26 Mart 2014 Çarşamba

TAMAM MIYIZ? GEZİ SONRASI YEREL SEÇİMLER ÖNCESİ TÜRKİYE DEMOKRASİSİNİ JOHN DEWEY İLE OKUMAK


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Mart 2014.

Gezi olayları ile başlayan halk hareketi 17 Aralık 2013’de ülkeyi sarsan rüşvet skandalı nedeniyle büyüyerek devam ediyor.  Bu ikinci dalga hareket ilkine göre daha yaygın, güçlü, kamusal bir kimliğe sahip ve Türkiye demokrasi tarihinde önemli ve farklı bir yeri var.  Bu nedenle, 30 Mart yerel seçimleri yaklaşırken Gezi kamusal hareketini ve Türkiye demokrasisini John Dewey ile okumak ve irdelemek istedim.

John Dewey tanınmış Amerikalı filozof ve eğitim teorisyenidir.  Atatürk’ün daveti ile 1924 yılında Türkiye’ye gelmiş, Türk eğitim politikası ve sisteminin oluşturulmasına önemli katkı sağlamıştır.  Dewey demokrasi savunucudur.  Demokrasiyi sosyal hayatın ayrılmaz bir parçası kabul eder.   Dewey’e göre demokrasi, aile, okul ve toplum yaşamı içinde, bireylere deneyimleterek öğretilen yaşamsal bir beceri, bir gelenektir.  Dewey’in demokrasisinin, bugün Türkiye’de siyasi partiler arasına sıkışan, vatandaşların dört yılda bir oy sandıklarını ziyaretinden ibaret demokrasiden çok farklı olduğu bilinmelidir.
John Dewey’e göre bireyler fiziksel, zihinsel ve ruhsal eylemlerin merkezidir.  Eylemlerinde neyi düşünebileceklerini, neyi seçebileceklerini belirleyen  pekçok sosyal etkiye maruz kalırlar.  Bazen bu etkiler birbiriyle çatışır.  Bu karmaşık ve çatışan sosyal etkilerin altında bireysel bilinç odaklanır, eyleme karar verir ve uygular.  Eylem sonrasında çıkan sorunları çözer.  Birey yerine bireyler topluluğu veya halk söz konusu olduğunda aynı kurallar ve akış geçerlidir.  Yazımda bundan sonra halk sözcüğü yerine kamu sözcüğünü kullanacağım.  Çünkü kamu sözcüğü, bir ülkede sınırları belli coğrafi bir alan içinde yaşayan halkın bütününü ifade ediyor. 
Politik demokrasi yaygın olarak bir ülke yönetim biçimi olarak bilinir.  Temsili görevlilerin seçimini ve görevlilerin iş yapış biçimlerini düzenleyen uygulamadır.  Demokrasi ile yönetilen ülkelerde, hükümetlerin kamuyu temsil ettiği ve kamunun isteklerini yerini getirmek için çalıştığı varsayılır.  Hükümetler kamunun oyuyla seçilmiş olmasına rağmen bazı hükümetlerin kamuyu temsil ettiği bazılarının etmediği söylenir.  Bunun bir nedeni hükümette yer alanların en nihayetinde insan olmaları ve insan karakterinin kişisel özelliklerini taşımalarıdır.  Bir yanda temsil ettikleri kamuya karşı kamusal sorumluluklar taşırlar ve kendilerine verilen görevleri vardır. Bu sorumlulukları yerine getirebilmeleri ve görevlerini yapabilmeleri için kamu tarafından hak ve imkanlar ile donatılırlar.  Diğer yanda bağlı oldukları veya yakın oldukları aileleri, akrabaları, aile dostları, iş grupları ile ait oldukları sosyal sınıfın çıkarlarına hizmet etmeye meyilli olurlar.  Kamuyu temsil etmek için seçilen her vekil, bu vekillerden oluşan hükümet, hükümetin atadığı devlet yöneticileri, kamusal görevleri ile kişisel çıkarları arasındaki bu çelişki ve çatışmayı yaşar.  Kamu bu çelişkiyi kontrol edip azaltacak, temsili işlevin kişisel olana ağır basmasını sağlayacak önlemleri aldığı takdirde politik kurumlar temsilidir denilebilir.  Bu nedenle, temsili hükümet, kamunun kendi üstünlüğünü güvenceye alması ile mümkün olur.  Fakat bu nasıl sağlanacaktır?
Ülkeyi yöneten temsilcilere sağlanan imkan ve güçler ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda idare etmeleri ve ülkeyi sömürmeleri için verilen bir davetiyedir.  Ayrıca John Dewey’in tarihteki olaylara bakarak çıkardığı sonuca göre, kamuyu temsil edecek ve yönetecek kişilerin seçimi, bu kişilerin yetki ve güçlerle donatılması siyasi bir kazadır.  Çünkü, savcılar, hakimler, yöneticiler ve idareciler kamu yararına hizmet etme kapasitelerinden bağımsız, pekçok başka nedenden dolayı seçilmişlerdir. Gücü kazasonucu eline alan temsilciler devlet geleneğini ve varolan mekanizmaları kullanarak güçlerini ülke içinde veya dışında nüfuzlu aileler ve kuruluşlarla, birlikler ve ortaklıklar kurarak, devletin gelirlerine erişip kamu yararına olmayan pekçok farklı işlerde kullanarak hanedanlıklarını kurarlar.   Politik demokrasi, bu gelişmeleri engellemek, kamusal - kişisel çıkar çatışmalarını önlemek, kişilere ve kamuya ait hakları korumak için hükümetlerin güçlerini sınırlandırır.  Bu sınırlama politik araçlarla yapılır.  Peki bu politik araçlar etkili midir ve ne kadar etkilidir?  Bu politik araçlara ülkemizden bir örnek, Sayıştayın kamu adına hazırladığı bütçe hakkı denetim raporlarıdır.    Geçtiğimiz günlerde Sayıştay raporlarıyla ilgili basında çıkan haberler, raporların etkisiz hale getirilebildiğini gösterdi.  O halde hükümetin güçleri nasıl sınırlanacaktır?
John Dewey’e göre kamuyu oluşturan her birey bir anlamda kamunun memurudur, kamuyu temsil eder ve kamusal sorumluluk taşır. Kamusal sorumluluklardan birisi seçim gibi kamusal etkinliklere katılımdır.  Kamu apolitik bağlarla bir arada yaşar, fakat politika ile birbirine tutunur.   Devlet yönetim sistemi olan politik demokrasi ile sosyal bir sistem olan demokrasi birbirine bağlıdır ve birbirinden etkilenir.  Fakat demokrasi olmadan politik demokrasi gerçekleşmez. Demokrasi toplumsal yaşam biçimidir ve bireyler yaşayarak öğrenip benimserler.  Demokrasi eğitimi evde başlar, komşuluk ilişkileri içinde gelişir ve aile, okul, endüstri, iş, din çevrelerindeki türlü insan ilişki biçimini şekillendirir.  Mükemmel ve güçlü kamu, demokrasi eğitimi ve sosyal ilişkileri güçlendiren iletişim ile yaratılabilir.

Türkiye 17 Aralık 2013 tarihinde ülkenin en büyük rüşvet skandallarından birisi ile çalkalandı.  Aralarında bakan çocuklarının da bulunduğu kamu görevlileri, bürokratlar, banka müdürleri “rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık”  suçlarını işledikleri iddiasıyla gözaltına alındılar. Rüşvet skandalı ve sonrasındaki gelişmeler Gezi sonrası ikinci büyük kamu hareketini tetikledi.  Gezi hareketinden farklı olarak, bazı vatandaşlardan “İktidara her gelen yedi.  Bunlar da yesin”, “Benim param değil mi, yesinler” yorumları geldi.  İlk yorum,  temsil edenler tarafından kamunun maddi varlığının kötüye kullanıldığının ve kamunun kendini koruyamadığının kabulü niteliğinde. Vatandaş, kendi seçtiği temsili hükümetten kendi kamusal haklarını korumasını istemek yerine, yolsuzluk yapmasını normalleştiriyor ve hatta bunu bir kural olarak benimsiyor.  İkinci yorumda ise kendini bireyselleştirerek kamudan soyutlama çabasına giriyor ve sanki bu ayrım mümkünmüş gibi, kamuya ait maddi varlığın kendisine ait olduğunu varsaydığı bölümünün temsili hükümet tarafından kötüye kullanılmasına izin veriyor.  Her iki ifade bu vatandaşların kamu olmanın bilincine sahip olmadıklarını gösteriyor.  Bu nedenle bu tarz düşünen bireyler, kamunun bir parçası olmalarına rağmen kamunun çıkarlarını korumayacak ve güvenceye almak için organize olmayacaktır.  Bu vatandaşların evlerinin kapısında kilit olmadığını ve evlerini soymaya gelen hırsızları içeriye buyur ettiklerini sanmıyorum.  Konu kişisel mal yerine, kamu malı olduğunda neden bu çelişkiyi yaşıyorlar?  Çünkü John Dewey’e göre bireysel çıkarlarını kamusal yaşamın üstünde görüyorlar.  Kısacası kamusal bilince sahip değiller. Dewey, kamusal bilince sahip olmayanların oy vermenin etkisini de sorguladıklarını, “Oy versem ne olacak ki?”, “Ne fark edecek?”,  “Oyum hiçbirşey değiştirmeyecek?” dediklerini söylüyor. 
Dewey kamu bilincin gelişmemesini halkın bir yerde kalıcı olmamasına ve bu nedenle sosyal ilişkilerini geliştirip organize olamamasına bağlıyor. Plato ve Rousseau’a göre kamu bilincinin gelişmesi birbiriyle ilişkili insan sayısına bağlı, bu nedenle devlet birbiriyle ilişkide olmayı sürdürebilecek insan sayısı ile sınırlı olmalı.  Gelişen iletişim teknolojisi ile birlikte sosyal medyanın yaygın ve yoğun kullanımı iletişimde olduğumuz insan sayısını katlandı, sosyal ilişkileri geliştirebileceğimiz yeni bir ortam sağladı ve organize olmak için farklı yöntemler sundu.  Sosyal medya üzerinden haberler çabuk yayılıyor, fikirler ve bilgiler hızlı ve kolayca paylaşılıyor.  Sosyal medya kamunun sadece görmesini değil, konuşmasını ve tüm diğer konuşmaları duymasını sağlıyor.  İnsanlar sürekli ve karmaşık bir biçimde birbirleriyle iletişim kuruyorlar ve birbirlerini etkiliyorlar.  Fiziksel, mekansal ve zamansal sınırlar ortadan kalktı. 
Sosyal medyanın polis şiddetine karşı gelişen Gezi hareketi ve 17 Aralık rüşvet skandalı ile tetiklenen ikinci dalga Gezi hareketinde oynadığı role bakıldığında, artık coğrafi ve zamansal kısıtların kamusal örgütlenme üzerindeki etkisini yitirmeye başladığı görülüyor.  Kamu, Dewey’in demokrasi için gerekli bulduğu sosyal ilişkilerin gelişmesini sağlayan farklı ve yeni bir  iletişim şekli buldu ve bunu kamusal işbirliğinde ve örgütlenmede  kullanmaya başladı.  Ayrıca sosyal medyanın sağladığı iletişim şekliyle kamu yeniden doğdu ve kamusal değerleri kişisel çıkarların üstünde tutan bir kimliği sahiplenip, benimsedi. Kollektif düşünüp davranan, canlı, esnek fakat kalıcı, kendi kendini eğiten, sürekli değişen karmaşık bir resme hızla cevap veren, kamusal haklarını savunan bir yapıya kavuştu.  Kamusal bilinç, temsil edenlerin ve kamu görevlilerinin kamusal hizmete ne kadar uygun olduklarını sorguluyor.  Kamu tarafından temsil edenlerin ve bürokratların verdikleri kararlar, yaptıkları işler günlük olarak izleniyor ve değerlendiriliyor.  Kamusal bilinç, kamunun her ferdini oy vermeye ve verecekleri oylara sahip çıkmaya davet ediyor.  Türkiye, Gezi hareketi sonrası yerel seçimler öncesi, John Dewey’in demokratik kamu ütopyasına Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana hiç olmadığı kadar yakın.