1 Eylül 2014 Pazartesi

KENDİ İMGESİNDEN BİR DÜNYA YARATMAK

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Ağustos 2014

Eğitim ve çalışma amacıyla bir süre yaşadığım Amerika Birleşik Devletleri’ni yaklaşık 20 yıl aradan sonra tekrar ziyaret ettim.  Geçen süre zarfında ülke değişirken benim ülkeyi görmek için kullandığım gözlüklerde değişti.  Yeni gözlüklerim ile bakınca gördüm ki Amerika Birleşik Devletleri giderek ‘Varlık İçinde Yokluk Yaşayanların Ülkesi’ ne dönmüş.

Suç ve Ceza

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını okudunuz mu?  Romanın kahramanı Raskolnikov yoksulluktan hukuk öğrenimine devam edemeyince, toplum içinde para sahibi insanlara karşı kin ve düşmanlık beslemeye başlar.  Para sahibi olmalarına rağmen topluma hiçbir faydası olmadan yaşayan insanlar varken, topluma gerçekten fayda sağlayabilecek insanların para sıkıntısı çekmelerinin adil olmadığını düşünür.   Bu düşünce sonunda onu öylesine rahatsız eder ki, harekete geçer.  Ona göre bu durum yanlıştır ve bu yanlışı düzeltmek için yaşadığı toplumda çok zengin bir tefeciyi ve olaya tanık olan kız kardeşini öldürür.  Suç ve ceza kavramlarının irdelendiği roman insanları suç işlemeye iten sosyal ve ekonomik nedenlerin irdelenmesi açısından zengin bir içerik sunar ve öğretile gelmiş kalıplaşmış suçlu imajını bize sorgulatır.
Geçen sene Yale Üniversitesi’ne idim.  Okula kayıt yaptırıp,  @yale.edu ekli yeni posta adresimi aldıktan sonra bir hafta içinde okuldan bir iki mesaj gelirken Yale Polis Karakolu’nun başındaki komiserden dört mesaj geldi.  Tüm mesajlar üniversite kampüsü içinde ve yakın çevresinde cereyan eden, okul öğrencilerini hedef alan hırsızlık olaylarını bildiriyor ve öğrencilere bu olaylara karşı kendilerini nasıl korumaları gerektiğini tarif ediyordu.  Birden dehşete kapıldım.  Nasıl bir yere gidiyordum?  Öğrenci olarak gideceğim bu orta büyüklükteki Amerikan şehrinde yaşarken kendimi nasıl koruyacaktım?
Okulun itibarı çok yüksek ve dolayısıyla ücreti de yüksek.   Haliyle burslu olanlar hariç gelir seviyesi yüksek ailelerin çocukları okuyabiliyor.  Diğer yandan okulun bulunduğu şehir sayıca yüksek işsiz ve parasız genç ve yoksul nüfusa sahip. Buna ek olarak şehirde 6 bin evsiz olduğu söyleniyor.  Üniversitenin bulunduğu çok yoksullar ile çok zenginlerin yaşadığı bu şehir ülkede suç oranı en yüksek üçüncü şehir konumunda. Durum böyle olunca insanın aklına şu soru geliyor: Bu yoksul nüfus Suç ve Ceza’daki gibi para sahibi Yale öğrencilerine kin ve düşmanlık besliyor ve bu düşmanlık onları suça teşvik ediyor olabilir mi? 

Holly-Wood Olmuş Folly-Wood

Amerika’nın batı sahiline bir toplantı vesilesiyle yolum düştü.  Los Angeles’da kaldım ve ilk fırsatta film endüstrisinin merkezi, meşhur film yıldızlarının mekanı Hollywood’a bir ziyaret yaptım.  Hayalim Hollywood’u gezmek ve sonra bir sokak kafesine oturup bir şeyler içerek meşhur film yıldızlarını görmekti.  Hollywood Bulvarı boyunca yürümeye başladım.  Yolun her iki yanında bakımsız, köhne, döküntü halinde karanlık yüzlü binalar, pencerelerinin pisliğinden içeriyi görmekte zorlandığım yemek yenildiğini tahmin ettiğim yerler, kalitesiz ıvır zıvır hediyeliklerin satıldığı mutsuz ve suratsız tezgahtarların çalıştığı toz içinde dükkanlar, Hollywood fantezileri olan turistler için olduğunu tahmin ettiğim yarı çıplak, pullu, tüylü tulum kostümler satan dükkanlar...  Bulvardaki insan profili de rahatsız edici.  Bulvar civarının yerlileri polisler ve uyuşturucu kullananlar.  Hollywood Walk of Fame bulvarın tek düzgün yeri.  Walk of Fame’i görmek için gelen turist sayısının yılda 10 milyon olduğu söyleniyor.   Bu insanlar enerji ve paralarını harcayarak buraya çimento mozaiği ve pirinçten yapılmış bu yıldızlara bakmak için geliyorlar. Başınızı önünüze eğip yere kazılmış yıldızlara ve isimlere bakarsanız bulvarın karanlık, eskimiş, zavallı yüzü ve mekanın sahibi evsizler ile uyuşturucu müptelaları sizi rahatsız etmeyebilir...
Bulvar boyunca ilerlerken polisin barikatlar ile Oscar töreninin yapıldığı Dolby Sineması’nın önündeki alanı kapattığını gördüm.  Barikatların arkasında siyah tişört, siyah pantolon giymiş bir avuç insan film yıldızları için tezahürat yapıyor, kameralar bu tezahüratı ve insanları görüntülüyordu.  Tesadüf eseri Oblivion filminin açışına denk gelmiştim.  Barikatların etrafında bekleyenler Tom Cruise ile Morgan Freeman hayranları olmalıydı.  Onları görmek için işlerini güçlerini bırakıp buraya gelmişlerdi...  Bu varsayımım siyah tişörtlü adamların sohbetlerine kulak verince çöktü.  Tezahürat yapanlar yıldızlardan imza alıp eBay üzerinden imzaları pazarlayan tüccarlardı.  Kimin hangi yıldızın imzasını kaçtan satmış, kimin elinde hangi yıldızların imzası varmış filan diye konuşuyorlardı.  Gazete ve dergilerde bize fotoğraflar ve yazılar ile aktarılan, muhteşem, şaşalı, görkemli Hollywood aslında kapitalizmin yarattığı bir seraptan ibaretti.

Kumsalda Yürürken…

Sonsuza doğru uzanan geniş sapsarı bir kumsal, kumsalı kucaklayan masmavi Okyanusya.  Hemen arkalarında yeşil dağlarla yanyana uzanan Los Angeles kenti.  Özene bezene yaratılmış bir doğa.  Sahil boyunca ilerlerseniz kumsala komşu evlere bakmaya doyamazsınız. Santa Monica’nın internetteki fotoğraflarına bakınca bunları görürsünüz.  Uçakta yanıma oturan Los Angeles’lı mutlaka Santa Monica’daki Venice Beach’ı görmem gerektiğini söyleyince bir sabah kumsalı keşfe çıktım.  İlk durağım fotoğraflarda görünen büyük iskele oldu.  İskelede ¨Lütfen balık yakalamayınız, yakaladığınız balıkları yemeyiniz¨ levhası dikkatimi çekti.  Pırıl pırıl görünen denize baktım ve şaşırdım.  Ayaklarımı Okyanusya ile buluşturmak istedim sörf yapanları izleyerek sahilde yürümeye başladım.  Ayakkabımı giymek istediğimde tabanlarımın zift olduğunu fark ettim.  Öyle böyle değil tüm tabanım zift ile kaplanmıştı.  Bir an çocukluğuma gittim ve kendimi petrokimya tesislerinin kirlettiği İzmit Körfez’inde zannettim.  Santa Monica’ya on dakika mesafede turistik haritalarda bahsi geçmeyen dev bir petrokimya tesisi vardı.  Tesisin etrafı şık kumsal evleri ile çevrelenmişti, kumsallar doluydu ve insanlar bu tesisler sanki hiç yokmuş gibi yaşıyorlardı.
Venice Beach’in ‘meşhur’ sahil yolunda yürüyerek geri dönüşe geçtim.  Hollywood Bulvarı’ndakilere benzeyen zavallı görünüşlü dükkanlar ve yemek yenilen yerler, sistemin dışına itilmiş uyuşturucudan kendini kaybetmiş insanlar, evsizler ve de turistler...  Yol boyunca en sık rastlanan, uyuşturucudan kurtulmak isteyen insanlar için açılmış kliniklerdi.  Biraz ilerde çok şık ve pahalı mağazaların yer aldığı alışveriş merkezi ile burada alışveriş yapanların profilini görünce aynı alanı paylaşan bu uç dünyalar ve yaşamlar içimi burktu.
Santa Monica ve Venice Beach için turizm ekonomisi ile gayrimenkul sektörünü beslemek adına yaratılan imaj kimlik ile  gözlemlediğim kimliği arasındaki uçurum insanı düşündürtüyordu.


Varlık İçinde Yokluk Yaşayanların Ülkesi’ndeki bu üç gözlemim Marks ve Engels’in meşhur sözünü doğrular nitelikteydi: Kapitalizm kendi imgesinden bir dünya yaratmıştı.  Oysa ki bu imge dünyanın gerçekleri gösterilenden çok farklı idi.