20 Mayıs 2020 Çarşamba

Gerçek Düşman Korona Mı?

EKOIQ sitesinde 20.Mayıs.2020 tarihinde yayınlanmaya başlamıştır.


Tüm rutinlerimiz değişiyor. En basit, sıradan günlük işlerimizi bildiğimiz, alıştığımız şekilde yapamıyoruz. Yeni öncelikler günlük yaşamımızı baştan sona yeniden şekillendiriyor. Geleceğin nasıl olacağına dair belirsizler artarken, akabinde endişeler, korkular derinleşiyor, yoğunlaşıyor. Bırakın geleceği, yarın ne olacağız öngöremez hale geldik. Bu nedenle, geçmişte yaşanan salgınları hatırlayıp, incelemek korona salgınına yol açan gerçek etkenleri anlamamıza, önümüzü görmemize, bizi içinde bulunduğumuz zor durumdan çıkaracak akılcı sorular sorup, doğru adımlar atmamıza yardımcı olur mu? 

Felaketler insanlığın en büyük ve etkili öğreticisidir. Sosyolog Pitirim Sorokin, tarihsel verileri kullanarak insan ve toplumu sefalete sürükleyen salgın, savaş, devrim ve açlık gibi felaketleri, yarattıkları bireysel, sosyal ve kültürel değişimi, ekonomik sonuçları “Afet Yaşayan İnsan ve Toplum” (Man and Society in Calamity) kitabında detaylı bir şekilde incelemiş. Araştırmasında vardığı sonuçlardan en önemlisi, her felaketin sadece yıkımlara yol açmayacağı, aynı zamanda yapıcı ve olumlu bir rolü de olduğu. 

Küresel korona salgınını bir uyarı ve değişim için bir çağrı gibi görmeliyiz. Naomi Klein, Milton Friedman’ın kriz anında atılan adımların ortalıkta dolaşan fikirlere bağlı olduğu sözüne referansla “Kriz zamanı imkansız gibi görünen fikirler aniden mümkün hale gelir” diyor ve bu fikirlerin toplumu kapsayıcı, her bireyi güvende ve sağlıklı kılmayı amaçlayan akılcı ve adil fikirler olması gerektiğinin altını çiziyor. Bu noktada doğal felaketler ve riskler alanı (disaster and hazards) ile politik ekoloji alanındaki bilimsel çalışmalar önümüzü aydınlatabilir, bize yol gösterebilir. 

Afetlerin İki Temel Sorusu

Deprem, yanardağ patlaması, tusunami, kasırga ve sıcak dalgası gibi doğa olayları ile salgın, kıtlık gibi biyolojik, iklimsel, çevresel etkenlerin yarattığı doğal felaketler sosyal bilimlerde doğal felaket ve riskler alanının çalışma konusu. Bu alandaki araştırmalar doğal felaketleri iki temel soru yardımıyla açıklamaya çalışıyor. İlk soru, felaketin neden-sonuç ilişkisini ortaya koyar: “Neden oldu?” Korona ile beraber 20. ve 21. yüzyıllarda grip, 16., 17. ve 18. yüzyıllarda yaşanan veba gibi salgınların bize sürekli hatırlattıkları bir özellikleri var: Tekrar etmeleri ve bu tekrarların bir nevi düzenli olması. Adı her ne olursa olsun insan vücudunda hastalık yapan virüsler, mikroplar ve gözle göremediğimiz diğer biyolojik varlıklar zaten varlar ve var olacaklar. Fakat bazı şartlar ve durumlar altında çoğalmaları kolaylaşıyor, yayılma hızları artıyor. İnsan varlığı için yaşamsal risk yaratıyor, hızlı ve yaygın ölümlere neden olup önce felaket dalgası oluşturuyor, ardından yıkımlara yol açıyorlar. Bu şartları ve durumları yaratan ve sürekli kılan ise politik, ekonomik, sosyal, kültürel, psikolojik etkenler. 

İkinci soru, bu doğa ve doğal olayların yarattığı felaketler ile ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiyi irdeliyor: “Bu felaketler ekonomik kalkınmaya bir tehdit mi oluşturur yoksa onun başarısızlıklarına mı işaret eder?” Bu soruyu şu şekilde yeniden kuralım: Korona salgını ekonomik kalkınmaya bir tehdit midir? Yoksa ekonomik kalkınma ideolojisinin aksaklığına mı işaret eder? Ekonomik kalkınmayı amaç edinen ve bu amacı kamusal hizmetleri, kamuya ait kurumları özel şirketlere devrederek, kâr/zarar esaslı piyasa mantığını hakim kılarak yapmaya çalışan devlet yöneticileri, küresel yayılma riski olan bu salgınlara karşı kamunun sağlığını korumak için gerekli iyi eğitimli hekim ve sağlık işgücünü, kurumları, yönetsel mekanizmaları, fiziksel altyapıyı var etmişler mi? Hazır tutmuşlar mı?

Ekonomik kalkınmanın tılsımı büyümedir, büyümenin sihirli değneği ise tüketmek. Sihirli değneği kullanarak tılsım yapan büyücüler ise özel sektör ve sermaye sahipleri ile birlikte devlet yöneticileridir. Bu, kalkınmanın sadece ekonomik kalkınma ile sınırlandırıldığı, kamu sağlığını korumak, kamunun refahını sağlamak, çevre sorunlarını çözmek gibi amaçların doğrudan ve sadece ekonomik kalkınmaya şartlandığı bir devlet yönetim anlayışı, bir dünya görüşü ve aslında bir rüya. Korona küresel salgını bizi bu rüyadan sertçe uyandırdı, gerçekleri neredeyse yüzümüze çarptı. 

Paradigma kayması dönemine girdik. İçine girdiğimiz kriz ortamında, ekonomik büyüme, ekonomik ve sürdürülebilir kalkınma, kentsel yapılanmayı mercek altına yatıran, süregelen politikaları, programları ve uygulamaları sorgulayan, ezber bozan, yeni ve çeşitli bakış açıları sunan bilimsel çalışmalar, bize geleceğe dair bir umut, taze bir dünya görüşü sunabilir.

Kır-Kent Dengesi: Sağlıklı Kentlere Doğru

Korona virüsünün neden olduğu ölümlerin coğrafi dağılımını gösteren haritada metropolleşen kentleri işaret etmek çok kolay. İstanbul, Ankara, İzmir örnekleri, kent sınırları içindeki vaka çokluğundan ve yoğunluğundan çok kenarlı, koyu kırmızı, dikkat çeken büyüklükte geometrik şekillere dönüşmüşler. Sanki iki boyutlu haritada metropollere üçüncü bir boyut eklenmiş, korona salgını boyutu. Bu boyut, kent coğrafyasının virüse yaşam alanı sağladığının, onu beslediğinin ve yayılmasını kolaylaştırarak çoğalmasına yardım ettiğinin kanıtı. Murray Bookchin’in “Kentler kanser hücreleri gibi toprağa yayılıyor” şeklinde ifade ettiği, kontrolsüz büyütülerek doğayı yutan, toplum-doğa ilişkilerini zayıflatan, zedeleyen, yok eden ve yaşamsal dengeleri bozan kentler, şimdi de insanlığa karşı korona virüsü ile işbirliği yapıyor. Dünyada Wuhan, New York, Boston, Chicago ve Tokyo gibi metropollerde de durum aynı.

Felaket coğrafyalarının metropol alanları ile örtüşmesi bir tesadüf değil. Bozulan kır-kent dengesinin ve obezleşip sağlığını yitiren kent metabolizmalarının doğal bir sonucu. Ekonomik kalkınmanın kentlerde sunduğu olanaklar, asırlardır süren “iyi yaşam arzusunu” ateşleyerek ülkemizde son elli yıl içinde kırdan kente göçleri mümkün kılıp, kolaylaştırıp hızlandırdı ve kır-kent dengesi giderek bozuldu. Heynen, Kaika ve Swyngedouw gibi kentsel politik ekolojistlerin işaret ettiği şekilde, kentler büyürken, güçlü aktörler (siyasiler, inşaat sektörü, gayrimenkul sektörü, arsa spekülatörleri, planlamacılar) daha fazla rant elde etmek, ekonomik büyümeyi ateşlemek amacıyla toprak, orman, akarsular, sahil gibi doğal varlıkları kullanmak için eğer, büker, yok ederler. Bir taraftan da dar alana daha çok sayıda insanı yerleştiren ekonomik çıkar temelli bir kentleşme formülü sıkça, yaygın olarak uygulanır. Böylece kentlerin sadece nüfusu değil nüfus yoğunlukları da artar. Candan ve Özbay, İstanbul’un kentsel gelişiminin belli bir dönemini inceledikleri “Yeni İstanbul Çalışmaları başlıklı derleme kitaplarında benzer bulguları ortaya koyuyorlar. 

Bu tespitlerden sonra “Nasıl bir kentte, mahallede, evde yaşamak isterim?” sorusunu kendimize sormanın tam yeri ve zamanı. Çünkü, Korona günleri yaşadığımız kent ve onu nasıl sağlıklı yapabiliriz üzerinde düşünmek, hayaller kurmak ve bugüne kadar olamaz dediğimiz fikirleri raftan indirip tozunu alarak canlandırmak için bize esin kıvılcımı sunuyor. 

Karantina tedbirlerine kırsalda yakalanarak İstanbul’daki şehir yaşantıma dönemediğim için kendimi şanslı hissediyorum çünkü İstanbul felaketlere dayanıklı kurulan ve işleyen bir kent değil. Oysa nüfusu ve nüfus yoğunluğu düşük kırsal bölgeler salgına karşı doğal bir karantina ortamı sağlıyor. Köyde yaşayanlardan, haftalık kurulan pazardan ve açık olan bir-iki bakkaldan temel ihtiyaçlarımı satın alabiliyorum. Bahçeye domates, salatalık, nane, fesleğen fideleri diktim. Görüş alanıma mavi ve yeşil hakim. Karantinadayım fakat kent hapishanesinde değilim. Kırın bana sunduğu bu olanakların en azından bir kısmını kent bana sunabilir mi? 

Candan ve Özbay ekonomik büyüme yerine afetlerle mücadeleyi odağı yapan, sağlıklı yaşam alanları kuran bir kentleşme formülü öneriyorlar. Bu formülün diğer parametreleri kentsel büyüme ve gelişigüzel yayılımın sınırlandırılması, kent bostanlarının ve parkların geliştirilmesi, kentsel planlamanın yayalar gözetilerek yapılması.

Küçülebilmek: Ekonomik Küçülme, Azaltılan Küresel Hareketlilik 

1970li yıllarda Roma Kulübü’nün hazırlattığı “Ekonomik Büyümenin Sınırları” (Limits to Growth) çalışması, ekonomik büyümenin sınırları olduğunu, büyüme temelli ekonomik sistemin bu sınırlara çok yaklaştığını, sınırlar aşılırsa sistemsel ve yaşamsal bir çöküş olacağını ortaya koymuştu. 1980 sonrasında kurulan, çoğaltılan, geliştirilen devletler arası küresel gıda, mal ve hizmet, üretim, taşıma, tüketim ağları bu sınırları biraz daha esnetip, genişletti. Bunun sonucunda küresel hareketlilik artmaya başladı. Dahası 2000’li yılların başından itibaren, Antonio Gramsci’nin tanımladığı “Fordizm”in yarattığı siyam ikizleri seri üretim-seri tüketimden (mass production - mass consumption) ilhamla geliştirilen, yeni üretim-tüketim sektörü kitle turizmi (mass tourism) teşvik edilmeye başlandı. Böylece ekonomik büyüme sınırlarını biraz daha genişleten küresel insan hareketliliği patladı.

Hızlı yayılan korona virüsü ekonomik büyümeyi besleyen bu küresel sistemin hiç “dirençli” (resilient) ve “sürdürülebilir” (sustainable) olmadığını kanıtladı. Bunu ezber bozarak, ekonomik sistemi kündeye getirip tuş ederek yaptı. Bilim insanları aşırı artan üretimin doğal kaynakları tüketmesini, çevre krizleri yaratmasını beklerken, aşırı düşen tüketim, ekonomik sistemin işleyen çarklarını durdurdu. İnsanlar ev karantinasına mecbur kalınca seri tüketim ani ve şiddetli bir düşüş yaşadı. Siyam ikizi seri üretimin de azalması gerekiyor. Bir sistemin dirençli, sağlam olması, sistemin dağılmadan ve çökmeden, öngörülemeyen, değişen şart ve koşullara ayak uydurabilmesi olarak tanımlanıyor. Sistemsel esneklik, büyüme becerisi yanında küçülebilme yeteneğini de gerektiriyor. Sadece ekonomik büyümeye şartlanan devletler ve küresel sistem, ekonomik olarak küçülebilecek mi? Genişlettikleri bu sınırları şimdi daraltabilecekler mi?

Ekonomide küçülme kavramı (degrowth) uzun süredir bilimsel çevrelerde ve çevre aktivistleri arasında tartışılıyor ve “insanlığın refahını arttırıp gezegendeki ekolojik şartları ve eşitliği düzeltecek şekilde üretim ve tüketimin küçülmesi” olarak ekonomik, ekolojik ve toplumsal boyutlarıyla tanımlanıyor. Ekonomide küçülme fikri derhal tedavüle sokulmalı çünkü korona ekolojisi, ev ekonomisinden şehir ekonomisine ve en nihayetinde devlet ekonomisine küçülmeyi dikte ediyor. Peki ekonomik büyümeyi dillerinden düşürmeyen, siyasi varlıklarını ekonomik büyüme vaadine borçlu kılan, büyüme rakamlarını devleti yönetme başarılarının en önemli göstergesi haline getiren devlet yöneticileri, siyasi liderler bunu nasıl başaracaklar? Noam Chomsky’nin “piyasa ekonomisinin devasa başarısızlığı” diye tanımladığı korona krizini nasıl aşmaya çalışacaklar? Değişen gelir ve kaynak dağılımında emekçiler ile sermaye sahipleri arasında adaleti ve eşitliği kurmaya istekli olacaklar mı? Küresel yeniden yapılanma sırasında vatandaşın “dirliğini” (well-being), toplumsal dayanışmayı temin etme becerisini gösterebilecekler mi? Peki biz sade vatandaşlar ekonomik küçülmeden ne anlayabiliriz? Nasıl yapılabilir? Nereden başlanabilir? Bireysel ve toplumsal hangi yeteneklere ve becerilere sahip olmak gerekir?
Dayanışma: Doğa ve Toplumla olan İlişkilerimizi Zenginleştirmek, Güçlendirmek, Sade Yaşayabilmek
Korona salgını bireyleri, toplumları ve insanlığı alışık olmadığımız üç bölümlü bir sınava tabii tutuyor. Birincisi kamu sağlığını koruma adına disipline olabilme becerisi. Virüsün bulaşma riskini en alt düzeye indirmek için, bireysel küresel ev karantinası, fiziksel mesafe kuralı ve maske kullanımı gibi kuralları günlük hayatın bir parçası yapmaya çabalıyor. İkincisi ev karantinasının dayattığı sosyal ve ekonomik küçülebilme, yaşamda “sadeleşebilme” yeteneği. Üçüncüsü belki de en güç olanı çünkü altruism, gönüllülük, arkadaşlık ve komşuluk gibi olumlu davranışları; dayanışma, işbirliği, imece, kendi kendine organize olabilme gibi toplumsal becerileri sınava tabii tutuyor. Devlet yöneticileri, Dünya Sağlık Örgütü, Birleşmiş Milletler gibi küresel kurumların yöneticileri de aynı sınava tabii. Bu sınavı toplumsal sorumluluğun ağır bastığı doğu kültürüne sahip Çin, Tayvan ve Güney Kore gibi ülkeler çok daha başarılı götürüyor. ABD, İngiltere, İtalya ve İspanya gibi bireyci Batı kültürüne sahip ülkeler ise zorlanıyor. Avrupa Birliği ülkeleri arasında işbirliği olmadı. ABD’de eyaletler arası dayanışma yok. Korona virüsü bu bağlamda pek çok taşı yerinden oynattı, siyasi dengeleri zorluyor, bozuyor. 

Özellikle küresel ev karantinası ve zoraki sadeleşme hali üzerine eğilmek istiyorum çünkü bu zorunlu hal bir anda muazzam boyutlu bir bireysel sadeleşme ve ekonomik küçülme eylemine yol açtı. Akabinde çevresel iki olumlu sonuç hemen fark edildi. İlki, insanlar evlerine çekilince dünya kendini tamir etmeye başladı. Dünya genelinde hava kirliliği yaşanan geniş bir alanda hava kalitesinde önemli iyileşmeler olduğu raporlanıyor. Himalayalar, 30 yıldan sonra ilk defa hava kirliliği azalan Hindistan’dan görülmeye başlandı. Delhi, Bangkok, Sao Paulo ve Bogota gibi megapollerde yaşayanlar uzun bir aradan sonra ilk defa temiz hava soluyor. Bunun devamında uzmanlar hava kirliliğine bağlı hastalık ve ölümlerde azalma olacağını müjdeliyor. İnanması zor ama Korona virüsü bazılarına sağlık ve yaşam sunacak.

İkincisi insanın diğer türler üzerindeki baskısı azaldı. Aşırı özütleme (intense extractivism) yaptıkları için eleştirilen endüstriyel balıkçılık faaliyetleri balık talebindeki ani düşüşten, durma noktasına geldi. Politik ekolojistlerin “mavi küçülme” kavramıyla önerdikleri hal bir anda gerçek oldu. Balık popülasyonlarının bu dönemde kendini onaracağı tahmin ediliyor. Tayland’da türü tehdit altında olan deniz kaplumbağalarının yuva sayısı yıllar sonra ilk kez arttı. Sosyal medyada insanların çekildiği alanlara inen, insan baskısı olmadan doğal ortamlarında gezinen yaban hayvanlarını gösteren videolar paylaşılıyor. Bu haberler doğa korumacıları, hayvan severleri ve “toprak etiğine” sahip olanları sevindiriyor.

Sonuç olarak, Korona küresel salgını şaşırtıcı bir domino taşı hareketini tetikledi. Hazırlıksız yakalandığımız birbiri ardı sıra gelen küresel boyutlu yaşamsal krizler “gerçek düşman kim” sorusunu sormak ve “başkalarının yararını kendi yararı kadar gözetme” olarak tanımlanabilen Sorokin’in mirası yaratıcı alturism” (creative altruism) temelli paradigmatik değişim için bize değerli bir fırsat sunuyor.

24 Ocak 2020 Cuma

Mega kanal projelerine bakınca Kanal İstanbul

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1715787/mega-kanal-projelerine-bakinca-kanal-istanbul.html

Kanal İstanbul çevresel bir altyapı olacak. Çevresel altyapı, doğanın ve doğal kaynakların ekonomik kazanç için, şirketlere ve şahıslara hizmet vermek amacıyla, bir altyapı haline dönüştürülmesi ve kullanılması. Kanal İstanbul, tekno-politik ve sosyo-ekolojik alan ile çevre politikalarının kesişip birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği politik bir proje. Çünkü bu proje ile karasal, denizel ve sulak alanları, gölleri ve akarsuları olan geniş bir arazinin kullanımı mühendislik ve teknoloji kullanılarak yeniden düzenlenecek ve arazi artık bu kalıcı, düzenlenmiş haliyle kullanılacak.
Kanal İstanbul projesini, diğer mega kanal projelerini, özellikle Panama Kanalı’nı uzun yıllar inceleyen, çevresel altyapıları, küresel altyapı yatırımlarını ve küresel gemi taşımacılığı endüstrisini araştıran Ashley Carse gibi bilim insanlarının çalışmalarında ortaya koyduğu bulgular ve sonuçları kullanarak değerlendirelim. Değerlendirmeyi politik ekolojik açıdan bakıp kim kazanıyor, kim olumsuz etkileniyor diye sorarak yapalım.
Panama örneği
Kanal İstanbul projesini analiz ederken öncelikle küresel ticaret ile küresel gemi taşımacılığı endüstrisini İstanbul şehri ile birlikte düşünmek gerekiyor. Küresel ticaret hacminin yüzde 90’ı gemi ile taşınmakta. 1970’ten 2013’e bu hacim yaklaşık 4 kat arttı. Küresel ticaret ucuz ve verimli taşımacılığa bağlı. Bu nedenle taşımanın önündeki kısıt ve engelleri ortadan kaldırmaya çalışır. Gereksinim duyduğu kanal, yol, liman, iskele, rıhtım, depo, lojistik merkezi, havaalanı, demiryolu ve iletişim tesislerinin inşası, kurulumu, bakımı, genişletilmesi için çok geniş arazi, büyük miktarda su ve diğer başka doğal kaynakları talep eder. 
21. yüzyıl başında küresel taşıma altyapı projelerinde bir patlama oldu. Buna kanal mega projeleri de dahil. 2015 yılında Süveyş Kanalı’nı genişleten ikinci kanal açıldı. 2016 yılında Panama Kanalı genişletme projesi tamamlandı. Yoksul Nikaragua devleti ile Hong-Konglu bir firma arasında Panama Kanalı’na alternatif, yeni bir kanal planlandı. Bu okyanus arası kanallar gibi Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan İstanbul Boğazı da bir mecburi geçiş yolu, gemi taşımacılığının sıkıştığı bir nokta. 
Küresel ticaret gelişirken, küresel gemi taşımacılığı endüstrisi büyürken ekonomisi kötüleşen ülkemizde bu proje devlet için bir can simidi mi olacak? Çünkü Kanal İstanbul küresel oyunu değiştirecek bir hamle. Kanal İstanbul ile açılacak suyolunu, yeni limanları ve lojistik merkezini kim, hangi koşul ve şartlarda işletecek? Yeni limanlar ve lojistik merkezi İstanbul içi ve çevresindeki limanları nasıl etkileyecek?
Modern gemi taşımacılığı için suyolundaki derinliğin sabit olması ve kalması bir önkoşul. Çünkü gemilerin hareket ettiği su kanalındaki tek değişken, derinlik. Akıntılar ile kanala taşınan sediment dediğimiz kaya, toprak, yosun gibi katı maddeler zamanla dibe çöküyor, bir katman oluşturuyor. Küresel ticaret bu dip katmanın kazınma, çıkarılma ve bertaraf faaliyetlerine bağlı. Bu nedenle mega kanalları yapanlar ve işletenler, kanal sisteminin bir parçası olan kanallarda, nehirlerde, limanlarda, suyollarında biriken dip tortusunu tarama ve bertaraf işini sadece kanallar, limanlar inşa edilirken yapmıyorlar, sürekli bu işle meşguller. 
Yıkıcı yanlar
Mega kanal projeleri genellikle pek çok yönden kârlı olarak sunulmakla birlikte dip tarama ve çıkan malzemenin taşınıp bertaraf edilmesi hem ekonomik açıdan çok pahalı ve yoğun yatırım gerektiriyor hem de sosyo-ekolojik olarak yıkıcı. Bu nedenle sıklıkla toplumsal muhalefetle ve direnişle karşılaşıyorlar. Bir örnek verelim. ABD’de Savannah Nehri üzerine kurulan küresel gemi taşımacılığı için önem taşıyan Savannah Limanı için yapılacak dip tarama projesinin nehrin çok içlerine kadar tuzlu suyun girmesine neden olacağı, sudaki oksijenin azalacağı ve buna bağlı olarak suya bağlı yaşamı tahrip edeceği bekleniyor. 
Sudaki oksijenin azalmasının yaratacağı sorunları azaltmak için 100 milyon ABD Doları bütçeli bir proje başlatıldı. Bunlar, küresel gemi taşımacılığını kolaylaştırmak için kurulan çevresel altyapının, işletim ve bakımıyla ilgili yapılması gereken “olağan”, “rutin” ve “pahalı” işler.
Kanal İstanbul bir izlek bağımlılığı yaratacak, İstanbul halkını bu çevresel altyapıya kilitleyecek. Bugün kanal açılsın mı açılmasın mı tartışırken bir süre sonra Süveyş Kanalı’nda olduğu gibi ikinci kanal açılsın mı açılmasın mı konuşulacak. Ya da Panama Kanalı’nda olduğu gibi var olan kanal genişletilsin mi genişletilmesin mi tartışılacak. Kanal İstanbul’u bu iki kanaldan ayıran en büyük ve önemli fark, Süveyş Kanalı’nın çöl ortasında, Panama Kanalı’nın doğal ve kırsal alanda açılmasına rağmen, Kanal İstanbul’un resmi olarak 16 milyon, gayri resmi olarak 25 milyon insanın yaşadığı İstanbul şehrinde açılacak olması. Kanal İstanbul, yapıldığı takdirde, İstanbul’a ait verilecek her kararı etkileyecek, şekillendirecek.
Teori ile pratik farkı
Bu mega kanal projeleri çok “iyi niyetli” kalkınma projeleridir, sosyal ve ekolojik dünyalar tasarlarlar, modeller kurarlar ve bu modellerde sayısız çevresel, sosyal, ekonomik varsayımlar yaparlar. Fakat gerçek uygulama her zaman farklı olmuştur. Çünkü örnekler, mega kanal projelerini savunanların bilinçli olarak olası proje faydalarını abarttıklarını, yaratacağı riskleri önemsiz gösterdiklerini ve kanallar işletmeye açıldıktan sonra inşa, işletim ve bakım maliyetlerinin halka sağlayacağı faydayı hızlıca aştığını gösteriyor. Kanal açma ve genişletme işinden geriye kalan miras ise, aşırı büyük inşa edilen, hesaplanandan daha az kullanılan altyapılar ve yok edilen yaşam alanları ile eko-sistemler kümesinden ibaret.