toplumu kapsayıcı, her bireyi güvende ve sağlıklı kılmayı amaçlayan akılcı ve adil fikirler olması gerektiğinin altını çiziyor. Bu noktada doğal felaketler ve riskler alanı (disaster and hazards) ile politik ekoloji alanındaki bilimsel çalışmalar önümüzü aydınlatabilir, bize yol gösterebilir. 

Afetlerin İki Temel Sorusu
Deprem, yanardağ patlaması, tusunami, kasırga ve sıcak dalgası gibi doğa olayları ile salgın, kıtlık gibi biyolojik, iklimsel, çevresel etkenlerin yarattığı doğal felaketler sosyal bilimlerde doğal felaket ve riskler alanının çalışma konusu. Bu alandaki araştırmalar doğal felaketleri iki temel soru yardımıyla açıklamaya çalışıyor. İlk soru, felaketin neden-sonuç ilişkisini ortaya koyar: “Neden oldu?” Korona ile beraber 20. ve 21. yüzyıllarda grip, 16., 17. ve 18. yüzyıllarda yaşanan veba gibi salgınların bize sürekli hatırlattıkları bir özellikleri var: Tekrar etmeleri ve bu tekrarların bir nevi düzenli olması. Adı her ne olursa olsun insan vücudunda hastalık yapan virüsler, mikroplar ve gözle göremediğimiz diğer biyolojik varlıklar zaten varlar ve var olacaklar. Fakat bazı şartlar ve durumlar altında çoğalmaları kolaylaşıyor, yayılma hızları artıyor. İnsan varlığı için yaşamsal risk yaratıyor, hızlı ve yaygın ölümlere neden olup önce felaket dalgası oluşturuyor, ardından yıkımlara yol açıyorlar. Bu şartları ve durumları yaratan ve sürekli kılan ise politik, ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik etkenler. 

İkinci soru, bu doğa ve doğal olayların yarattığı felaketler ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiyi irdeliyor: “Bu felaketler ekonomik kalkınmaya bir tehdit mi oluşturur yoksa onun başarısızlıklarına mı işaret eder?” Bu soruyu şu şekilde yeniden kuralım: Korona salgını ekonomik kalkınmaya bir tehdit midir? Yoksa ekonomik kalkınma ideolojisinin aksaklığına mı işaret eder? Ekonomik kalkınmayı amaç edinen ve bu amacı kamusal hizmetleri, kamuya ait kurumları özel şirketlere devrederek, kâr/zarar esaslı piyasa mantığını hakim kılarak yapmaya çalışan devlet yöneticileri, küresel yayılma riski olan bu salgınlara karşı kamunun sağlığını korumak için gerekli iyi eğitimli hekim ve sağlık işgücünü, kurumları, yönetsel mekanizmaları, fiziksel altyapıyı var etmişler mi? Hazır tutmuşlar mı?

Ekonomik kalkınmanın tılsımı büyümedir, büyümenin sihirli değneği ise tüketmek. Sihirli değneği kullanarak tılsım yapan büyücüler ise özel sektör ve sermaye sahipleri ile birlikte devlet yöneticileridir. Bu, kalkınmanın sadece ekonomik kalkınma ile sınırlandırıldığı, kamu sağlığını korumak, kamunun refahını sağlamak, çevre sorunlarını çözmek gibi amaçların doğrudan ve sadece ekonomik kalkınmaya şartlandığı bir devlet yönetim anlayışı, bir dünya görüşü ve aslında bir rüya. Korona küresel salgını bizi bu rüyadan sertçe uyandırdı, gerçekleri neredeyse yüzümüze çarptı. 

Paradigma kayması dönemine girdik. İçine girdiğimiz kriz ortamında, ekonomik büyüme, ekonomik ve sürdürülebilir kalkınma, kentsel yapılanmayı mercek altına yatıran, süregelen politikaları, programları ve uygulamaları sorgulayan, ezber bozan, yeni ve çeşitli bakış açıları sunan bilimsel çalışmalar, bize geleceğe dair bir umut, taze bir dünya görüşü sunabilir.

YAZININ DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ.

24 Ocak 2020 Cuma

Mega kanal projelerine bakınca Kanal İstanbul

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1715787/mega-kanal-projelerine-bakinca-kanal-istanbul.html

Kanal İstanbul çevresel bir altyapı olacak. Çevresel altyapı, doğanın ve doğal kaynakların ekonomik kazanç için, şirketlere ve şahıslara hizmet vermek amacıyla, bir altyapı haline dönüştürülmesi ve kullanılması. Kanal İstanbul, tekno-politik ve sosyo-ekolojik alan ile çevre politikalarının kesişip birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği politik bir proje. Çünkü bu proje ile karasal, denizel ve sulak alanları, gölleri ve akarsuları olan geniş bir arazinin kullanımı mühendislik ve teknoloji kullanılarak yeniden düzenlenecek ve arazi artık bu kalıcı, düzenlenmiş haliyle kullanılacak.
Kanal İstanbul projesini, diğer mega kanal projelerini, özellikle Panama Kanalı’nı uzun yıllar inceleyen, çevresel altyapıları, küresel altyapı yatırımlarını ve küresel gemi taşımacılığı endüstrisini araştıran Ashley Carse gibi bilim insanlarının çalışmalarında ortaya koyduğu bulgular ve sonuçları kullanarak değerlendirelim. Değerlendirmeyi politik ekolojik açıdan bakıp kim kazanıyor, kim olumsuz etkileniyor diye sorarak yapalım.
Panama örneği
Kanal İstanbul projesini analiz ederken öncelikle küresel ticaret ile küresel gemi taşımacılığı endüstrisini İstanbul şehri ile birlikte düşünmek gerekiyor. Küresel ticaret hacminin yüzde 90’ı gemi ile taşınmakta. 1970’ten 2013’e bu hacim yaklaşık 4 kat arttı. Küresel ticaret ucuz ve verimli taşımacılığa bağlı. Bu nedenle taşımanın önündeki kısıt ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışır. Gereksinim duyduğu kanal, yol, liman, iskele, rıhtım, depo, lojistik merkezi, havaalanı, demiryolu ve iletişim tesislerinin inşası, kurulumu, bakımı, genişletilmesi için çok geniş arazi, büyük miktarda su ve diğer başka doğal kaynakları talep eder. 
21. yüzyıl başında küresel taşıma altyapı projelerinde bir patlama oldu. Buna kanal mega projeleri de dahil. 2015 yılında Süveyş Kanalı’nı genişleten ikinci kanal açıldı. 2016 yılında Panama Kanalı genişletme projesi tamamlandı. Yoksul Nikaragua devleti ile Hong-Konglu bir firma arasında Panama Kanalı’na alternatif, yeni bir kanal planlandı. Bu okyanus arası kanallar gibi Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan İstanbul Boğazı da bir mecburi geçiş yolu, gemi taşımacılığının sıkıştığı bir nokta. 
Küresel ticaret gelişirken, küresel gemi taşımacılığı endüstrisi büyürken ekonomisi kötüleşen ülkemizde bu proje devlet için bir can simidi mi olacak? Çünkü Kanal İstanbul küresel oyunu değiştirecek bir hamle. Kanal İstanbul ile açılacak suyolunu, yeni limanları ve lojistik merkezini kim, hangi koşul ve şartlarda işletecek? Yeni limanlar ve lojistik merkezi İstanbul içi ve çevresindeki limanları nasıl etkileyecek?
Modern gemi taşımacılığı için suyolundaki derinliğin sabit olması ve kalması bir önkoşul. Çünkü gemilerin hareket ettiği su kanalındaki tek değişken, derinlik. Akıntılar ile kanala taşınan sediment dediğimiz kaya, toprak, yosun gibi katı maddeler zamanla dibe çöküyor, bir katman oluşturuyor. Küresel ticaret bu dip katmanın kazınma, çıkarılma ve bertaraf faaliyetlerine bağlı. Bu nedenle mega kanalları yapanlar ve işletenler, kanal sisteminin bir parçası olan kanallarda, nehirlerde, limanlarda, suyollarında biriken dip tortusunu tarama ve bertaraf işini sadece kanallar, limanlar inşa edilirken yapmıyorlar, sürekli bu işle meşguller. 
Yıkıcı yanlar
Mega kanal projeleri genellikle pek çok yönden kârlı olarak sunulmakla birlikte dip tarama ve çıkan malzemenin taşınıp bertaraf edilmesi hem ekonomik açıdan çok pahalı ve yoğun yatırım gerektiriyor hem de sosyo-ekolojik olarak yıkıcı. Bu nedenle sıklıkla toplumsal muhalefetle ve direnişle karşılaşıyorlar. Bir örnek verelim. ABD’de Savannah Nehri üzerine kurulan küresel gemi taşımacılığı için önem taşıyan Savannah Limanı için yapılacak dip tarama projesinin nehrin çok içlerine kadar tuzlu suyun girmesine neden olacağı, sudaki oksijenin azalacağı ve buna bağlı olarak suya bağlı yaşamı tahrip edeceği bekleniyor. 
Sudaki oksijenin azalmasının yaratacağı sorunları azaltmak için 100 milyon ABD Doları bütçeli bir proje başlatıldı. Bunlar, küresel gemi taşımacılığını kolaylaştırmak için kurulan çevresel altyapının, işletim ve bakımıyla ilgili yapılması gereken “olağan”, “rutin” ve “pahalı” işler.
Kanal İstanbul bir izlek bağımlılığı yaratacak, İstanbul halkını bu çevresel altyapıya kilitleyecek. Bugün kanal açılsın mı açılmasın mı tartışırken bir süre sonra Süveyş Kanalı’nda olduğu gibi ikinci kanal açılsın mı açılmasın mı konuşulacak. Ya da Panama Kanalı’nda olduğu gibi var olan kanal genişletilsin mi genişletilmesin mi tartışılacak. Kanal İstanbul’u bu iki kanaldan ayıran en büyük ve önemli fark, Süveyş Kanalı’nın çöl ortasında, Panama Kanalı’nın doğal ve kırsal alanda açılmasına rağmen, Kanal İstanbul’un resmi olarak 16 milyon, gayri resmi olarak 25 milyon insanın yaşadığı İstanbul şehrinde açılacak olması. Kanal İstanbul, yapıldığı takdirde, İstanbul’a ait verilecek her kararı etkileyecek, şekillendirecek.
Teori ile pratik farkı
Bu mega kanal projeleri çok “iyi niyetli” kalkınma projeleridir, sosyal ve ekolojik dünyalar tasarlarlar, modeller kurarlar ve bu modellerde sayısız çevresel, sosyal, ekonomik varsayımlar yaparlar. Fakat gerçek uygulama her zaman farklı olmuştur. Çünkü örnekler, mega kanal projelerini savunanların bilinçli olarak olası proje faydalarını abarttıklarını, yaratacağı riskleri önemsiz gösterdiklerini ve kanallar işletmeye açıldıktan sonra inşa, işletim ve bakım maliyetlerinin halka sağlayacağı faydayı hızlıca aştığını gösteriyor. Kanal açma ve genişletme işinden geriye kalan miras ise, aşırı büyük inşa edilen, hesaplanandan daha az kullanılan altyapılar ve yok edilen yaşam alanları ile eko-sistemler kümesinden ibaret. 

3 Nisan 2015 Cuma

KISIR POLİTİK TARTIŞMALAR YERİNE SOSYAL YAŞAMA VE YEREL EKONOMİYE ODAKLANALIM

Yayın Detayları: EKOIQ, MART 2015 

HELENA NORBERG-HODGE İLE SÖYLEŞİ
Sevgili Helena, geçen sene sizi iki kez İstanbul'da ağırladık.  İlk Eylül ayında düzenlenen Bütünsel Yeni Ekonomi Çalıştayı'nda, sonra bu ay düzenlenen Sürdürülebilir Bütüncül Ekonomi Semineri'nde. Türkiye'deki insanlara ne aktarmayı planladınız?  Bu niçin önemliydi?
Beni çok heyecanlandıran ve ilham veren deneyimlerdi.  Çalıştaya katılanlar yeni bir vizyon, ilerleyecekleri yeni bir yol için çok istekli göründüler.  Ben de tam olarak bunu vermek istedim.  Deneyimlerime göre pekçok ülkede halk kısır tercih tartışmalarına sıkışmışlar ki buna politik tiyatro diyorum.  Bugün gerçek politik güç, devasa bir makine gibi çalışan ekonomik güçlerin elinde.  Bunu besleyen fikir, ülkelerin takip edebilecekleri tek yolun küresel ekonomide rekabetçi olunması gerektiği. Modern çağın getirdiği en büyük değişiklik serbest ticaret anlaşmalarıyla uluslararası dev banka ve şirketlerin faaliyetlerinin kontrol edilmez hale gelmesi.  Malesef ne kamuoyu ne de hükümet bunu hiç tartışmıyor.  Pekçok politikacı ve iş dünyası lideri körcesine serbest ticaret fikrini destekliyorlar ve anlaşmaların karmaşık detaylarıyla kendilerini yormuyorlar.
Türkiye'ye getirmek istediğim mesaj, bizim hayatlarımızın çok uzağında gördüğümüz bu anlaşmaların sonuçlarının gerçekte doğal çevremiz, hükümetlerimiz, kültürümüz ve kimliğimiz üzerindeki derin etkisi ve bunlara karşı düzenlenen bilgi kampanyalarına katılmamızın çok önemli olduğu. Ayrıca, en az bunun kadar önemli olan, genişleyip, büyüyen yerelleşme akımı hakkında bilgi vermek.  Bu akım geleceğimize dair çok büyük bir umut taşıyor ve yerel ekonomik faaliyetlerin korunması veya yeniden kurulmasını desteklemenin pekçok yararı olduğunu ispatlıyor.
Sizin sürdürülebilirlik tanımınız nedir?
Korkarım sürdürülebilirlik terimi sürdürülebilir kalkınmayı ifade etmeye başladı ki o da sürdürülebilir büyüme demek.  İş dünyası ve hükümetler tarafından bu biçimde kullanılyor.  Bu nedenle ben hem insanoğlunun hem de ekolojinin iyiliğini besleyen kalkınmadan bahsetmeyi tercih ediyorum.  Tabiii ki bunu yapabilmesi için gelecekteki yaşamı sürdürülebilir kılmalı.
Sürdürülebilirliğin sınırları, bulunduğu yerler veya bir biçimi var mı?  Onu ne şekilde hayal edebiliriz?
Ekonomik aktivitelerin yürütüldüğü bir şemsiye veya bir çerçeve oluşturmak için uluslararası işbirliği yapabieceğimiz bir hayali promot etmeliyiz.  Bu havanın, suyun ve toprağın sağlığını sınırlar arası etkileyen hor kullanımlardan korumak demek. Aynı zamanda kültür ve ekonomik aktivitelerin biyolojik çeşitlilik ve farklı iklim ve ekosistemlere uyumunun gerekliliğinin farkına varmalıyız.  Bu nedenle uluslararası kalkınmanın belirli biçimlerini zorlamaya çalışmamalıyız.  Pekçok diğer şeyin yanında, bu Dünya Ticaret Örgütünü yerine Dünya Çevre Örgütünü kurmak demek.
Ekonomik anlamda sürdürülebilirliği nasıl tanımlarsınız?  Sürdürülebilir ekonominin merkezinde ne duruyor?
Bir an önce dünyada insani ve biyolojik tektip ürün yetiştirmeyi zorlayan merkezi kürsel ekonomik sistemden kaçıp uzaklaşmak gerekiyor. Regüle edilmeyen finansal enstitüler devasa uluslararası şirketlerle bağlantılı olarak büyümenin standart bir biçimini uygulamaya çalışıyor.  Aynı zamanda beylik rol modelleri ve romantize edilmiş görüntülere sahip şehirli tüketim kültürünü dünya çevresinde farklı kültürlere yerleştirmeye çalışıyor.
Gerçek sürdürülebilir ekonominin merkezinde ekonomik aktiviteleri biyolojik ve kültürel çeşitliliğe uyarlama ihtiyacı var.

Çalıştay programına göz attığımda, ekonomi ile bağlantılı görünmeyen, ‘Etnik, dini ve ırksal çatışmanın kökeni’, ‘Doğa ile bağlantı kurmanın psikolojik ve ruhsal önemi’ gibi konular gördüm.  Bu konuları sürdürülebilir ekonomi ile nasıl ilişkilendirdiniz?
Ladakh ve Butan'da küresel ekonominin nasıl çatışmanın temel nedeni olduğuna şahit oldum.  Orada, nesiller boyu barış içinde yanyana yaşayan dinsel ve etnik gruplar, dış ekonomik etkilere açılmaya başlandıktan sonraki 15 yıllık süreçte birbirleriyle vahşi çatışmalara girdiler. Süreç sistemli çalışıyor. Devlet destekli küresel ticaret küçük yerel işletmeleri yok ediyor ve işsizlik yaratıyor.  Öz saygıyı ve kendileri ile çocuklarının geçimlerini sağlama yeteneklerini yok etmesi bir diğer yönü. Bunun sonucu sık sık kızgınlık ve şiddet oluyor.   
Biz yerel ekonomilerin güçlendirilmesini destekliyoruz.  Bu diğer insanlarla ve bizi çevreleyen doğal ortamla yeniden bağ kurmamız şartına bağlı. Pekçok ruhani inanç öğretilerine benzer şekilde, biz kurulan bu bağların bir birlik duygusu sağladığını gördük. 
Istanbul'da dinleyecileriniz nasıldı?  Bu etkinliklere katılmakla neyi amaçlamışlar?
İstanbul'da katılımcılar beni çok etkilediler ve heyecanlandırdılar.  Pekçoğunun hala birbirlerine ve toprağa bağlı yaşam tarzına ait anıları veya bağları var. Bu da Avrupa ve Kuzey Amerika'da endüstrileşmiş ülkelerde eksik olan enerji, canlılık ve sıcaklığı sağlıyor. Modern eğitim sistemi ve medya kentsel tüketime dönük yaşam tarzını desteklediği için, sanıyorum insanlar daha anlamlı bir bakış açısı arıyorlar.
Pekçok farklı yerde insanlara hitap ettiniz. Farklı ülke, kültür ve coğrafyalardaki insanların ortak oldukları noktalar neler?
Dünya genelinde ülkeler aynı insan yapımı tekno-ekonomik güçlerin baskısı altındalar. Diğer yandan farklı kültürler, ihtiyaç ve istekleri de olan Doğa Anaya bağımlılar. Günümüzde aynı Dünya Bankası, aynı Dünya Ticaret Örgütü ve aynı uluslararası güçler ülkelere baskı yapıyor.  Çünkü her kültür ve doğal çevre farklı ve ne medya ne de bilim bu süreci anlaşılır biçimde tanımlıyor. Bu nedenle, pekçok ülkede insanlar anlamsız politik tercih tartışmalarına kendilerini kaptırmış durumdalar. Dünya genelinde sol ve sağ görüşlü partiler ticari anlaşmaları onaylıyarak ülkelerini giderek daha çok yıkıcı kalkınmaya ve sömürüye açıyorlar.
Aynı zamanda giderek daha çok insan uyanıyor ve gerçek ekonominin Dünya olduğunu fark ediyor.  İhtiyacımız olan ve kullandığımız herşey O'ndan geliyor.  Gelecek için umut veren ilham verici hareketler var.    
Gezi Direnişi sırasında Taksim'de olduğunuzdan bahsetmiştiniz.  Gezi ile ilgili ilk intibanız nedir?
Gezi hakkında en çarpıcı şey farklı yaşlarda, farklı geçmişlere sahip insanların ve büyük sayıda kadının bir arada olmasıydı.  Çok büyük bir canlılık ve olumlu, barışçıl bir enerji vardı.
Gezi Halk Hareketini ve onu takip eden kamusal mekanların ve doğal alanların korunması için Türkiye'de verilen halk mücadelelerini ve ABD'deki en son Ferguson protestolarını, Arap Baharını, işgal eylemlerini, İspanya'daki 15-M hareketini ve diğerlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gruplar hem sosyal hem çevresel endişelerinden bir araya geliyorlar. Gelecek yıllarda insanlar dar politik bakışın ötesine gitmek gerektiğini fark ettiklerinde bu hareketler büyüyecek ve ekonomi politikasına odaklanacak.  Yoğun elektrik kullanımı, kirlilik ve çevre tahribatlarının arkasındaki küresel ekonomik politikalar işsizlik ve zengin ile fakir arasındaki farkın büyümesinden de sorumlular. Şu an, insanlara eğer küresel ısınma için birşey yapmak isterlerse lambalarını değiştirmeleri ve araba kullanmamaları söyleniyor.  Küresel pazar için çalışan büyük ölçekli endüstriyel üretimin iklim değişikliğinin ana nedeni olduğu gerçeği genellikle tartışılmıyor.  Çevre hareketinde bile bu böyle.   Pekçok insan hala küresel büyümenin iş yaratmak için gerekli olduğuna inanıyor.  Fakat her geçen gün bunların bir masal olduğu daha iyi görülüyor.
Büyük resmi gördükçe, olağanüstü güce sahip halk hareketlerinin sadece küreselleşmeye direnmeyip aynı zamanda mutluluğumuz, refahımız ve hayatta kalmamız için gerekli olan yerel alternatiflere şekil verme olasılıkları yüksek.
Dünya nereye gidiyor?  21. Yüzyıl dünya haklarına ne umutlar veriyor?
Şu an dünya iki zıt yönde ilerliyor.  Politik ve ekonomik liderlerimiz sosyal yapıları bozarken bizi giderek doğal dünyadan uzaklaştıran teknolojik ve ekonomik değişimi destekliyorlar. Aynı zamanda her kıtada giderek daha fazla sayıda insan hem birbirleriyle hem de doğa ile daha derin ve anlamlı bağlar kurmanın yollarını arıyor.  Yaşamı destekleyen yolu seçen kişi ve grupların daha mutlu oldukları benim için çok açık.  Kazanan olup olmayacaklarından emin olmasalar dahi herkese katılmalarını öneriyorum.
Teşekkür ederim.
HELENA NORBERG-HODGE

Helena Norberg-Hodge küresel ekonominin kültürler ve tarım üzerinde bıraktığı etkiyi uzun yıllardır araştıran bir analist ve yerelleşme akımının öncülerinden. Hindistan'ın Ladakh Bölgesi’nde yürüttüğü çalışmalarla 1986 yılında Alternatif Nobel Ödülü’ne layık görüldü.  Ödüllü bir yapım olan 'Mutluluğun Ekonomisi' (The Economics of Happiness) filminin yapımcılığını ve yardımcı yönetmenliğini üstlenen Helena Norberg Hodge, aynı zamanda Uluslararası Ekoloji ve Kültür Toplumu (International Society for Ecology and Culture - ISEC) oluşumunun başkanı ve kurucusu.

1 Aralık 2014 Pazartesi

VALİDEBAĞ KORUSU HALK DİRENİŞİNİ BİR DİN VE DOĞA DİYALOGUNA DÖNÜŞTÜRMEK

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Kasım 2014

“Allah tam anlamıyla “çevre”mizdir.” Seyyid Hüseyin Nasır

Günlerdir özellikle sosyal medya kanalları ve nadir olarak gazeteler Validebağ Korusunun koru olarak bugünki doğal haliyle kalması için halkın verdiği uğraşı aktarıyor.  Validebağlılar imza topluyorlar, basın açıklamaları yapıyorlar, dava açıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, koruyu korumak için geceli gündüzlü nöbet tutuyorlar.  Bir sivil toplum insiyatifi olarak birbirleri ve diğer sivil toplum insiyatifleri ile dayanışma yaparak barış içinde eylemler yapıyorlar.  Üsküdar Belediyesi’nin inşaatın durdurulması yönündeki mahkeme kararlarına rağmen inşaata devam etme ısrarına karşı direndikleri için zabıta ve kolluk kuvvetleri tarafından dövüldüler, gözaltına alındılar, plastik mermilere hedef oldular ve bol bol gaz yediler.  Giderek büyüyen gerginlik, Validebağ Korusu girişine yapılmak istenen camii ile krize dönüştü.  Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez "Her şeyden önce bize yakışmıyor. İbadet sevgisi ile tabiat sevgisi karşı karşıya gelecek sevgiler değildir" beyanatı ile krizin çözümü için gereken din ve doğa diyaloğunu ortadan kaldırdı.  Mehmet Görmez’e göre ibadet sevgisinin ölçüsü camii yapımı.   Camii inşa ederken ağaç kesilmesi, toprağın çimento ile kapatılması, orada yaşayan börtü, böcek, kuş ve diğer canlıların yerinden edilmesinin bir önemi yok gibi görünüyor. Validebağ Korusu civarında halkın ibadet edebileceği pek çok camii olmasını dikkate bile almıyor.  Validebağ Korusu’nun doğal alan olarak korunması konusunda bir başka din insanının yorumuna rastlamadım.
Ülkemizdeki İslam alimlerinin çevre sorunları, doğanın korunması ve sürdürülebilir yaşam konularında sessiz kaldıklarını İslam’da Çevrenin Yeri başlıklı yazımda (http://www.surdurulebilir-yasam.blogspot.com.tr/2013/08/islamda-dogal-cevrenin-yeri-teori-ve.html) değinmiştim.   “Doğa teolojisi” üzerine yoğunlaşarak, doğal çevre ile insanın uyumlu beraberliğini  formüle eden çalışmalar yapılmıyor.   Hükümetin materyalizm ve büyüme temelli ekonomik gelişme programının ana ögesi olan inşaat sektörünü besleyen camii inşaatlarını ibadet kabul edecek kadar İslam etiğinden uzaklaşıyorlar.
VALİDEBAĞ KORUSU DİRENİŞİNE İSLAMİ ÇEVRE ETİĞİ AÇISINDAN BAKMAK

İslami düşünceye göre evrenin kendisi Allah’ın ilk vahyidir ve doğada her varlıkta Allah’ın belirtilerini görmek mümkündür. Bu nedenle evren kutsaldır.  Birlik, denge ve uyum ilkeleri ile yönetilir. Bu anlayış, İslami etiğin ilk ilkesi tevhidi oluşturur. Doğa sadece insanların kullanımı için yaratılmamıştır ve asıl Tanrı’nın gücünü yansıtmak için vardır.  Her varlık hak sahibidir ve insanoğlunun buna uygun davranması gerekir.  Doğanın sahibi değil hizmetinde olmak İslami çevre etiğinin ikinci ilkesidir. Gelecek nesillerin haklarını korumak ve onlara doğal çevreyi temiz bırakmak da üçüncü temel ilke olarak kabul edilir.

Validebağ Korusu Üsküdar İlçesi Altunizade Mahallesi’nde insan eliyle ağaçlandırılmış Anadolu yakasının ikinci en büyük yeşil alanıdır.  Koru giderek betonlaşan İstanbul’da nadir kalan yeşil vahalardan biridir.  Validebağ Korusu’na meyve ağaçları egemendir. Meyve ağaçlarının çoğunluğu aşılı armuttur.  Küçük gruplar halinde ak ve mor dutlar ile ayvalara rastlanır.  Ayrıca koruda atlas sediri, Himalaya sediri, kızılçam, fıstık çamı, sahil çamı ve defneler büyük gruplar hâlinde bulunur. Tarihi binaların çevresinde pavlonya, karaağaç, defne ve saplı meşeler görülür. Koru 1999 yılında 1. Derece doğal SİT alanı ilan edilir. 1995 yılında oluşan Validebağ Gönüllüleri korunun SİT ilan edilmesinde aktif rol oynarlar.  2001 yılında dernek olarak tüzel kimlik kazanan Validebağ Gönüllüleri son yirmi yıldır Validebağ Korusunu sahip olduğu doğal ve tarihi değerleriyle birlikte bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılması için çabalıyor.

Koru 200 yıllık bir tarihe sahip ve içinde farklı dönemlerde yapılmış tarihi binaları barındırıyor.  Bu binaların en tanınanı pek çoğumuzun halen severek izlediği Hababam Sınıfı filmlerine mekan olan Adile Sultan Kasrı.  1853 yılında Sultan Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan için yapılan bu bina günümüzde öğretmenevi olarak kullanılıyor.

Cumhuriyet’in kuruluşu ile Validebağ Korusu kamulaştırılarak mülkiyeti Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne verilir.  Zaman içinde Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Marmara Üniversitesi’ne korudan arazi tahsis edilir.   Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nce koru 8 Ağustos 2014 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devredilir.  İstanbul Büyükşehir Belediyesi doğal SİT alanı olan ve doğallığını kaybetmeden bugüne kadar gelen koruyu çimento dökerek, yüzyıllık ağaçları keserek seyir terası, gözlem kulesi, dinlenme tesisleri, sosyal tesis ve camii yapmak için harekete geçer.  Çimentonun içinde havası, suyu, görüntüsü kirli İstanbul’da yaşayan, doğaya hasret Validebağlılar için bu plan bir hizmet değil hem doğaya hem kendilerine kesilmiş bir cezadır.  Kanuna da aykırıdır.  İBB’nin ve Üsküdar Belediyesi’nin imar planlarını durdurmak için Validebağ Gönüllüleri harekete geçer. 
Validebağ Korusunun kısa tarihini, Validebağ Gönüllülerinin taleplerini ve direnişin çıkış öyküsünü okuyan okurlarımın, Validebağ Korusu Direnişini İslami çevre etiğinin temel ilkelerine bakarak değerlendirmelerini istiyorum.
NAMAZGAHLAR
Namazgahlar sürdürülebilir çevre anlayışına uygun, ibadetlerin cami, mescit ve ev gibi kapalı alanlarla sınırlandırılmayıp doğanın içinde, açık havada da yapılabileceğini kanıtlayan mekanlardır. Namazgahlar açık havada namaz kılınan yerlerdir.  Hz. Muhammed’in devrinden beri böyle mekanlar edinilmiştir.  Bizdeki örnekleri Selçuklular dönemine kadar uzanır.  Bir zamanlar İstanbul’da 153 namazgah olduğu söylenmektedir.  Namazgâh mekânı olarak genelde büyük ağaçların bulunduğu yerler seçilmiş̧; ağaç yoksa, bu alanlar kısa sürede ağaçlandırılmıştır.  Namazgahlar bulundukları çevrenin imkanlarına ve geleneklerine göre taş, ahşap, kerpiç gibi farklı malzemelerden yapıldıkları gibi sınırları belirlenmemiş düz bir alanda olabilir.  Hepsinin ortak özelliği kıbleyi gösteren mihrap denilen bir taşa sahip olmalarıdır.
Bakara Suresi Allah’ın yeryüzünü bize döşek, gökyüzünü tavan yaptığını söyler. Validebağ Korusu’nda Allah’ın izini taşıdığı için kutsal kabul edilen topraktan döşeği, gökten tavanı olan, kıbleyi gösteren ağaçtan mihrabı ile, korudaki ağaçların serinlettiği bir namazgah doğa sevgisi ile ibadet etmenin huzurunu vermez mi?