1 Aralık 2014 Pazartesi

VALİDEBAĞ KORUSU HALK DİRENİŞİNİ BİR DİN VE DOĞA DİYALOGUNA DÖNÜŞTÜRMEK

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Kasım 2014

“Allah tam anlamıyla “çevre”mizdir.” Seyyid Hüseyin Nasır

Günlerdir özellikle sosyal medya kanalları ve nadir olarak gazeteler Validebağ Korusunun koru olarak bugünki doğal haliyle kalması için halkın verdiği uğraşı aktarıyor.  Validebağlılar imza topluyorlar, basın açıklamaları yapıyorlar, dava açıyorlar, yürüyüş yapıyorlar, koruyu korumak için geceli gündüzlü nöbet tutuyorlar.  Bir sivil toplum insiyatifi olarak birbirleri ve diğer sivil toplum insiyatifleri ile dayanışma yaparak barış içinde eylemler yapıyorlar.  Üsküdar Belediyesi’nin inşaatın durdurulması yönündeki mahkeme kararlarına rağmen inşaata devam etme ısrarına karşı direndikleri için zabıta ve kolluk kuvvetleri tarafından dövüldüler, gözaltına alındılar, plastik mermilere hedef oldular ve bol bol gaz yediler.  Giderek büyüyen gerginlik, Validebağ Korusu girişine yapılmak istenen camii ile krize dönüştü.  Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez "Her şeyden önce bize yakışmıyor. İbadet sevgisi ile tabiat sevgisi karşı karşıya gelecek sevgiler değildir" beyanatı ile krizin çözümü için gereken din ve doğa diyaloğunu ortadan kaldırdı.  Mehmet Görmez’e göre ibadet sevgisinin ölçüsü camii yapımı.   Camii inşa ederken ağaç kesilmesi, toprağın çimento ile kapatılması, orada yaşayan börtü, böcek, kuş ve diğer canlıların yerinden edilmesinin bir önemi yok gibi görünüyor. Validebağ Korusu civarında halkın ibadet edebileceği pek çok camii olmasını dikkate bile almıyor.  Validebağ Korusu’nun doğal alan olarak korunması konusunda bir başka din insanının yorumuna rastlamadım.
Ülkemizdeki İslam alimlerinin çevre sorunları, doğanın korunması ve sürdürülebilir yaşam konularında sessiz kaldıklarını İslam’da Çevrenin Yeri başlıklı yazımda (http://www.surdurulebilir-yasam.blogspot.com.tr/2013/08/islamda-dogal-cevrenin-yeri-teori-ve.html) değinmiştim.   “Doğa teolojisi” üzerine yoğunlaşarak, doğal çevre ile insanın uyumlu beraberliğini  formüle eden çalışmalar yapılmıyor.   Hükümetin materyalizm ve büyüme temelli ekonomik gelişme programının ana ögesi olan inşaat sektörünü besleyen camii inşaatlarını ibadet kabul edecek kadar İslam etiğinden uzaklaşıyorlar.
VALİDEBAĞ KORUSU DİRENİŞİNE İSLAMİ ÇEVRE ETİĞİ AÇISINDAN BAKMAK

İslami düşünceye göre evrenin kendisi Allah’ın ilk vahyidir ve doğada her varlıkta Allah’ın belirtilerini görmek mümkündür. Bu nedenle evren kutsaldır.  Birlik, denge ve uyum ilkeleri ile yönetilir. Bu anlayış, İslami etiğin ilk ilkesi tevhidi oluşturur. Doğa sadece insanların kullanımı için yaratılmamıştır ve asıl Tanrı’nın gücünü yansıtmak için vardır.  Her varlık hak sahibidir ve insanoğlunun buna uygun davranması gerekir.  Doğanın sahibi değil hizmetinde olmak İslami çevre etiğinin ikinci ilkesidir. Gelecek nesillerin haklarını korumak ve onlara doğal çevreyi temiz bırakmak da üçüncü temel ilke olarak kabul edilir.

Validebağ Korusu Üsküdar İlçesi Altunizade Mahallesi’nde insan eliyle ağaçlandırılmış Anadolu yakasının ikinci en büyük yeşil alanıdır.  Koru giderek betonlaşan İstanbul’da nadir kalan yeşil vahalardan biridir.  Validebağ Korusu’na meyve ağaçları egemendir. Meyve ağaçlarının çoğunluğu aşılı armuttur.  Küçük gruplar halinde ak ve mor dutlar ile ayvalara rastlanır.  Ayrıca koruda atlas sediri, Himalaya sediri, kızılçam, fıstık çamı, sahil çamı ve defneler büyük gruplar hâlinde bulunur. Tarihi binaların çevresinde pavlonya, karaağaç, defne ve saplı meşeler görülür. Koru 1999 yılında 1. Derece doğal SİT alanı ilan edilir. 1995 yılında oluşan Validebağ Gönüllüleri korunun SİT ilan edilmesinde aktif rol oynarlar.  2001 yılında dernek olarak tüzel kimlik kazanan Validebağ Gönüllüleri son yirmi yıldır Validebağ Korusunu sahip olduğu doğal ve tarihi değerleriyle birlikte bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılması için çabalıyor.

Koru 200 yıllık bir tarihe sahip ve içinde farklı dönemlerde yapılmış tarihi binaları barındırıyor.  Bu binaların en tanınanı pek çoğumuzun halen severek izlediği Hababam Sınıfı filmlerine mekan olan Adile Sultan Kasrı.  1853 yılında Sultan Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan için yapılan bu bina günümüzde öğretmenevi olarak kullanılıyor.

Cumhuriyet’in kuruluşu ile Validebağ Korusu kamulaştırılarak mülkiyeti Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne verilir.  Zaman içinde Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Marmara Üniversitesi’ne korudan arazi tahsis edilir.   Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nce koru 8 Ağustos 2014 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne devredilir.  İstanbul Büyükşehir Belediyesi doğal SİT alanı olan ve doğallığını kaybetmeden bugüne kadar gelen koruyu çimento dökerek, yüzyıllık ağaçları keserek seyir terası, gözlem kulesi, dinlenme tesisleri, sosyal tesis ve camii yapmak için harekete geçer.  Çimentonun içinde havası, suyu, görüntüsü kirli İstanbul’da yaşayan, doğaya hasret Validebağlılar için bu plan bir hizmet değil hem doğaya hem kendilerine kesilmiş bir cezadır.  Kanuna da aykırıdır.  İBB’nin ve Üsküdar Belediyesi’nin imar planlarını durdurmak için Validebağ Gönüllüleri harekete geçer. 
Validebağ Korusunun kısa tarihini, Validebağ Gönüllülerinin taleplerini ve direnişin çıkış öyküsünü okuyan okurlarımın, Validebağ Korusu Direnişini İslami çevre etiğinin temel ilkelerine bakarak değerlendirmelerini istiyorum.
NAMAZGAHLAR
Namazgahlar sürdürülebilir çevre anlayışına uygun, ibadetlerin cami, mescit ve ev gibi kapalı alanlarla sınırlandırılmayıp doğanın içinde, açık havada da yapılabileceğini kanıtlayan mekanlardır. Namazgahlar açık havada namaz kılınan yerlerdir.  Hz. Muhammed’in devrinden beri böyle mekanlar edinilmiştir.  Bizdeki örnekleri Selçuklular dönemine kadar uzanır.  Bir zamanlar İstanbul’da 153 namazgah olduğu söylenmektedir.  Namazgâh mekânı olarak genelde büyük ağaçların bulunduğu yerler seçilmiş̧; ağaç yoksa, bu alanlar kısa sürede ağaçlandırılmıştır.  Namazgahlar bulundukları çevrenin imkanlarına ve geleneklerine göre taş, ahşap, kerpiç gibi farklı malzemelerden yapıldıkları gibi sınırları belirlenmemiş düz bir alanda olabilir.  Hepsinin ortak özelliği kıbleyi gösteren mihrap denilen bir taşa sahip olmalarıdır.
Bakara Suresi Allah’ın yeryüzünü bize döşek, gökyüzünü tavan yaptığını söyler. Validebağ Korusu’nda Allah’ın izini taşıdığı için kutsal kabul edilen topraktan döşeği, gökten tavanı olan, kıbleyi gösteren ağaçtan mihrabı ile, korudaki ağaçların serinlettiği bir namazgah doğa sevgisi ile ibadet etmenin huzurunu vermez mi?

27 Ekim 2014 Pazartesi

BİR MÜZENİN VATANDAŞLIK ÜZERİNE ANLATTIKLARI

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Ekim 2014


Bir yandan müzedeki müzikli, danslı, sivil itaatsizlik eylem fotoğrafları ve eylemcilere uygulanan polis şiddetini görüntüleyen fotoğraflar Gezi Parkı direnişini ve yaşanan polis şiddetini hatırlatıyor. Diğer yandan azınlık grupların sayıca çok olduğu ülkemizde ayrıcalıksız eşitlik ve oy kullanma haklarının Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hiçbir ayrım gözetilmeden istinasız tüm azınlıklara tanındığı gerçeğini hatırlamamızı sağlıyor.


Amerika seyahatimde Alabama eyaletinin başkenti Birmingham’da bulunan  ‘Birmingham Civil Rights’ enstitüsünün müzesini gezme imkanı buldum.  Bu müzenin anayoldan yönlendirme levhalarından tutun şehrin içindeki konumuna, girişteki müze memurlarının her ziyaretçiye yaptığı uyarıdan aktardığı tarihi olaylara kadar anlattığı o kadar çok öykü var ki.  Bu öykülerde yer alan gerçekler Amerikan filmleri ile dünyaya pompalanan ‘Amerikan Rüyası’ ile ‘Özgürlükler Ülkesi’ söylemlerinin nüfusun önemli bir bölümü için bir seraptan ibaret olduğunu ortaya koyuyor.

‘Civil Rights’ bir insanın ırkı, cinsiyeti ve dini ne olursa olsun sahip olması gereken haklar olarak tanımlanıyor.  Türkiye’de bu tanımın içine medeni haklar, siyasi haklar ve vatandaşlık hakları giriyor.  Bir otobüste boş olan herhangi bir koltuğa oturma gibi insan haklarının da tanıma dahil edilmesi gerekiyor. Çocuğunuzu evinize en yakın olan ve diğer çocukların gittiği devlet okuluna gönderme hakkınız var mı?  İstediğiniz kafede oturabiliyor, istediğiniz berberde saçınızı kestirebiliyor musunuz?  Seçimlerde oy kullanabiliyor musunuz?  Amerika Birleşik Devletlerinin bazı eyaletlerinde, ki Alabama bu eyaletlerden birisi, yaşayan zenciler 1970lere kadar bu hakları kazanmak için mücadele ettiler. ‘Birmingham Civil Rights’ müzesi bu mücadeleyi kronolojik olarak kilit olaylar üzerinden belgeler, gazete haberleri, fotoğraflar ve videolar ile anlatıyor.

Müzenin girişinde zenci çalışanlar elimdeki fotoğraf makinesini göstererek içerde fotoğraf ve filim çekiminin yasak olduğunu güler yüzle, çok kibar şekilde söylüyorlar.  Neden bu müzede fotoğraf çekmek yasaklanmış hiç anlam veremedim. Müzeyi gezip sergilenenleri görebiliyor, okuyabiliyor ve inceleyebiliyorsunuz ama bunların görüntülerini alıp dışarı çıkmanızı ve başkalarına göstermenizi, yani müzenin anlattığı yaşanmış olayları ve gerçekleri yaygınlaştırmanızı istemiyorlar.  Girerken yapılan uyarıya rağmen içerde ziyaretçilerin fotoğraf çektiklerini, hatta kamera ile müzeyi filme aldıklarına şahit oldum. Fotoğraf ve film çekme yasağını uygulatmak için müzelerde görevliler olur.  Bu müzede hiç görevliye rastlamadım.  Kayıt etmek istediğim o kadar çok fotoğraf ve belge vardı ki, gördüklerimi başkalarıyla paylaşma hakkımı kullanarak ben de kural tanımayanların arasına katıldım.  Fotoğraf ve film çekme yasağının sadece sözle bilgilendirme biçiminde uygulanması, bu yasağı eyaletin koyduğunu ve müze yönetiminin bunu uygulamaya mecbur bırakıldığını düşündürttü bana.

Amerikan vatandaşı olmalarına rağmen devlet ve eyalet politikaları ile yıllarca ayrımcılığa uğrayan zenciler beyaz vatandaşlarla aynı haklara sahip olma taleplerini sivil itaatsizlik ve şiddetsiz eylemler ile gündeme getirmişler.  Rosa Parks sivil itaatsizlik eylemlerinin efsane isimlerinden biri. Alabama’da otobüslerde beyazlar ve zenciler için ayrı oturma bölümleri vardı ve zenciler beyazların bölümüne oturamazdı. 1955 yılında Rosa Parks’ın bindiği otobüste beyazların oturduğu koltuklar dolunca, otobüs şoförü Rosa Parks’a yerini bir beyaz yolcuya vermesini söyledi.  Rosa Parks bunu reddetti, yerini vermedi.  Alabama yasalarını çiğnediği için tutuklandı ve işini kaybetti.

Eşit haklar için mücadele eden sivil itaatsizlerden bir diğer efsane isim Papaz Fred Shuttlesworth.  Alabama ve bazı güney eyaletlerinde okullar beyaz ve zenci okulları olarak ayrılmışlardı. 1954 yılında ABD’nin en üst yasal organı Yüksek Mahkeme (Supreme Court) okullarda beyaz-zenci ayrımı yapılmasının anayasaya aykırı olduğuna karar verdi. 1957 yılında Shuttlesworth bu yasanın uygulanıp uygulanmadığını test etmek için eşiyle birlikte iki çocuğunu kayıt ettirmek için beyaz çocukların okuduğu bir liseye gitti. Beyazların saldırısına uğradılar. Kendisi dövüldü, eşi bıçaklandı.  Polis gelmedi. Birmingham okullarında beyaz-zenci ayrımcılığı 1963 yılına kadar uygulandı. 

Şehirlerarası otobüslerde beyaz-zenci ayırımı yapılmaksızın oturulması Yüksek Mahkemenin 1946 yılında verdiği bir karar ile yasalaşmıştı.  Fakat ulusal düzeyde verilen bu karar güney eyaletlerinde uygulanmıyordu.  Devlet de buna göz yumuyordu. James Farmer Jr. isimli aktivist 1961 yılında Özgürlük Yolcuğu adıyla bir dizi sivil itaatsizlik eylemi başlattı.  Beyaz ve zenci yolcular ülkenin farklı şehirlerinden otobüslerle yola çıkıp güney eyaletlerine gittiler. Otobüs terminallerinde ve otobüslerde beyaz ve zencilerin oturma yerleri ayrıydı.  Bu uygulamayı reddedip birlikte oturdular.  Özgürlük Yolcuları özellikle Alabama’da hem beyaz ayrılıkçıların hem polisin saldırısına uğradı.  Dövüldüler, taciz edildiler ve tutuklandılar.  Fakat bu sivil itaatsizlik eylemleri kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı.

Montgomery kentinde bir kilisede Özgürlük Yolcularını destek vermek için 1200 zenci ve destekçileri toplandı.  Kiliseyi saran  yüzlerce beyaz ayrılıkçı binaya tuğlalar attı, arabaları yaktı. O gün bir Madımak Oteli olayı yaşanmasa da, 1963 yılında dini tören yapılırken 16. Cadde’deki kilise bombalandı. Pek çok insan yaralanırken, 4 kız çocuğu öldü.  Suçluların yakalanmasına rağmen davaları yıllarca sürdü. Bombalama eylemi sonrasında çıkan olaylarda iki zenci genç öldürüldü. Dr. Martin Luther King, Jr. Alabama Valisi George Wallace’e ‘Küçük çocuklarımızın kanı elinizde’ yazan bir telgraf çekerek Valiyi ve eyalet yönetimini sonuçtan sorumlu tuttu. 

Güney eyaletlerinde beyazların ve zencilerin alışveriş yaptığı dükkanlar, yemek yedikleri lokantalar ayrı idi. Bunu protesto etmek için 1960ların başında zenci üniversite öğrencileri beyazlara hizmet eden dükkanlara gidip oturarak oturma eylemleri düzenlediler. Müşteri olarak gidip oturuyor ve servis bekliyorlardı.  Sözsel ve fiziksel şiddete uğradılar, hapse atıldılar.  Buna rağmen 4 ay boyunca 78 şehirde 50,000 zenci öğrenci ve destekçileri tarafından oturma eylemleri yapıldı. Oturma eylemlerinin mimarı olan James Lawson, aktivistleri şiddetsiz karşı koyma konusunda eğiten çalışmaları ile tanınıyor.

Güney eyaletlerdeki nüfusun büyük çoğunluğu zenci olmasına rağmen en temel vatandaşlık hakkı olan seçimlerde oy kullanma hakkından yoksundular.  Oy kullanmak için kayıt olmak isteyen zenciler tehdit ediliyor, işten çıkarılıyor ve hatta öldürülüyorlardı. 1965 yılında oy kullanma hakkı için yapılan eylemler Selma şehrinde yoğunlaştı.  Eylemcilere polisin müdahalesi şiddetlendi, Martin Luther King ile birlikte pek çok aktivist tutuklandı.  Yürüyüş eylemlerinde polis tarafından bir gencin öldürülmesi üzerine çok daha geniş katılımlı yürüyüşler düzenlendi.  Kanlı Pazar denilen bir eylemde polisin göz yaşartıcı gaz kullanması, eylemcileri atlarla ezmesi kamuoyunun büyük tepkisini çekti. Bu gelişmeler ABD hükümetini Oy Kullanma Hakkı Yasasını çıkarmak zorunda bıraktı.  Aktivistlerin yürüttüğü yoğun çabalar sonucu pek çok zenci 1966 yılında ilk kez oy kullanabildi.

Vatandaşlar arasındaki ayrımcılığa karşı mücadele eden, dünyaca tanınmış Dr. Martin Luther King, Jr.’ın sözleri eşit hak taleplerindeki haklılıklarını ortaya koyuyor.

Eğer biz hatalıysak, Yüksek Mahkeme de hatalı,
Eğer biz hatalıysak, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası  da hatalı,
Eğer biz hatalıysak, Yüce Tanrı da hatalı.

Şiddetsiz sivil itaatsizlik eylemlerini destekleyen Martin Luther King, Jr. şiddetten kendini koruyamadı ve 1968 yılında öldürüldü.

Müzenin anlattığı eşit vatandaşlık hakları için verilen bu uzun ve acı mücadele ABD’nin ‘Özgürlükler Ülkesi’ imajını sarsıyor, iç politikalardaki çelişkileri görünür kılıyor. Belki de bunun için enstitü ve müze Birmingham içinde şehrin dışında bırakılıp, yalnızlaştırılmış.