20 Şubat 2014 Perşembe

ÖZGÜR ALIŞVERİŞ YAPANLAR ÜLKESİ


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Ocak 2014
Yaklaşık yirmi yıl sonra yeniden A.B.D.’deyim.  Geçen süre zarfında ülke değişmiş, ben de değiştim.  Burada yaşadıklarımı, okuduklarımı ve duyduklarımı geçmişe de vurgu yaparak ve okurlarıma aktarmaya çalışacağım.

Amerika Birleşik Devletleri hep özgürlükler ülkesi olarak tanıtıldı bize.  Bu özgürlüklerin neler olduğunu tanımlamak ve başlayıp uzandığı son noktaya belirleyerek sınırlarını netleştirmek ise insanların hayal gücüne bırakıldı.  Hayalimizdeki “özgür ve bağımsız A.B.D.”yi şekillendiren Hollywood’un üretip, dünyaya sattığı Amerikan dizileri, sinema filmleri, Türkiye’de ana akım medyanın yayınladığı haberler, magazin programları ve okuduğumuz ana akım yayınevlerinin bastığı kitaplar oldu.  A.B.D.’de  insanlar  gerçekten “özgür” ve “bağımsız” mı?  A.B.D. insanlar ne kadar “özgür” ve “bağımsız”?  Bu soruların cevabını bulmak için A.B.D’deki yaşamı farklı açılardan irdelemek gerekiyor.


Annie Leonard’ın “Şeylerin Hikayesi” filmini seyrettiniz mi? (http://www.youtube.com/watch?v=kz0h6VA4I-o).  “Şeylerin Hikayesi” A.B.D.’deki üretim ve tüketim sistemlerini eleştiren 20 dakikalık mini bir belgesel.  Bu üretim ve tüketim sistemlerinin yarattığı, küresel boyutta milyarlarca insanı etkileyen ve gelecek nesilleri de etkilemeye devam edecek olan çevresel ve sosyal sorunları, rakamsal ve yaşamsal gerçekler ile anlatıyor.  Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde, halk için çalıştığını iddia eden “devlet” “şirketlerin” ayakkabılarını parlatıyor ve sonra “devlet” ile “şirketler” elele poz veriyorlar.  Bir başka sahnede, Başkan Bush  şok yaratan yüzlerce insanın öldüğü trajik 11 Eylül olayından sonra yaptığı konuşmada, A.B.D. halkına “alışveriş yapın” diye akıl veriyor.  A.B.D.’de vatandaşların birinci vazifesi satın almak.  Hükümet vatandaşı tüketici olarak görülüyor. Dolayısıyla ülkede “evrensel hak ve özgürlükler” değil, “tüketici hakları ve satın alma özgürlüğü” mevcut ve  kurulu üretim-tüketim sistemi içinde tüketicilerin satın alma hak ve özgürlüklerinin sınırlarını belirleyenler ise devlet değil şirketler.

Noam Chomsky ile 2005 yılında yaptığı söyleşide John Titlow, şunu sorar: “Biz (A.B.D. vatandaşları) kendimizle öğündümüz gibi özgür ve bağımsız mıyız?”  Noam Chomsky’nin cevabı “Özgür değiliz” olur.  Çünkü der Chomsky, kamuoyu yoklamalarına göre A.B.D. halkı hükümetin kendileri için değil birkaç özel grup için çalıştığına inanıyor.  Zaten kamuoyunun olmasını istediği şeyler, örneğin; devlet bütçesinde sosyal harcamalara, eğitime ve sağlığa ayrılan paranın artması ile hükümet politikaları tümüyle birbirine zıt.  Kısacası, hükümet için kamuoyu isteğinin pek bir önemi yok.  Örnek olarak silah satışlarıyla ilgili kamuoyunun taleplerine ve yasal düzenlemelere bakalım. A.B.D.’de Conneticut eyaletinde, 2012 yılının Aralık ayında Sandy Hook İlköğretim Okulunu basan silahlı saldırgan 20’si çocuk 26 kişiyi öldürmüş ve sonra intihar etmişti.  Saldırganın kullandığı yarı-otomatik silahlar dünyanın pekçok ülkesinde ordu ve polis teşkilatlarında kullanılan cinstendi.  A.B.D.’de ve dünyada şok yaratan bu üzücü kanlı olaydan sonra, olası toplu katliamları engellemek için, silah satışındaki kontrollerin arttırılmasını talep eden gruplar, yasal değişikliklerin yapılması amacıyla harekete geçti ve halktan büyük destek gördü. Hükümet başta birşeyler yapacak gibi göründüyse de geçen bir yıl sonunda hiçbir şey yapmadı.  Çünkü, silah lobisi yasal değişiklikleri engelledi.  Silah lobisine göre silah satın almak bir hak çünkü silahın kişisel güvenliği sağlamak için gerekli olduğunu iddia ediyorlar.  Silah satışlarındaki kontrol eksikliğinden kaynaklanan ve insan hayatına mal olan trajik facialar umurlarında değil.  Özetle,  A.B.D.’de “silah satın alma özgürlüğü”, “güvenli ortamda okuma özgürlüğünden” daha önemli ve değerli.  http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_school_shootings_in_the_United_States sitesinde yayınlanan listeye göre,  Sandy Brook’dan sonra 2013 yılında A.B.D.’de sadece okullarda sekiz toplu katliam girişimi oldu.  A.B.D. silahlı birisinin toplu katliam yapması Ortadoğu’daki intihar bombacılarının eylemlerinden daha sık ve neredeyse daha kanlı gerçekleşiyor.

Aslında bu ve benzeri örnekler, şirketlerin kamusal karar mekanizmalarını kendi çıkarları doğrultusunda nasıl etkileyebildiklerini yani  Chomsky’nin “Sırlar, Yalanlar ve Demokrasi” adlı kitabında bahsettiği gibi Thomas Jefferson’ın korkusunun gerçekleştiğini gösteriyor.   A.B.D.’deki demokrasinin temeli bağımsızlık deklarasyonu ile 1776 yılında atılır.  Bağımsızlık Deklarasyonun taslağını A.B.D.’nin kurucu babalarından, Thomas Jefferson hazırlar.  Deklarasyonun ikinci cümlesi insan haklarını en iyi ifade eden anlatımlardan birisi olarak kabul edilir.  Buna göre herkes eşit yaratılır ve doğuştan Tanrı’nın bahşettiği, yaşama hakkı, bağımsız olma hakkı ve mutluluğu yakalama hakkı gibi, varlığı tartışılmaz haklara sahiptir.  Deklarasyon imzalandıktan sonraki elli yıl içindeki gelişmeler, Thomas Jefferson’u tedirgin eder.  Çünkü bankalar ve finans kuruluşları ile paralı şirketlerin çok büyüyüp güçlendikleri takdirde, “demokrasi” adına yapılanları ve  “insan haklarını” tehdit edeceklerini görür.  
Deja vu!

Jefferson’ın inandığı demokrasi ilkelerini savunan en son entellektüellerden biri, Chomsky’ye göre filozof ve eğitimci John Dewey’dir. John Dewey “özgür” ve “bağımsız” bireyleri demokratik toplumların yetiştirebileceğine inanır ve toplumların demokratik olmalarının, iş ortamlarındaki kontrolü ellerinde tutmaları ile mümkün olacağını savunur.  Burada kısaca bahsetmeden geçemeyeceğim.  John Dewey 1924 yılında Atatürk’ün daveti ile Türkiye’yi ziyaret etmiş, fikirleri ve çalışmaları ile köy enstitülerine esin kaynağı olmuştur. Amerikan Devriminin demokratik ilkelerini savunan Jefferson ve Dewey’in fikirleri anti-kapitalist ve hatta Marksist izler taşır ve bugünkü A.B.D.’nin kapitalist ideolojisine zıttır. Çünkü, üç asır içinde A.B.D. demokrasisinin kılıfı aynı kalsa da içi tümüyle boşaltılmış, insan hakları tüketici haklarına dönüşmüştür.