29 Şubat 2012 Çarşamba

Politik Ekoloji Yaklaşımlı Filmler, Şubat 2012

Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 28 Şubat 2012

“Umarım insanlar bu filmi izler ve rahatsızlık hisseder. Kötü bir şekilde değil, onları sonraki birkaç gün ya da hafta düşünmeye sevkedecek şekilde. Bu rahatsızlık; filmin, örneğin bir teröristin ne olduğuna dair yerleşik algıları sarsmasından kaynaklanacak.”

Marshall Curry (Yönetmen)


EĞER BİR AĞAÇ DÜŞERSE

Hayatınızda hiç ulu anıt ağaç gördünüz mü? Hani şu binlerce yıldır var olan, gövdesini yedi sekiz kişinin elele verip ancak çevreleyebildiği ağaçlardan. Umarım görmüşsünüzdür. Peki bu ulu anıt ağaçlardan oluşan bir orman gördünüz mü? Görmediyseniz hayal edebilirsiniz. Bu ormanda Gülliver’in cücesi gibi hissedersiniz kendinizi. Ulu heybetli duruşları, başınızı kaldırdığınızda tepesini dahi göremediğiniz yüksek boyları, çevrelerindeki daha genç, farklı türden ağaç ve çalılara kol kanat geren varlıkları ile insanda saygı uyandırırlar. Yanlarında huzur hisseder, sarılınca sevgi duyarsınız...

Bu ağaçların elektrikli testereler ile birer birer kesilip, yıkıldığını ve çok geniş bir alanın traşlandığını hayal edin. Kuzey Amerika kıtası, Batı’lılar tarafından keşfedildikten sonra sahip olduğu eski ormanların yüzde doksan beşini kaybetmiş. Kalan yüzde beşin yine yüzde doksan beşi yavaş yavaş kereste şirketlerine açılıyormuş.

Bu kıyımı durdurmak için basın açıklamaları, imza kampanyaları, protesto yürüyüşleri, sivil itaatsizlik eylemleri bir işe yaramaz ise, ne yaparsınız? “Eğer Bir Ağaç Devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin Hikâyesi” filmi, bu bağlamda, çevreci aktivist Daniel McGowan’ın öyküsünü anlatıyor. !f film festivalinde gösterilen, Marshall Curry’nin yönetmenliğini yaptığı, 2011 tarihli bu film Daniel McGowan’ın bir yandan sıcak ve yakın ilişkiler üzerine kurulu aile yaşamını diğer yandan adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı duruşuyla başlayan aktivist yaşamını takip ediyor. Yeryüzü Özgürlük Cephesi, dünyanın en radikal çevreci örgütlerinden. Eski ormanların yok edilmesinde suçlu buldukları polis merkezleri ile kereste fabrikalarını kundaklamışlar. Eylemlerini, “Kapitalistleri ancak mallarına zarar vererek durdurabilirz. Çünkü onları için en değerli şey mal ve paradır” diyerek savunuyorlar. Eylemlerinde cana kastetmiyor, kimseyi yaralayıp, öldürmüyorlar, sadece maddi zarar veriyorlar. Buna rağmen FBI, onları 2011 Dünya Ticaret Merkezi bombalayan ve binlerce kişiyi kasıtlı öldüren teröristlerle bir tutar ve “eko-terörist” ilan eder. Daniel McGowan hapse mahkum olur ve normal bir hapishane yerine terörist suçluları için yapılan özel hapishaye gönderilir. Film, Daniel McGowan gibi çevreci aktivistlerin devlet tarafından “terörist” ilan edilmesini sorguluyor. Ben de okuyucuma sormak istiyorum, “Terörist kime denir?”

McGowan ile film hakkında yapılan söyleşide, filmi izleyenlerden ne beklediği sorulmuş. İzleyicilerden, devlet ve medyanın verdiği mesajları olduğu gibi almamalarını, dikkatle okumalarını ve doğruluğunu sorgulamalarını istiyor. “Medyada beni bir terörist gibi tanıttılar” diyor ve bu oluşturulan kurguların ardındaki asıl niyetin ve politik amaçların ne olduğunu düşünmenin önemini vurguluyor. Bu uyarısı akıllara, Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (İNTES) Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Koçoğlu ve Orya Enerji şirketinin, HES karşıtı köylüleri ve çevrecileri “terörist”, “vatan haini” ilan etmesini getiriyor.

Amerikan polisinin çevreci aktivistlere uyguladığı sert, zalim, işkenceci tavrı gösteren sahneler ürkütücüydü. Biber gazını hiç sakınmadan kullanıyorlar, elleri bağlı olan aktivistlerin gözlerine hatta, başlarını sabitleyip göz kapaklarını zorla açarak içine sıkıyorlardı. Bu sahneler, Türkiye’de çevresel adalet için eylem yapan köylülerin ve aktivistlerin polis ve jandarmadan gördüğü muammeleyi hatırlattı.

“16 Ton, insanlık tarihine ironik bir yaklaşım. Bugünkü yanlış hayatımızı neleri nerelerden nasıl çıkararak inşa ettiğimizi anlatıyor. Gele gele vardığımız serbest piyasa ve özgürlük çağı yoksa bütünüyle halkla ilişkiler faaliyeti ürünü mü? Madencilerin sefaletini anlatırken gözde bir hit parçası oluveren "16 Ton", yoksa sadece bir şarkı mı?”

Ümit Kıvanç (Yönetmen)

16 TON

Kömür madenciliği üzerine yapılmış en başarılı belgesellerden biri. Kömür madenciliğini, tarihsel izlerini takip ederek, başlangıcını, dünyada yaygınlaşmasını ve geçirdiği evreleri çok kapsamlı ele alıyor, kara mizahi dille aktarıyor. ABD, Türkiye’deki maden işçilerinin tozlu sayfalar arasında unutulan zorlu, kanlı mücadelelerini, günışığına çıkararak hatırlatıyor. Fonda kömür işçilerini anlatan “16 tons” şarkısı var. Şarkı, bir kömür işçisinin zor hayatı üzerine yazılmış. Şarkının sözlerinde anlatılan gerçeklerin aradan geçen yıllara rağmen, hiç değişmediğini anlıyorsunuz. Maden işçisi hep ağır şartlarda, düşük ücretle ve tehlikeli ortamlarda çalışmış ve çalıştırılıyor.

Film, 1965’teki Zonguldak kömür işçilerinin grevini anlatıyor. İşçilerin grev nedeni, neden işletme mühendis, şef ve çavuşlara verilen ilave prim, işçilerden esirgendiğini sormak. Hükümet ve sendika bunu “kanunsuz” buluyor. Ama grev başlıyor. Vali işçilerle konuşmak yerine donanmadan yardım istiyor, jandarma işçilere gözdağı veriyor. Donanma barikat kuruyor. Barikata doğru yürüyen silahsız işçilere tüfeklerini doğrultup, ateş ediyorlar. 2 işçi ölüyor. İşçiler askerlerle göğüs göğüse dövüşüp, püskürtüyorlar. İşçilere karşı propaganda başlatılıyor, şehri yağmalayacakları dedikodusu çıkartılıyor. Türk-İş Genel Başkanı, işçileri organize edenlerin “komünist, Allahsız, içkici” olduğunu iddia ediyor. Hükümet “dış tahrik” palavrasına sarılıyor. Bugün de hak arayan işçiler aynı damgaları yemiyor mu?

“16 ton”, http://www.riyatabirleri.net/16ton_ana.html adresinde izlenebilir.

Yazımı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Zonguldak Ağıtı” şiiri ile bitireyim.

Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin,
ellerin,

Yeraltında yitmiş kocaman ellerin.



Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira,
açsın,

Susar kuyular bağıra bağıra



Ko yamyassı ayakların balçık toprağa girsin,


Kim yürürse öldürürler bilirsin.



Zonguldak ölü iki gecede gecede diri bir,


Zonguldak bir Türkiye, bir aç Türkiye değil midir?


Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana,


Sen yeraltındasın, tanrısızsın, anlasana.

2 Şubat 2012 Perşembe

İnternet'ten Gelenler - Ocak 2012


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Ocak 2012

Internete sansür uygulanmalı uygulanmamalı mı? Uygulanırsa neler sansürlenmeli, nasıl sansürlenmeli? Uygulanmamalı ise, neden? Bu sorular bir süredir tartışılıyor. Ülkemizde Internet erişimine kısıtlar getiren yasa çok tartışıldı. Bugünlerde ABD’deki SOPA, PIPA yasa tasarıları, dünya çapında tepkiler alıyor.

İnternet’in 1994 yılından bu yana yani sadece onsekiz yıldır halkın kullanımına açık. Bu kısa sürede hayatlarımıza nasıl girdiği malum. Kendi açımdan değerlendirirsem, sunduğu ortam ve iletişim imkanları, çevre ve doğa ile ilgili konularda dünyanın pek çok köşesinde yapılan çalışmaların geniş kitlelere, kısa sürede ulaşmasını sağlıyor. Bu yazımda, internet kanalıyla bana ulaşan iletilerden örnekler vereceğim.

http://www.midwayfilm.com/

Bu köprüyü Facebook’ta bir arkadaşım paylaştı. Midway Atölü, Kuzey Pasifik’te, en yakın kıtaya 2000 km. uzakta minik adalar grubu. Bu adayı daha önce ne gördüm, ne de duydum. Film binlerce kuşun görüntüsü ile başlıyor. Hayatım boyunca hiç bu kadar kuşu bir arada görmemiştim. Görüntüye beyaz renk hakim. Kuşlar yerde, gökte beyaz noktalar gibi duruyorlar. Kumulların bodur yeşil çalılar ve otlarla kaplı. Binlercesi bu çalıların arasında, otların üzerine yerleşmiş. Kuluçkaya yatmışlar. Dalgaların sesine, çığlıkları karışıyor. Birbirleriyle oynuyor, diğer kuşları gururlu bir bakışla izliyor, çiftler oynaşıyor, anneler yavrularıyla şakalaşıyor. Yaşamanın, var olmanın tadını çıkarıyorlar. Wikipedia’dan Midway Atölü’nün, üç milyon kuşa ev sahipliği yaptığını öğrendim. Onyedi tür denizkuşunun yuvası. Bu kuşlardan Kısa Kuyruklu Albatros’un nesli tükenmek üzereymiş. Adalar grubunun ortasındaki minicik iç denizde ikiyüzelli tür deniz canlısı yaşıyormuş. Türü tükenmek üzere olan Havai Papaz Fok’u bunlardan biri imiş. Filmde içinden yaşam fışkıran, canlı görüntüler birden değişiyor. Kuş ölüleri görüyoruz. Mideleri plastik su, asitli içecek kapakları, naylon ipler, plastik çakmak, plastik lego parçaları, diş fırçaları ile dolu. Yaşam görüntüleri yerini ölüm görüntülerine bırakıyor. Kumullar aklınıza gelebilecek her türden plastik çöple dolu. Mideleri anormal şişmiş kuşların can çekişerek öldüklerine şahit oluyorsunuz. Kumsal kuş ölüleriyle kaplı. Bir kısmı henüz yavru. Filmin yapımcısı Chris Jordan, “Zamanımızın gerçekleri ile yüzleşme cesaretiniz var mı? Hem kendiniz hem de geleceği dönüştürmek adına hislerinize izin verme cesaretiniz var mı?” diye soruyor. Sunduğu görüntülerle beni derinden etkileyen, bugüne kadar bilmediğim gerçekleri anlatan ve sadece dört dakika süren bu filmden internet sayesinde tesadüfen haberim oldum. Eminim kuşları öldüren plastiklerin bir kısmı geri dönüşebilen türdendir. Ama kime ne fayda? Plastik geri dönüşümü çevre kirliliğine çözüm olmaktan çıktı bir masala dönüştü. Artık elime geçen, üzerinde geri dönüştürülebilir işareti olan plastik eşyalara içim burkularak bakıyorum. Çünkü, bunların “geri dönüştürülebiliyor” olması, “geri dönüştükleri” anlamına gelmiyor. Tek yol plastik kullanımını azaltmak ve zamanla ortadan kaldırmak. Farklı doğal malzemelere geçip, ürettiklerimizi tekrar tekrar kullanmamız lazım.

http://www.sendika.tv/index.php?eylem=izle&id=518#.Tr12zrh-w2A.facebook

Yaklaşık iki dakika süren bu kısa film elektronik posta adresime düştü. Üyesi olduğum internet gruplarından birisinden geldi. Yemyeşil dağların arasında bir zamanlar çağıldayarak suların aktığı kurumuş bir dere yatağında çalışan ve dağların zümrüt yeşili giysisini zorbalıkta üzerinden çıkaran iş makinaları çalışıyor. Dökülen beton güzelim çakıl taşlarını mezar toprağı gibi örtmüş. Elinde ağaç bastonu, genç bir adam arkasını başı dumanlı, bir zamanlar belli ki ormanla kaplı bir dağa sırtını vermiş anlatıyor. Üzgün ve kızgın. Dağ harap vaziyette. Çıplak kalmış! Yüzlerce yıllık giysisi bir anda üzerinden çıkartılmış bir insan gibi garip, buruk bir hali var. Genç adam soruyor, “Bu insanlık mıdır?” Bakanların HES’e karşı olanlara “Aptal” dediklerini hatırlatıyor ve bu kıyıma hayır dedikleri için mi aptal ilan edildiklerini sorguluyor. Ağaç dikeceğiz dediklerini ama dağın granit kayadan oluştuğu için bunun mümkün olmadığını vurguluyor. Granit kayaya ağaç dikmeye çalışmak mantıklı mıdır? Yoksa aptallık mıdır? HES’lere karşı olduğu için vatan haini ilan edildiğini söylüyor. HES’lerden para kazananların gideceklerini ama O’nun gidecek başka yeri olmadığını, çünkü bu yörenin O’nun ve orada yaşayan insanların yaşam alanı olduğunu ekliyor. Bu genç adamın isyanına katılmamak mümkün mü?

http://www.youtube.com/watch?v=feJMv9bC8tY&feature=related

“Vatandaş Mustafa” filmiyle ilgili araştırma yaparken internette bu kısa filmi buldum. Vatandaş Mustafa Fırtına Vadisi’nde yaşayan bir çoban. Doğayı seviyor ve elinden geldiğince koruyor. Çağıltısı ile büyüdüğü, soğuk sularını içtiği, yazın yüzüp serinlediği Fırtına deresine HES yapılacağını duyunca mücadelesine başlıyor. Yöresindeki halkı bilgilendirmek için çalışmalar yapıyor. “Dedeleriniz size ne teslim etti? Siz torunlarınıza ne teslim edeceksiniz?” diye soruyor ve devam ediyor, “Siz ölüp gittikten sonra torunlarınız mezarınızın başına gelip ‘Allah sizi kahretsin. Neredeydiniz de burayı bu hale getirdiler.’ dediklerinde ne diyeceksiniz?” HES’lerin elektrik için şart olmadığını, elektriğin rüzgar, güneş ve jeotermalden üretildiği ve Aydın’da jeotermal enerjiden nasıl elektrik üretildiğini öyle güzel anlatıyor ki. HES’lerin kurulum amacının elektrik üretmek değil, ellerinden sularını alıp, şişelenmiş suyu satmak olduğunu söylüyor.

http://player.vimeo.com/video/15065525?autoplay=1&fb_source=message

Elektronik posta kutuma gönderilen yaklaşık yirmi dakikalık bir film. Prof. Beyza Üstün’ün Anadolu’nun bilmediğim bir köyünde düzenlenen açıkhava toplantısında yaptığı konuşma. Kısa, basit cümleler kullanarak, net bir ifade ve akıcı bir üslupla HES’ler hakkında köylüleri bilgilendirmiş. HES’lerin asıl kurulma amaçlarından, insanlar ve tüm Dünya için yaşamsal önemi olan su döngüsüne HES’lerin vereceği zararlar ve yaratacağı sorunlara, çıkan yasaların yarattığı sıkıntılardan, HES’lerle mücadeleye kadar pekçok konuya değinmiş.

http://www.dogaicincal.com/index.asp?sayfa=caldiklarimiz&id=7

http://www.youtube.com/watch?v=B8WHKRzkCOY&sns=fb

Yazımı, Dünya’mızın nefes kesen güzelliklerine ait görüntüler ve müzikle noktalıyorum.

Internete devlet eliyle sansür uygulansa bu köprülere erişebilir miydim?



1 Ocak 2012 Pazar

Parayı Veren Bilgiyi Alır - Aralık 2011

Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Aralık 2011

“İklim Değişikliği Sergi’sinde “karbon ayakizi”ne rastlamamak beni şaşırttı. Karbon ayakizi, enerji tüketen herhangi bir faaliyetin küresel ısınmadaki payı, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü. İnsan doğal olarak, serginin karbon ayakizi büyüklüğünü merak ediyor.

İndirimli fiyat 5 Lira, tam fiyat 15 Lira. Bu para karşılığında ne mi satın alıyorsunuz? Yaşadığınız gezegeni, sizi ve gelecek nesilleri tehdit eden iklim değişikliği sergisini gezerek bilgi. Eh, bilgi pahalı bir meta!

“İklim Değişikliği Sergisi”, iklim değişikliğinin nedenlerini ve sonuçlarını anlamak açısından öğretici. Sera etkisinden ısı dalgalarına, okyanusların asitlenmesinden permafrosta herşey bilimsel olarak anlatılmış; atmosfer, kıta ve okyanusların nasıl değiştiği örneklerle, grafiklerle, resimlerle gösterilerek gençler ve çocuklar için ilgi çekici hale getirilmiş.

Sergi etkiliyici fotoğraflarla bezeli renkli bir ansiklopedi niteliğinde. Harf büyüklüklerine bakınca İngilizce’nin baskın dil olduğu görülüyor. Sergileme tekniği açısından başarısız. Sayfaları dikkat çeker kılmak için görsel estetik kaygısı ve kontrast renkler kullanma çabası abartılmış, yazıların okunabilirliği unutulmuş. Çok ayrıntılı bilgi, sıkışık yerleştirilmiş. Metinleri okumak için yüzünüzü neredeyse duvara yapıştırmak zorunda kalıyorsunuz. Sergiyi birlikte gezdiğim gençlerden birisi “Bu kadar yazıyı okumaya üşeniyorum” dedi. İngilizce tercümeler özensiz ve dikkatsiz yapılmış. Yanlış çeviriler olduğu gibi bazı Türkçe metinlerde İngilizce sözcükler unutulmuş.

Banyo Yapmayın Duş Alın

Duş yaparak iklim değişikliğini önleyebilirsiniz! Suyun ısısını, haftada örneğin kaç duş alabileceğinizi belirtilmemiş ama bilimsel gerçeklerden yola çıkılarak hazırlanmış bu sergide eminim bu önerinin bilimsel dayanağı vardır!

Mantık sınırlarını zorlamayan güzel öneriler de var. Örneğin; daha az tüketmek, mevsim yiyecekleri almak, et yerine daha fazla sebze, meyve ve hububat tüketmek, daha az uçağa binmek, ağaçlandırma ve bitkilendirme yapmak gibi.

“Eski ocak ve klimaları değiştirmek” “klima kullanmak yerine tavan pervanesi kullanmak veya pencere açmak” önerileri ise kafa karıştırıyor. Enerjiyi neredeyse içen klimaları satın almayın demek yerine, eskisini atın, yenisini alın diyerek klasik bir beyazeşya pazarlama sloganını iklim değişikliği sergisine yerleştirivermişler. Bu sloganın yanına klima kullanmayın önerisini eklemişler. Sanki satın alın ama kullanmayın diyorlar.

Küresel ısınmayı durdurmak için bu önerilerin kaçta kaçını 6 milyarlık dünya nüfusunun yerine getirmesi gerekiyor?

Serginin yaklaşımı neoliberal

Sergi küresel ısınma sorununun ve çözümlerin odağına bireyi koyuyor. Böylece, şirketlerin, devlet politikalarının, küresel dinamiklerin rolünü görmemezlikten gelerek, neoliberal görüşe paralel bir anlayışla şirketleri kayıran, devletleri yok sayan, tüm sorumluluğu bireylere yükleyen önerilerde bulunuyor. “Bisiklete binin” diyorlar. Ben İstanbul’da bisiklete binmeyi çok istiyorum. Fakat bisiklet yolu olmayan bir şehirde, yoğun trafikte bisiklet kullanmak çılgınlık. Bisiklet yolları yapmak ise belediyenin görevi. “Esnek çalışma saatleri uygulayın” , “uzaktan çalışın” diyorlar. Bu önerinin muhatabı kim? İşçiler, memurlar mı? Yoksa işveren şirketler ve devlet mi? Keza, sergi “Şişelenmiş su kullanmayın” diye öneriyor. İstanbul’da suyu akan çeşme kaç çeşme kaldı? Çeşme suyu içilebilir kalitede mi? Neden lokantalarda sular artık cam şişelerde değil plastik şişelerde veriliyor?

Sistemsel Değişim Yerine Ekolojik Modernizasyon

Sergi ekolojik modernizasyonu öneriyor ve sistemsel değişimden bahsetmiyor. Teknolojik çözümlerle iklim değişikliğinin önlenebileceği romantik fikrini savunuyor. 40 yıl sonra dünyanın nüfusu yarı yarıya artacak ve 9 milyar olacak. Bu sürede karbon emisyonlarının 130 kat düşürülmesi gerekiyor. Tüketimi körükleyerek üretimi artıran, ekonomik büyümeye odaklı klasik ekonomi temelli politikalarla bu mümkün değil. Bilim çevrelerinde uzunca bir süredir, iklim değişikliğini besleyen var olan dünya düzenine karşı sıfır büyüme gibi politik, ekonomik ve sosyal fikirler geliştiriliyor. Sürdürülebilir sıfır büyüme, insanların refahı ve ekolojik sürdürülebilirlik için, yerel ve küresel çapta, kısa ve uzun vadede üretim ve tüketimin yumuşak, gönüllü ve adilce düşürülmesini öneriyor. Sergi bunlara hiç rağbet etmemiş. “Daha Az Üretmek” fikrine yer bile vermemiş. “Daha Az Tüketme” bölümündeki öneriler karbon sertifikası almak, sertifikalı ahşap ürün kullanmak gibi satın almayı teşvik eden türden.

Serginin çözümler ve stratejiler bölümüne Amerikan Hükümeti’nin politikalarını yansıtan bir anlayış hakim. Önerdiği çözümler serginin bütünsel ve sistemik degil, durumsal ve miyopik bir bakışa sahip olduğunun kanıtı. Muallak ifadeler ile akıl karıştıran bir dil kullanılmış. Nükleer santrallerin “göreceli” olarak güvenli olduklarını söylüyor. Yakın zamanlı Fukushima felaketinden hiç bahsedilmemiş. Nükleer atıkların binlerce yıl yalıtımlı ortamda saklanabileceği ima edilerek, nükleer santralların tehlikeli olmalarının nedeni olarak, atık saklama sorunu değil bu atıkların nükleer silah yapımında kullanılması gösteriliyor. Bir diğer iddiası nükleer santralların CO2 üretmemesi. Bir yandan enerji üretiminde CO2 açığa çıkarmadığı ifade edilirken diğer yandan hammadde olan uranyumun topraktan çıkarılması ve işlenmesi sırasında oluşan CO2 salımını bunun dışında tutuyor. Akıl karıştıran bu çelişkili ifadelerle serginin verdiği mesaj, nükleer santraller risksiz, tehlikesiz, CO2 salımını olmayan enerji kaynağı olduğu. Sergiyi gezip görüşlerini açıklayanlar aynı fikirde değil!

Hidroelektrik santraller de aynı miyopik bakışla değerlendirilmiş. Çimentonun sera gazı salınımında büyük etkisi olduğunu, baraj inşaatlarında yüksek miktarda çimento kullanıldığını anlatan sergi, enerji üretiminde CO2 salımı az olduğu tezinden hareketle yeni barajların kurulmasını çözüm olarak öneriyor. Karbon tutma ve saklama yöntemi, bilim dünyasında çok eleştirilirken, sergide bir çözüm olarak tanıtılıyor. Bir yandan yöntemin tam olarak test edilmediği kabul edilirken, diğer yandan pratik ve işlevsel olduğu iddia ediliyor.

Kuraklığa karşı susuzluğa dayanıklı genetiği değiştirilmiş mısır, sellere karşı suya dayanıklı genetiği değiştirilmiş pirinç çözüm olarak sunuluyor. Sergi bilimsel pek çok açıdan sakıncası bulunan, insan sağlığı, ekoloji açıdan güvenirliği kanıtlanmamış genetiği değiştirilmiş organizmaların gelecek için çözüm olduklarını iddia ediyor.

Sergi sonunda Türk şirketlerinin uygulamalarını anlatan bölüm sergileme tekniği ve verdiği pratik bilgiler açısından daha başarılı. Bu uygulamarına karbon ayakizleri ve ne kadar karbon salımını azalttığına dair bilgi yok.

Size bir tavsiye: Sergiye giderken paranızı, büyütecinizi ve İngilizce-Türkçe sözlüğünüzü yanınıza almayı unutmayın!


mmmm

26 Kasım 2011 Cumartesi

Ezilenlerin Tiyatrosu - Kasım 2011


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Kasım 2011

Boğaziçi Üniversitesi Barış Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin konuk ettiği Prof. George Emilio Sanchez, “Augusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu ve Yaratıcı Süreç” başlıklı bir çalışma yaptı. Katılımcılar, oyunun tiyatral bir formda toplumsal baskıları tanımlayıp tartışmak için çok etkili bir yöntem olduğunu deneyimlediler.

Johan Huizinga insanı “Homo Ludens” yani oyun oynayan insan olarak tanımlar, oyunu sosyal ve kişisel gelişmenin bir parçası olduğunu söyler. Oyun serbesttir ve özgürdür. Biçim olarak günlük hayatın dışındadır, özgür ve kurmaca yapısıyla oyuncuyu içine çeker. İşlevlerinden birisi bir nesne veya fikrin temsilidir. Bu bağlamda tiyatro da bir oyundur. Brezilya’lı yazar, tiyatro yönetmeni ve politikacı Augusto Boal, tiyatronun bu özelliğini kullanan devrimci bir eğitim hareketini başlattı. Paolo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi kuramından çok etkilenen Boal, bunu destekleyen Ezilenlerin Tiyatrosu kuramını oluşturdu. Tiyatroyu yerel, toplumsal sorunları tartışmak ve çözüm aramak için bir araç olarak kullandı. Boal’a göre heryer sahne, herkes oyuncu olabilir. Ezilenlerin Tiyatrosu üç farklı pratikten oluşur: Forum Tiyatrosu, Görünmez Tiyatro, İmge Tiyatrosu. Her pratik, seyirciyi oyuna dahil ederek, toplumsal, siyasal ve sosyo-ekonomik baskılara karşı tavrını göstermesine yardımcı olur. Boal oyunlarını, özellike fakir, ezilmiş ve dışlanmış, varolan sistem içinde sesini yükseltmeyen topluluklarda sergiledi. Bu yöntem, dünyada 70’den çok ülkede eğitim, pedagoji, politika, ruh sağlığı, toplumsal konularda çalışan yüzlerce grup tarafından kullanıldı. Barışa hizmet eden çalışmalarından dolayı, Boal’e 2008 yılında Nobel ödülü verildi. Augosto Boal’in “Ezilenlerin Tiyatrosu”, “Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar”, “Arzu Gökkuşağı: Boalin Tiyatro ve Terapi Metodu” kitapları Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlandı.

Çalıştayda eğitim veren George Sanchez, Boal ile birlikte çalışmış. Boal ve Ezilenlerin Tiyatrosu’ndan esinlenerek hazırladığı eğitim programlarını azınlıklar, yasadışı göçmenler, cinsel istismara, ırkçılık ve şiddete uğramış insanlara uyguluyor. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki çalıştayda Ezilenlerin Tiyatrosu’sundan birkaç egzersiz yaptırdı. Sanchez, yaratıcılığın geliştirilebilen bir kas olduğa inanıyor. Hayal etme egzersizleriyle bu kası güçlendiriyor. Bize “Nesnelerin Dönüşümü” olarak adlandırdığı bir grup çalışması yaptırdı. Bir bardağı veya bir sandalyeyi kaç farklı şekilde hayal edebilirsiniz? Bir, üç, beş, on... Bardak, başınıza koyduğunuzda şapka, hayali kaşığınızla içinden hayali çorba içtiğinizde tabak, seksek taşı, kuyu, topaç, top, çöp kutusu, vazo, saksı, taş olabiliyor. “Güç Yapıları” olarak adlandırdığı oyunda grubun ortasına 4 sandalye, bir masa ve bir bardak koydu. Bu eşyalarla sandalyelerden birisini en güçlü gösterecek yapıyı kurmamızı istedi. Sonra grubun hangi eşyayı en güçlü gördüğünü sordu ve nedeni açıklamamızı istedi. En son, yapıyı oluşturan kişinin hangi eşyayı en güçlü göstermek istediğini sordu. Yapının en üstündeki sandalyeyi en güçlü gören olabildiği gibi, bu sandalyeyi diğer eşyalara bağımlı görüp en güçsüz kabul edenler de oldu. Egzersiz bize şunu deneyimletti, bizim yapmak istediklerimiz ile topluluktaki diğer bireylerin bunları algılayışları çok farklı olabiliyor. Bu egzersiz, “güç”ün ne kadar farklı tanımlandığını, olumlu veya olumsuz nitelenebildiğini gösterdi. Ezilenlerin Tiyatrosu’dan alıntılanmış “Arzu Gökkuşağı” oyununda, “baskı” sözcüğünü vücudumuzu ve mimiklerimizi kullanarak canlandırdık. Birkaç aşamalı bu oyunda, ilk önce bireyler “baskı” sözcüğünü nasıl algıdıklarını topluluk önünde teker teker gösterdiler. İkinci aşamada gruplar oluşturduk. Her grup üyesi, kendisinin ve diğer üyelerin vücutları ile mimiklerine şekil vererek “baskı” sözcüğünü anlatan heykel yaptı. Sonra her grup topluluk önünde, yaptıkları heykelleri sergiledi. Böylece “baskı” sözcüğünün pekçok farklı ifade edilişini gördük. En son bölümde grup olarak yavaşça birer birer heykele eklenerek bir bütün oluşturduk. Amacımız heykelin ifade ettiği “baskı” anlamını güçlendirmekti. Sonra yaptığımız hareketi destekleyen bir cümle kurduk ve bunu kendi kendimize tekrarladık. Bir sonraki aşamada yakınımızdaki kişilerle dialog şeklinde konuşarak içselleştirdiğimiz cümlemizi paylaştık. Ve birlikte yine çok yavaş hareket ederek heykele istediğimiz en son şekli verdik. Grup dinamiklerini kullanan, ortak hayal gücü oluşturan, grup içinde bütün farklılıklara rağmen bir heykel üzerinde anlaşmamızı sağlayan sıradışı bir çalışma idi.

Dört yıldır “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları” adıyla oyun ve egzersizlerle bezeli, ilkesi deneyimlerek öğrenme olan, grup dinamiklerini kullanan kişisel gelişim programı uyguluyorum. Çok farklı gruplarla, farklı yaşlarda insanlarla, farklı ülkelerde oyunlar oynadım. Bu konuda yazılmış pekçok kitap okudum, benzer programlara katılan insanlarla konu
ştum. Kişisel deneyimim ve toparladığım görüşler, hep grup olarak oyun oynamanın mucize olarak nitelediğim yönünü teyit ediyor. “Oyun” sözcüğü çocuğu çağrıştırmakla birlikte aslında oyun oynamanın yaşı yok. Hatta belki yetişkinlerin çocuklardan daha fazla oyun oynamaya ihtiyacı var. Çalıştay, bana oyunları kullanan farklı bir kuramı tanıttı. Augusto Boal’ın “Ezilenlerin Tiyatrosu” oyunlarla, insanların normal şartlar altında konuşup tartışmaktan çekindikleri aile içi şiddet, cinsel taciz, toplum baskısı, aile baskısı, devlet baskısı gibi konuları ve toplumsal sorunları tanımlayabilmeleri, farklı görüşleri anlayıp tartışabilmeleri için çok uygun bir ortam sağlıyor. Bu nedenle, kişisel değişim, gelişim programları ile grupların dönüşümü için yapılan toplantıların yanısıra toplumsal sorunların konuşulduğu ortamlar mutlaka oyun çalışmaları içermeli.


31 Ekim 2011 Pazartesi

Çevre Tarihi Bilim Dalı'nı duydunuz mu? - Ekim 2011

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Ekim 2011
www.cumhuriyet.com.tr


Tarih alanında Çevre Tarihi dalını hiç duydunuz mu? 1970’li yıllarda ortaya çıkan Çevre Tarihi bilim dalı, zaman içinde insanoğlunun doğa ve kurduğu çevre ile olan ilişkilerini bilimsel yaklaşım ve objektif anlayışla araştırıp, sentezleyerek geçmiş ile gelecek arasında yapıcı bir bağ kurulmasına yardımcı olmaya aday. Çevre tarihçileri bir yandan insanların çevrelerini nasıl değiştirdiklerine diğer yandan değişen çevrenin insan ve kültürler üzerinde neden olduğu değişiklikleri araştırıyorlar. Geçmişte yaşanan insan ve çevre arasındaki döngüsel değişimlerin araştırılması bugünü daha iyi anlamamıza yol açıyor.


Çevre üzerine yapılan tarih çalışmalarının hiç aktivizm çalışmalarına, yaşam şekillerimizin doğa ile daha uyumlu hale dönüşmesine, çevre ile ilgili politikaların oluşturulmasına katkı sağlayacağını düşündünüz mü?


Uzun insanlık tarihi boyunca, küresel ve yerel ölçekte insanın dünyada yaptığı veya yapmadığı eylemlerin olumsuz ve yokedici sonuçlarını bugün görüyor, yaşıyoruz. Bu sonuca yol açan temel nedenlerden biri, İspanyol filozof George Santayan’nın meşhur sözü “Geçmişi hatırlayamayanlar tekrarlamaya mahkumdur”da ifade ettiği gibi geçmişin yeteri kadar bilinip, hatırlanmamasından dolayı felaketlerin tekrarlanması. Çevre tarihi bu bağlamda da bilgilendirici, eğitici, uyarıcı şekilde geçmişi dikkatimize sunarak, yaşananlardan ders çıkarıp gelecek için daha doğru adımlar atmamıza yardımcı olabilir.


Türkiye’de şehir tarihi


Çevre tarihi çalışmaları, devlet politikalarını hazırlayan, yasaları çıkaran politikacı ve siyasilerin “bir sonraki seçime kadar”, şirket yöneticilerinin “bir sonraki yönetim kurulu toplantısına kadar” süren, insanoğlunun fizyolojik yapısıyla sınırlı zaman anlayışından farklı olarak onlarca, yüzlerce yılı kapsayabilir. Bu özelliği, insan ve çevre arasındaki döngüsel etkileşimleri daha iyi inceleme ve daha doğru değerlendirme imkanı sağlar. Bu bağlamda, örneğin; ülkemizdeki madencilik çalışmaları son 5-10 değil 200-300 yıllık süreçte araştırılsa, madencilik faaliyetlerinin artması ile genişleyen etki alanları, çıkarılan maden türlerindeki değişimin etkileri, zaman içinde “modernleşen” madencilik teknoloji ve yöntemlerinin çevreye bıraktığı izler, doğa ve çevrede yarattığı sorunlara çevre tarihi gözlüğü ile bakılsa, büyük resim görülebilir.


Tarih alanında yapılan çalışmalardan biri şehirlerin çevre tarihlerinin yazılmasıdır. Türkiye’de şehir tarihi çalışmaları Osmanlı dönemi ve öncesine kadar uzanmakla birlikte bugüne kadar hiçbir şehrin çevre tarihi incelenmemiştir. İstanbul gibi Ankara, İzmir, Bursa gibi büyük şehirlerin çevre tarihlerinin araştırılıp yazılması hem önemlidir hem de ilginç olacaktır. Bu şehirlerin özellikle geçtiğimiz yüzyılda kalabalıklaşıp, genişlerken çevrelerinde ve civarlarındaki doğal yaşam alanlarında yarattıkları değişim ve baskılar ve sonrasında bunların döngüsel olarak şehir fiziksel ve altyapısı, yaşam şartları ve yaşam kalitesine etkilerine tarihi açıdan bakan bir çalışma günümüzde yaşanan çevre ve şehir sorunlarının zaman içindeki dönüşüm ve evrimine dair pekçok ipucu sağlayacaktır.


Çevre tarihi, doğa ile sosyal bilimleri tarih ile birleştiren disiplinlerarası çalışmalara gerek duyar. Çünkü tarih çalışmalarında geçmişe doğru gidildikçe kaynak sıkıntısı doğar ve çevre ile hiçbir konu tek bir bilim dalı ile açıklanamaz. Bunu aşmak için tarihçiler arkeoloji, antropoloji, jeoloji, botanik, zooloji, iklim bilim, ekoloji ve diğer bilim dallarından destek alırlar. Bilimsel işbirlikleri, bu alana hem dinamizm hem entellektüel derinlik ve zenginlik en önemlisi bilimsel gerçeklik katar.


“Devlet olarak da vatandaş olarak da hatamız var, kusurumuz var”


Siyasi partilerin, iktidarların ve yerel yönetimlerin zaman süresince çevre politikalarını ve uygulamalarını araştıran çevre tarihi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Eylül ayında Rize’de “yine” yaşanan sel felaketi sonrasında Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın “Suçlu aramıyoruz ama şunu kabul etmek lazım bir yanlış var. Devlet olarak da vatandaş olarak da hatamız var, kusurumuz var” itirafı, tüm kayıpların asıl nedeninin yağmur değil, Rize’nin doğa ve çevre şartlarına uyumsuz, yanlış şehirleşmesine sebep olan yönetim anlayışı olduğunun kabülüdür. Geçen sene yine aynı yöreye sel gelmiş, sonrasına toprak kayması olmuş, bu sefer Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak “Bugüne kadar alışılmışın dışında” bir heyelan olduğunu açıklamıştı. Sele yol açan her yağış yetkililerce “son yılların en şiddetli yağışı” olarak ilan edilmektedir. Gazete haberlerine göre sadece son iki sene içinde bölgeye sel sonrası gönderilen yardım miktarı 4.5 milyon TL’dir. Yoğun yağışların olduğu bölgede ileride daha büyük felaketlerin önlenmesi için geçmişe dönük yapılacak çevre tarihi araştırmasından yararlanılabilir. Bu çalışma hem yörede kalıcı çözümler üretmek isteyen devlet yöneticilerine, hem politik ekoloji alanına ve çevre aktivistlerine önemli ve gerekli katkılar sağlayacaktır.


Ortak geçmişimiz ortak geleceğimizi şekillendiriyor


Ulaşım, inşaat, madencilik ve tarım teknolojilerinin yıllar içinde gelişip, değişirken çevre ve doğaya etkilerinin tarihsel bir bakış açısıyla araştırılması “kalkınma” ve “modernleşme” anlayışlarının irdelenmesinde yararlı ipuçları verecektir.


Çevre tarihi siyasi sınırlara bağlı kalmaz. Uluslararası, coğrafi ve ekolojik bölgeler üzerinde çalışır. Çünkü çevresel değişimler ve çevre sorunları ulusal sınırlar çevrili alanlarda değil coğrafi alanlarda yaşanır.


Çevre tarihi, üç yanı sularla kaplı, sulakalanları, gölleri, deltaları ve denize dökülen pekçok ırmağı, deresi olan ülkemizde tarih boyunca insanın su ile olan ilişkisini, bu alanlara etkisini ve bunun sonuçlarını anlamaya yardımcı olabilir.


Ortak geçmişimiz ortak geleceğimizi şekillendiriyor. İnsanlığın tarih boyunca çevre ile olan ilişkisi dünyadaki varoluşumuzu etkileyecek. Çevre Tarihi bu ilişkiyi ve sonuçlarını doğal ve sosyal bilimlerin yardımlarıyla araştırarak geçmişten dersler çıkarıp, günümüzdeki statükonun değişmesine katkıda bulunurken geleceğe daha doğru adımlar atılmasına yardımcı olabilir. Çevre Tarihi politiktir, diğer tarih dalları arasında en aktivist karaktere sahiptir ve insanlığın dönüşümüne katalizör olabilir. Geçmişten gelen uyarıyı iletirken geleceğe daha umutla bakabilmemizi mümkün kılar.