29 Ağustos 2013 Perşembe

İSLAM’DA DOĞAL ÇEVRENİN YERİ: TEORİ VE PRATİK


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Ağustos 2013
“Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk (fesat) ortaya çıktı, nizam bozuldu.  Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır” (Bakara; 115).

“Allah tam anlamıyla “çevre”mizdir.” Seyyid Hüseyin Nasır

Geçtiğimiz günlerde olduğu gibi hamile kadınların sokağa çıkıp çıkmaması gerektiği, ne giyip ne giyemeyeceği, kadınların başörtüsü gibi sığ konuları iştahla tartışan günümüz din adamları, neden insan ile çevre ilişkisi gibi daha derin ve yaşadığımız dünyanın durumu ve geleceğimiz açısından kritik öneme sahip konulara ilgi göstermezler?  İslami doğal çevre anlayışı ağaç sevgisi ve hayvan haklarına saygıdan mı ibarettir yoksa İslam daha derin bir çevre etiğine sahip midir?  Yaşadıkları doğal çevreyi koruma adına yerel halkın yürüttüğü kimi medyada hiç yer bulamamış kimi ise DoğuKaradeniz bölgesinde HES’lere karşı Gerze’de termik santrala, Kaz Dağlarında maden şirketlerine karşı verilen mücadeleler gibi sesini duyurabilmiş mücadelelere din adamları ve İlahiyat fakültelerinin hocaları neden ilgi göstermez ve halkın yanında yer almaz?  Dereler sanayi tesisleri, maden işletmeleri ve evlerden boşalan atık sular ile kirlenirken, neden hiçbir din adamı suyun kutsal olup kirletilmemesi gerektiğini söylemez?  Bitki ve hayvan çeşitliliğinin yüksek olduğu alanların korunması ve milli parkların genişletilmesi çalışmalarına neden hiçbir din adamı destek vermez?  Baş döndürücü hızla artan tüketim alışkanlığı ve sonrasında ortaya çıkan çöp ve kirlilikle ilgili neden hiçbir din adamı yorum yapmaz?
Elime geçen “İslam ve Ekoloji: Bahşedilmiş Bir Emanet” kitabı kafamı meşgul eden bu sorulara cevap bulmam için önüme bir yol açtı.  “Çevre, ekoloji, çevre sorunları, İslam” anahtar sözcükleri ile Türkçe ve İngilizce Google’da yaptığım araştırma ile çeşitli bilimsel kaynaklara ulaştım.  Malesef Türkiye’de doğal çevre konusunda çalışan sadece bir bilim insanının ismi öne çıktı, İbrahim Özdemir.  Seyyid Hüseyin Nasır, Fazlun M. Khalid, Nawal Ammar ve Arthur Saniotis’in makalelerini inceledim. Çok derin ve farklı boyutları olan konuyu bu kaynaklara dayanarak özetle açıklamaya çalışacağım.
Çevre Sorunlarında Tek Tanrılı Dinlerin Rolü Var Mıdır?
1968 yılında Lynn White “Çevre Krizinin Tarihi Kökenleri” başlıklı makalesiyle Hristiyan ve Musevi dini geleneğin insan-merkezli olduğunu ve “doğaya hükmetme” hakkını kendine bahşedilmiş bir hak olarak görerek bilim ve teknolojinin bu amaçla kullanılmasına neden olduğunu savundu.  White’e göre çevre sorunlarını konuşurken dinin rolünü tartışmadan ve varolan anlayışa karşı, dini temelli yeni bir bakış açısı geliştirmeden bu sorunların üstesinden gelinemez.  White’in makalesine paralel olarak, Seyyid Hüseyin Nasır da 1968’de yayınlanan “İnsan ve Doğa” kitabında çevre krizinin İslamiyetteki manevi köklerine işaret etti.  Nasır’ın tezine göre, İslami öğretiler doğal çevreye ve doğa-insan ilişkisinin uyumuna dair bilgiler içermesine rağmen İslam toplumları üzerinde nüfuza sahip din alimleri ne bunları savunuyor ne de hükümet ve şirketlerin çevre sağlığına zarar veren girişimlerini eleştiriyor.
İslami Doğal Çevre Görüş ve Etiği
Kuran ayetlerini inceleyen din alimleri İslam’ın evrene bütüncül bir bakış açısıyla baktığı, ekosistemleri, doğal döngüleri ve ekolojik dengenin varlığını örneklerle verdiğini söyler.  İbrahim Özdemir “Yeryüzünü bir döşek, göğü de bir kubbe yapan; gökten yağmur indirip, onunla (bize) rızık olarak çeşitli mahsuller çıkaran Rabbimizdir” (Bakara; 22) örnek olarak gösterir.
İslami düşünceye göre evrenin kendisi Allah’ın ilk vahyidir ve doğada her varlıkta Allah’ın belirtilerini görmek mümkündür. Bu nedenle evren kutsaldır.  Birlik, denge ve uyum ilkeleri ile yönetilir. Bu anlayış, İslami etiğin ilk ilkesi tevhidi oluşturur. Doğa sadece insanların kullanımı için yaratılmamıştır ve asıl Tanrı’nın gücünü yansıtmak için vardır.  Her varlık hak sahibidir ve insanoğlunun buna uygun davranması gerekir.  Doğanın sahibi değil hizmetinde olmak İslami çevre etiğinin ikinci ilkesidir. Gelecek nesillerin haklarını korumak ve onlara doğal çevreyi temiz bırakmak da üçüncü temel ilke olarak kabul edilir.
İslami Doğal Çevre Görüşü Önündeki Engeller
Bu din alimleri çevre krizinin Batı uygarlığının ürünü olan modern teknoloji ve modern bilimle doğrudan ilgili olduğunu savunuyorlar.  İslami ülkelerin yöneticileri bilim ve teknolojiyi taklit etmeye çalışarak kürsel ekonomik düzenin bir parçası olmaktan öteye geçemiyorlar. Hükümetler kendi kültürlerine uygun özgün modeller yaratmak yerine Batının modellerini körü körüne uyguluyorlar.  Kendilerine karşı gelenleri ellerindeki iktidarı kullanarak bastırıyorlar.
Camilerdeki vaazlar Peygamber’in hayvan sevgisinin ve ağaç dikmeye verdiği önemin ötesine geçmiyor.  Örneğin; biyoçeşitliliğinin ve doğal alanların korunmasının öneminden, aşırı tüketimin yarattığı kirlilikten veya küresel ısınmaya bağlı tehlikelerden bahsetmiyorlar.  Çünkü, İslami ülkelerdeki geleneksel din bilginleri çevreyle ilgili İslami öğretileri yeniden formüle edip, toplumun geniş kesimine aktarılması konusunda ya duyarsızlar veya hazırlıksızlar ya da isteksizler.   İslam teolojisi de “Doğa teolojisi”ne pek fazla eğilmemiş durumda.
Giderek derinleşen ve yayılan çevre krizine karşı ülkemizdeki İslam alimleri somut adımlar atıp, bilimcilik, indirgemecilik ve materyalizm esaslı modern bilim ve teknolojiyi savunmak yerine, “Doğa teolojisi” üzerine yoğunlaşarak, doğal çevre ile insanın uyumlu beraberliğini  formüle eden ve halkın kavrayıp benimseyeceği duru bir dille ifade eden çalışmalar yapabilirler.

30 Temmuz 2013 Salı

TÜM CANLILAR KARDEŞTİR

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Temmuz 2013
“Sadece tek tanrılı dinlerin değil hemen hemen tüm dinlerin ve kabilelerin evreni, yaşamı ve insanlığın başlangıcını anlatan öyküleri var.  Fakat kanıtlara dayalı gerçekler bizi sonuca götürebilir, bu mitoslar ve inançlar değil. “ 
Richard Dawkins

Evrimsel biolog ve yazar Richard Dawkins “Cennetten Akan Nehir” isimli popüler bilim türünde yazdığı kitabında, bilimsel çevreler ile tek tanrılı dinlerin temsilcileri arasında çok tartışılan, kavranması güç “Evrim Teorisi”ni sade, akıcı, mantıklı diliyle, basit sorular ve renkli örneklerle anlatır.  Bu yazımda kitabın temelini oluşturan kavramları, metaforları ve bunları kullanarak kanıtlara dayalı bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu gerçekleri okuyucularıma sunmaya çalışacağım.


DNA Nehri

Her insan atalarına bakıp hiçbirinin bebeklikte ölmediğini söyleyebilir.  Hepsi ergenlik çağına ulaşmış, bir eş bulmuş ve başarılı bir şekilde çiftleşmişlerdir.  İnsanlar gibi tüm organizmalar genlerini atalarından miras alır.  Ata olabilmek için hayatta kalmak ve üreyerek genlerini bir sonraki nesile aktarmak gerekir.  Genlerin bir sonraki nesile aktarımı bazen de aynı geni taşıyan akrabalar sayesinde olur.  Örneğin; sizde ve kardeşinizde bulunan aynı gen, sizin çocuğunuz olmasa bile kardeşinizden çocuğuna, yeğeninize aktarılmış olabilir.  Bir türe ait nesilden nesile aktarılan genleri bir nehre benzetebiliriz: DNA nehri.  İnsan türüne ait genlerin aktığı nehirde bugüne kadar bir insan vücudunda hayatta kalabilmiş, yani bir vücut oluşturup, yaşayabilmiş ve üreyebilmiş genler bulunur.  Buna ek olarak bu genler aynı nehirdeki diğer genler ile uyumlu olmalıdırlar.  Diğer türlere ait genler başka nehirlerde akar.
Bu nehirler genetik bilgi taşır.  Bu bilgi sayısaldır.  Çünkü bilginin anlamı değişmeden ve bozulmadan defalarca kodlanabilir, çözümlenebilir ve yeniden kodlanabilir.  Analog olabilir miydi sorusunun cevabını fotokopinin fotokopisini yaptığınızda bulursunuz.  Analog genetik bilgi bozulmadan sadece sınırlı sayıda nesilden nesile kopyalanabilir.  Sonuç olarak genetik sistem tümüyle sayısaldır ve bir türe ait yaşayan genleri, nesilden nesile akan DNA nehrine benzetebiliriz.
Afrikalı Havva veya Mitokondriyal Havva
Her birimizin bir annesi, bir babası, iki dedesi, iki ninesi, dört büyükdedesi ve dört büyükninesi var.  Geriye doğru gittiğimiz her jenerasyonda atalarımızın sayısı ikiye katlanır.  Fakat bu hesap mantıksal olarak mümkün değil.  Şöyle düşünelim, her yüzyılda dört jenerasyonun yaşadığını varsayalım ve bundan ikibin yıl öncesini düşünelim.  Bu hesaba göre ikibin yıl önce sizin milyonlarca milyon tane atanızın olması gerekir.  Fakat o zaman insan nüfusunun bugüne göre çok az olduğunu biliyoruz.  Hesaplamayı doğru yaptık fakat atalarımızın her jenerasyonda ikiye katlandığı varsayımı hatalıydı.  Çünkü kuzen evliliklerini unuttuk.  Teyze, amca, dayı, hala çocuklarının evliliğinden doğan herhangi bir çocuğun sekiz değil altı tane büyük dede ve ninesi oluyor.  Kuzen evliliklerinin sadece birinci kuşakta değil, ikinci, üçüncü kuşakta olabileceğini düşünürsek, ikibin yıl önce ilk hesaplamamızda bulduğumuzdan çok daha az sayıda atamızın olacağını buluruz.  Bu sonuç sizin ve benim tahminimizden daha yakın kuzen olmamızı gerektiriyor ve kullandığımız aile ağaç modeli çöküyor.
Şimdi zaman makinesi ile bundan binlerce yıl önce insanların yaşadığı Göbeklitepe’ye gittiğimizi düşünelim.  Bugün çoktan ölmüş olan bu insanları iki kategoriye ayırabiliriz, bizim atamız olanlar ve olmayanlar.  Yine bu zaman makinesi ile onbinlerce yıl öncesine gidip makineden çıktığımızda karşımıza çıkan herhangi biri ya bugün yaşayan insanların atasıdır veya değildir ve o kişi bugün yaşayan pekçok insanın ortak atasıdır.
DNA dört harf ile yazılan çok uzun bir metin gibidir.  Bu dört harf şaşmaz bir sadakatla sadece ve sadece anne ve babamızdan kopyalanmıştır. Bir çocuğun kromozomları anne ve babasıyla başlayan zincirin devamındaki atalarının kromozomlarının çırpılıp karıştırılması ile oluşur.  Geçmişten gelen harfler ve belki atalardan gelen bazı sözcükler bulunsa bile metni oluşturan cümleler ve  paragraflar tümüyle yeniden yazılır.  Bu metinde sitokrom c isimli proteinini 339 harften oluşan bir paragraf tanımlar.  Atların sitokrom c proteinini tanımlayan paragrafı ile insanınki 12 harf farklıdır. Maymunlar ile insanların paragrafı arasında tek harf fark vardır.  İnsanlar ile bira mayası (yeast) sitokrom c paragrafları arasındaki fark 45 harf değişikliğidir.  Sitokrom c paragrafındaki bir harf değişikliği yirmibeş milyon yılda bir olur.
Mitokondri her canlının herbir hücresinde bulunan, yiyeceklerden aldığımız enerjiyi vücudun kullanacağı enerjiye çeviren bir yapıdır. Mitokondri DNA’sı çiftlerin birleşmesi ile diğer DNA’lar ile karışmaz, pekçok bakteri gibi bölünerek çoğalır ve bir mitokondri bölününce birbirinin aynı iki dişi mitokondri oluşur. Mitokondrimizi sadece annemizden alırız.  İster kadın ister erkek olun mitokondriniz büyük büyük büyük nineniz ile birebir aynıdır.  Bu bağlamda mitokondri geçmişe ait bozulmamış bir kayıttır. Eğer anneniz safkan Türk veya safkan Çinli veya safkan Pigme ise, sizin mitokondriniz ve benimki arasında pekçok fark vardır. Mitokondri sadece mutasyona uğrayabilir ki bu da sizin mitokondriniz ile benimki arasındaki farkları açıklar.  Babanızın kim olduğu bu bağlamda önemli değildir.  Berkeley Kaliforniya’dan Allan Wilson ve bir grup araştırmacı, Dünyada Avustralyalı Aborjinlerden tutun, Afrika’nın farklı yerinde yaşayan 135 kadının mitokondrilerini karşılaştırdılar ve hepimizin anne tarafından atasının Afrikalı Havva olduğu sonucuna ulaştılar.  Afrikalı Havva’nın Afrika’nın neresinde yaşadığını bulamasalar da mitokondri analizi yaparak yaşadığı zaman aralığını hesapladılar.  Hepimizin anne tarafından atası olan Mitokondriyal Havva da denilen Afrikalı Havva bundan yüzelli ila ikiyüz elli bin yıl önce doğdu ve bir Homo sapiensti.  Afrikalı Havva teorisi o devirde Asya’da yaşayanlar olmadığını iddia etmez sadece o Asya’lı ataların bugün yaşayan torunları olmadığını söyler. 
Sonuç bugün yeryüzünde yaşayan insanların anne tarafından atasının Afrikalı Havva olduğu, yani hepimizin akraba olduğudur.  Bu akrabalık bağı inanç ve kültür gibi kavramlar üzerinden değil gen gibi temel biyolojik yapım taşlarımız üzerinden kurulur.  Dünya üzerinde yaşayan insanların kardeşliği romantik bir inanış değil bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir.  Farklı renk, din ve inanç, dil, kültüre sahip olsak da ve çok ayrı coğrafyalarda yaşasak da aynı evi, Dünyamızı, paylaşan akrabalarız.

28 Haziran 2013 Cuma

TAKSİM GEZİ: Park Savunmasından Toplumsal Harekete

Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Haziran 2013.

Gezi Parkı’nın kamusal ortak alan olarak kalması için başlayan park savunması, üç hafta içinde şahit olduğumuz gelişmelerle, bizi kanıksadığımız kalıplar içinde sürdürdüğümüz yaşamlarımızdan koparıp uzaklaştırdı, bireysel ve toplumsal boyutta önemli taşları yerinden oynatarak, insan, vatandaş ve seçmen kimliklerimizi sorgulamamızı sağlayarak toplumsal bir harekete dönüştü.  Değişiyor, tazeleniyor, canlanıyor ve soruyoruz: Nasıl yaşamak istiyorum?  Nasıl bir ülkede yaşamak istiyorum?  Yaşadığım ülke nasıl yönetilsin istiyorum?  Ülke yönetiminde nasıl bir rol almak istiyorum?  

DEĞİŞİM, ÇATIŞMA KORKUTUR

Değişim alışılagelmişten vazgeçmek, yerine denenmemişi koymak demektir.  Arabanın rahatından vazgeçip satarak, toplu taşımaya, bisiklet kullanmaya ve daha çok yürümeye başlamak gibi.  Meslek değiştirmek gibi.  Sizin için önemli ve değerli bir doğa parçasını korumak için aktif olmaya karar verip tanımadığınız insanlarla birlikte çalışmaya başlamak gibi.  Değişim için niyet şarttır.  Niyet olsa bile, değişim bilinmeyenleri beraberinde getirdiği için güven hissini zayıflatır ve dolayısıyla korkuyu artırır.  Bu hislerle başedip, yenebilmek ve değişimi başlatabilmek ancak değişime hazırsanız ve buna gücünüz varsa mümkündür.  Bu nedenle, değişim zorlu bir süreçtir.
Toplumsal ortaklık ve çatışma değişimi başlatan araçlardan ikisidir.  Toplumsal ortaklıkla gelen değişim göreceli olarak sakin ve yavaş iken, çatışma değişim dinamiklerini ve yayılmasını hızlandırır. Çatışmadan sakınılır, korkulur.  Oysa çatışma normaldir ve iyi yönetildiğinde yapıcıdır.  Uzun yıllar çatışma yönetimi üzerinde çalışmış olan Arnold Mindell “Ateş Üzerinde Oturmak: Çatışma ve çeşitliliği kullanan geniş grup dönüşümü” adlı kitabında ilginç bir yorum yapmış, “İyi toplumlar savaşır” diyor.  Savaşı çatışma, çatışmayı da farklı duygu, düşünce, inanç ve değerlerin sindirilmeyip kendini ifade etmesi olarak tanımlıyorum.  Demokratik dünyanın barış ve uyuma bağımlı hale geldiğini, çatışma, sorun ve acıyı saklamaya çalıştığını, bu nedenle farklı alanlarda kamunun tacize uğradığını söylüyor.  Verdiği örneklerde biri, gazetelerin ana akımdan farklı azınlık gruplara ait bilgileri haber yapmaması veya bunları suçlu, güvenilmez kişiler olarak tanıtması.  Kamusal tacizin tarihsel bir geçmişi olduğunda halkın çoğunluğu konuşmaktan korkuyor.  Gücü elinde tutan ana akımdan farklı iseler, görünür olmaya, seslerini çıkarmaya korkuyorlar.  Çünkü ortaya çıktıklarında savunmasız kalacaklarını düşünüyorlar ve olabilecekleri tahmin edip sessizleşiyorlar.  Bu durumdan en çok devlet ve ana akım güçler besleniyor.  Çünkü devlet değişimi başlatma enerjisine sahip çatışmayı ve farklılığı sevmiyor.  Bunlar devletin toplumları kontrol altında tutmasını güçleştiriyor.   Kamu tacizi gücü elinde tutmak isteyen devlet tarafından desteklenebiliyor ve hatta devlet politikaları ile bizzat yapılıyor.  Sesini yükselten diğerlerini suça teşvik ettiği gerekçesiyle suçlu ilan edilebiliyor.  Tek bir örnek anlattıklarımı pekiştirmeye yetecektir.  Darbe sözcüğünün tanımına bakalım.  Elimde 1969 basımı Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü var ve darbeyi şöyle tanımlıyor: Hükümeti yasa dışı yollardan ele geçirme.  Türk Dil Kurumu sitesine bugün baktığımda, darbenin tanımı şu şekilde verilmiş: Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi.  Dil bilim açısından ne oldu da “darbe” tanımı bugün demokratik yollardan hükümeti istifa ettirmeyi kapsar oldu?  Bu resmi tanıma göre sokakta “hükümet istifa” diye bağıran, balkonlarda tencere-tava çalan herkes “darbeci” oluyor ve üstelik örnek olarak başkalarını suça teşvik ederek suç işliyorlar.
Gezi Parkı’nda kamu tacizine karşı gelişen çatışma ve beraberinde getirdiği, insani, yaşamsal değerler üzerinde yükselen, mizah ve eğlence ile renklenen, dayanışmayla güçlenen toplumsal ortaklık güçlü bir değişim enerjisini açığa çıkardı.   Bakalım bu toplumsal ortaklığın başlattığı değişim nereye evrilecek?

GEZİ SAVUNMASI TOPLUMU NELERLE TANIŞTIRDI VE NELERE İLHAM OLDU?
Gezi kütüphanesi, Park Bostan veya Gezi Bostan, sivil itaatsizlik eylemleri, mizahla beslenen şiddetsiz iletişim, duranadamlar, durankadınlar, Gezi şarkıları, tencere tava orkestraları, ortak akıl toplantıları, park forumları...
Gezi savunması ile yaşananlar gösterdi ki, demokrasi ile, yani bizi belirli bir dönem süresince mecliste temsil edecek ve bu dönem süresinde bizim adımıza karar verecek kişileri seçme hakkı ile sınırlı kalan yönetim şekli yetersizdir ve başarısız olabilir.  Derin demokrasi (deep democracy) diye adlandırılan yüzyüze konuşma esasına dayalı, her kişinin ve kesimin çekinmeden sesini duyurabileceği, herkes tarafından susturulmadan dinleneceği, önceliği karar vermek olmayan, konuları konuşup tartışarak açıklık kazandırmayı, farkındalığı zenginleştirmeyi önemsiyen yönetim anlayışı bir yol olabilir.  Park forumları sanki derin demokrasinin ilk tohumlarını atıyor. 
Evrende değişim değişmez bir kural.  Ve belki Gezi savunmasıyla başlayan çatışmanın harekete geçirdiği değişim dinamikleri, alışılagelmiş paradigmaları yıkıp, ilkesi doğrudan katılım olan, yeni, enerjik ve bambaşka bir yönetim biçimine evrilecek. 

28 Mayıs 2013 Salı

Hidroelektrik Temiz Enerji Değildir.


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 28 Mayıs 2013

Doğa Derneği’nin Damocracy* İnsiyatifi ile organize ettiği Dünya Nehirler Konferansı Güney Amerika’da Amaxon Xingu nehri, Arjantin’de Mapuçi nehirleri,  Ortadoğu’da Dicle, Afrika’da Turkana Gölü kıyısında yaşayan ve büyük barajlara karşı mücadele edenleri bir araya getirdi.


“Devletler çözüm üretmiyor.  Ulus devletlerin söylediği büyüme, kalkınma ölüm demek.  Biz yaşamı savunmalıyız.  Devletler büyük değişikliklere izin vermeyeceklerdir.  Onların koyduğu sınırların dışına çıkmalıyız.” Moira Millan (Mapuçi Halkı Lideri)

Xingu (Şingu) 

Yiyeceklerinizi nereden alıyorsunuz?  Bakkaldan, marketten, pazardan?
Onlar nehirden alıyorlar.
Nerede yaşıyorsunuz?  Apartman dairesinde, şehirde?
Onlar nehirin kıyısında yaşıyorlar.
Nehirde yıkanarak temizlenip arınıyorlar.
Nehrin sesini dinleyerek uyuyorlar.
Doğadaki kutsal ruhlara saygı duyuyor, ölülerini nehir kıyılarında sonsuz yolculuğa uğurluyorlar.

“Brezilya hükümeti bizim yaşam tarzlarımıza son vermek istiyor.  Bunu demokratik hükümet adı altında yapıyor.  Yaşam tarzlarımızı ve doğayı korumak için mücadele ediyoruz ve edeceğiz.” Megaron Txucarramae (Amazon Kayapo Kabilesi Şefi)

Onların nehirler ile ve genel olarak doğa ile kurdukları ilişki farklı.  Doğa üzerinden, nehirler üzerinden varlık elde etmek istemiyorlar.  Bu yüzden hükümetin verdiği parayı reddediyorlar.  Nehirleri onlar için dünyada satın alabilecekleri herşeyden daha güzel.  Doğaya, nehirlerine teşekkür ediyor ve onları kendilerini korudukları gibi koruyorlar. 

Amazon Kayapo yerlisi Mayalu, herşeyin ruhu olduğunu ve doğanın bir sahibi olduğunu söylüyor.  “Doğadaki kutsal ruhları rahatsız ederseniz, tepki verirler ve bunların karşısında insan acizdir” diyor. Mayalu’nun büyük amcası ormanda bir ruh ile konuştuğunu, ruhun kendisine beyaz insan ormanı yok ettiğinde çok yağmur yağacağını, rüzgarların çok sert eseceğini ve herkesin çok mutsuz olacağını haber verdiğini anlatmış.

Kayapo yerlilerinin kutsal nehri Xingu (Şingu) üzerine dünyanın en büyük üçüncü barajı olan Belo Monte inşa ediliyor.  Belo Monte’yle birlikte Brezilya hükümeti Amazon’un büyük kolları üzerine yirmi yıl içinde 60-70 baraj kurmayı planlıyor.  Tek başına Belo Monte barajı 20 bin ile 40 bin arasında insanı yerinden yurdundan edecek.  Megaron bu barajın Brezilya’ya mı  yoksa başka ülkelere mi elektrik sağlayacağını ve hangi mütahitlere para kazandıracğını bilmediklerini söylüyor.  Barajların kim için yapıldığını ve nasıl fayda sağlayacağını sorguluyor.  Acı çektiklerini, mücadele sırasında ölen ve yaralananların olduğu fakat torunlarının acı çekmesini istemedikleri için kararlılıkla mücadeleye devam edeceklerinin altını çiziyor.

Mapuçi Toprakları

Mapuçi halkı 12 bin yıllık bir geçmişe sahip ve hep aynı topraklarda yaşamışlar.  Ulus devletler Şili ve Arjantin’in çizdiği sınırlar nedeniyle bölünmüşler.  Sonra topraklarından akan nehirlerin üzerine barajlar yapılmaya başlanmış ve bu sefer topraklarını terk etmek zorunda kalmışlar.  Göç edenler şehirlerde yaşıyorlar.  Toprakla ve doğayla bağları azalınca kültürlerini unutmaya başlamışlar.  Moira’nın anneannesi hala o bölgede yaşıyor.  Kültürlerinin bir parçası olan doğa ile konuşan kutsal şarkıları, türküleri Moira’ya öğretmiş.  Mapuçi geleneğine göre bu kutsal şarkıları yalnız kadınlar söyleyebiliyor. 

“Ortada bir pasta var.  İster kapitalizm olsun, ister komünizm bu pastayı bir bıçak ile keserek dağıtıyor ve eşitsizlik yaratıyorlar.  Biz Mapuçiler bu pastadan pay istemiyoruz.  Çünkü içindeki malzemeleri istemiyoruz.  Biz başka bir pasta yapmak istiyoruz.  Tüm sistemi yeniden gözden geçirmezsek mücadele imkansız olur.” Moira Millan (Mapuçi Halkı Lideri)

Nehirlerin kimisi hızlı, kimisi yavaş akar, bir kısmı taşlara çarpa çarpa ilerlerken kimisi toprak ve kumun üstünde sessizce kayar. Bu nedenle her nehrin bir şarkısı olduğuna inanıyorlar.  Moira dört çocuğu ile nehir kıyısında yaşıyor.  Çocuklarına nehirin şarkısını dinlemeyi ve bu şarkıyı söylemeyi öğretiyor.  Evleri yedi barajın tehditi altında ve suların altında kalacak.  Moria’ya göre üzerine baraj yapılması demek nehirleri susturmak demek.  “Nehirlerin sesi susturulduğunda halkların da sesi susturulur” diyor ve ekliyor “Barajlar çok tüketen yeni bir yaşam tarzını diretiyor. Tüm sistemi yeniden gözden geçirmeden mücadele imkansız.  Barajlara direnen Mapuçi’leri devlet terörist ilan ediyor. Çünkü, Arjantin’de yasalar yasal izin ile çalışan şirketlerin kalkınma uygulamalarına karşı çıkanları terörist kabul ediyor. Bu büyük haksızlık gösteriyor ki devletler bir çözüm üretmiyor ve büyük değişikliklere izin vermiyorlar. Tek umut halkların bir araya gelmesi”.

Dicle, Yusufeli, Çoruh, Munzur ve Diğerleri

Kayapo yerlilerinin barajlara karşı verdiği cesur mücadeleyi Hasankeyf’liler bu kadar açık yürütmüyor veya yüretemiyor.  Doğa Derneği’den Dicle Tuba Kılıç, yaptıkları anketteki “Ilısu barajına karşı mısınız­?”  sorusuna yüzde 70 Evet dendiğini fakat Hasankeyf halkının şartlardan dolayı sesli olarak düşüncelerini ortaya koymaya çekindiğini anlattı.  Peki Türkiye’de diğer büyük baraj projelerine karşı etkin ve dinamik bir hareket var diyebilir miyiz?  Ülkemizde HES’lere karşı mücadele yürüten yerel halklar, neden Yusufeli, Çoruh gibi büyük baraj projelerine karşı sessiz kalıyor? Megaron, Mayalu, Moira’nın mücadelesinin, Solaklı Vadisi’nden Murat, Fırtına Vadisi’nden Vatandaş Mustafa, Şenöz’lü Gürgen Nine’nin mücadelesinden farkı yok.  Büyük barajlara ve HES’lere karşı farklı coğrafyalarda yürütülen mücadelede halklar biraraya gelerek ortak davranıp, birbirlerini destekleyebilirler.

Nehirler Özgürce Akmasa Yaşam Olmazdı

Güven Eken, “su boşuna akar” sözünün ne kadar yanlış olduğunu söyledi ve su aktığı için yaşadığımızı hatırlattı.  Yaşamın olması için suyun varlığı yeterli değil.  Yaşamsal öneme sahip su döngüsü olmasa ve bu döngünün önemli bir parçası olan nehirler özgürce akmasa dünyada yaşam olmazdı. Nehirlerin akmasını engelleyerek yaşamsal öneme sahip pekçok döngüyü bozan, binlerce insanı yurdundan eden, hayvanların, bitkilerin yaşam alanlarını yok eden, pekçok canlıya mezar olan, baraj göllerinden yayılan metan gazı ile küresel ısınmayı artıran barajlar “temiz enerji” sağlıyor diyebilir miyiz?

* Damocracy İnsiyatifi, barajlar temiz enerji üretir mitini yıkmak için mücadele edenleri bir araya getiriyor.  Bu mücadelenin belgesel filmi için adres: http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=vnMD4e6nLms

30 Nisan 2013 Salı

YENİ KAVRAMLAR, FARKLI YORUMLAR


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Nisan 2013
Amerikan Coğrafyacılar Birliği’nin 109 yıldır düzenlediği ve altı binden çok sunum, poster sunumu, çalıştayın yapıldığı yıllık toplantıda coğrafya, sürdürülebilirlik ve Coğrafi Bilgi Sistemleri konusundaki teorik ve uygulama çalışmaları yer aldı.  İlham veren konuşmalar dinledim, ilginç kavramlarla tanıştım ve farklı yorumlarla karşılaştım.

YURTTAŞ BİLİMİ (CITIZEN SCIENCE)

Bilimi bilim insanları yapar diye kabul edilir. Yirmibirinci yüzyılla birlikte “Bilimi kim yapar? Bilim nasıl yapılır?” sorularının cevabı da değişmeye başladı.  Artık bilimi bilim insanı olmayan halk da yapıyor.  Buna da “Yurttaş Bilimi” deniyor. Yurttaş Bilimciyi, Silvertown, “Bir bilimsel araştırmanın parçası olarak veri toplayan ve / veya işleyen gönüllü” olarak tanımlıyor. 
Yurttaş bilimciler genellikle, iklim değişikliği, su kalitesi takibi, koruma biyolojisi, istilacı türler, nüfus ekolojisi ve takibi gibi  geniş coğrafi alanlarda, uzun süreli, yüksel hacimli bilgi toplamayı gerektiren ekoloji ve çevre bilimi projelerinde çalışıyorlar.  Halkın katkı vermeye başladığı ilk bilimsel alan, ornitoloji.  Ornitoloji alanındaki en eski yurttaş bilim örneği, Kuzey Amerika’da 1900 yılında bu yana yapılan Kırismıs Kuş Sayımı.  Türkiye’de ornitoloji alanındaki yurttaşların bilimi çalışmaları nispeten yeni.  Gönüllü yurttaş desteği ile Kış Ortası Su Kuşu Sayımları 2002 yılından bu yana yapılıyor. Türkiye’nin Anonim Kuşları grubu, TRAKUS, yurttaş bilimi çalışmalarının en güzel örneklerinden birini sunar. 
Yirmibirinci yüzyılda bilgi paylaşımının hızlanıp, kolaylaşması; ortak yazılımların yaygınlaşması; halkın iş gücü hacminin büyüklüğü, bilgi ve becerilerinin toplam kalitesi ve gönüllü çalışması; bilimsel projelere finansal destek sağlayan kurumların halk katılımını giderek önemsiyor olması “Yurttaş Bilimi” projelerinin yaygınlaşmasına neden olacaktır.

DAYANIŞMACI BİLİM (SOLIDARITY SCIENCE)

Bu kavram ilk, sosyal hareketlerin aktörleri ile bu hareketleri araştıran bilim insanları arasındaki ilişkileri irdelerken ortaya çıkar.  McCustor, dayanışmacı bilimi tanımlarken, Gramsci’nin  “organik entellektüel” kavramından yararlanır.  Gramsci entellektüellerin toplumdaki rolleri ve birlikte yaşadıkları toplumla ilişkileri üzerinde uzun süre kafa yorar.  O’na göre, toplumdaki entellektüelleri entellektüel olmayanlardan ayıran özellik toplumda üstlendikleri roller ve işlevlerdir. Her sosyal grup kendi organik entellektüellerine ihtiyaç duyar ve onları yaratır. Modern dünyada,  teknik eğitim modern entellektüelleri yaratan yeni bir ortam sağlar.  Modern entellektüeller, günlük hayatta, sahip oldukları bilgiyi kullanıp yaratarak ve organize ederek yani, ortaya koydukları elle tutulur, gözle görülür çalışmalar ile toplumu etkileyip ikna eden, uzman kişilerdir.  Ait oldukları sosyal sınıfın içinden çıktıkları için “organik”tirler.  Gramsci’nin “organik entellektüel” tanımı dayanışmacı bilim yapan bilim insanları için kullanılabilir.  Nitekim, Rocheleau’nın çizdiği “dayanışmacı bilim insanı” portresi, bilgi ile pratiği bir araya getiren, kültürel, politik ve ekolojik yaklaşımları harmanlayıp birleştiren, sosyal hareketler ve bu hareketlerde aktif rol oynayan aktörler için ve onlarla birlikte bilim yapan kişileri resmeder ki bu Gramsci’nin “organik entellektüel”i ile kardeştir.  Rocheleau’nun sunduğu portre, Gramsci’den farklı olarak, ait olduğu topluma değil, bilimsel olarak araştırırken organik bağ kurduğu topluma hizmet eder.  Bu açıdan da aktivist karaktere sahiptir.  Bu bağlamda kısa bir süre önce kaybettiğimiz Avukat Noyan Özkan örnek bir dayanışmacı bilim insanı olarak değerlendirilebilir.

YOKSULLUK KAPİTALİZMİ (POVERTY CAPITALISM)

Konferanstaki açılış konuşmasında Ananya Roy’un bahsettiği konulardan birisi yoksulluk kapitalizmi idi.  Kitabının da adı olan bu kavram dünyada giderek yaygınlaşan ve derinleşen yoksulluğun nedenlerini irdeliyor. Ananya Roy ile söyleşi yapan Josh Leon, çarpıcı bir örnekle yoksulluğun boyutunu ve zengin-yoksul arasındaki farkın büyüklüğünü gözler önüne sermiş.  Dünyanın en zenginleri beşyüz civarında.  Bir sinema salonunu ancak dolduracak sayıdalar.  Fakat her zengin, yaklaşık 400 milyon insanın sahip olduğu tüm para kadar paraya tek başına sahip.  Ananya Roy’a göre yoksulluk kapitalizmi Güney yarımküre veya Kuzey yarımküreye özgü coğrafi bir kavram değil.  Tümüyle kalkınmayla ilgili  ve kalkınmakta olan ülkeler için tasarlanmış dünya düzeninin parçası.  Yoksullukla mücadele için Muhammed Yunus tarafından geliştirilen mikrofinans yöntemini de bu bağlamda irdeleyip eleştiriyor.  Mikrofinans yoksullara, yoksulluk sarmalından çıkmaları için destek vermek üzere tasarlanmasına rağmen, uygulamada global finans dünyası için karlı bir yatırım ürünü haline gelmiş, diğer yandan devlet kontrolünde verildiği için tümüyle devletin desteğine muhtaç ve her ülkede bir şekilde kendi bürokrasisini oluşturmuş.  Bu iki sonuç mikrofinansın ruhuna aykırı ve ilkeleri ile çelişiyor.  Diğer yandan mikrofinans ile yoksullun kalkınması finanse edilirken bir yandan yoksulluğun ana nedenleri gözden uzaklaştırılıyor.  Yoksulluğun ana nedeni kredi alamamak veya sermaye bulamamak değil, yapısal olarak yaratılan sınıf, ırk ve cinsiyet eşitsizlikleri nedeniyle güç sahibi olamamaları ve sömürülerek çalıştırılmaları.  Genel olarak, mikrofinans yoksulluk nedenini sistematik olarak politikaların dışına çıkıyor, apolitik hale dönüştürüyor.
Mikrokredi ülkemizde de uygulandı.  Fikret Adaman ile Tuğçe Bulut  “500 Milyonluk Umut Hikayeleri: Diyarbakır’dan İstanbul’a Mikrokredi Maceraları” kitabında Türkiye’deki uygulamayı anlatmışlar.  Bu kitabı Ananya Roy’un gözlüğü ile bir kez daha okumak lazım.

SOSYO-EKOLOJİK AYARLAR (SOCIO-ECOLOGICAL FIX)

“Fix” sözcüğünü sosyo-ekolojik çerçevesinde çevirirken “tamir”, “yama” ile “ayar” arasında kararsız kaldım.  “Fix”i, kapitalizmin yarattığı çelişkilerden dolayı planladığı gibi yolunda gitmeyen, yürümeyen, çalışmayan mekanizmaları ve sistemleri kısa süreli çalışır hale getirme gayreti olarak tanımlıyorum ve kararı okuyucuya bırakıyorum.
Kapitalizm sermaye birikimi için çalışır. Sermaya birikimi tüm dünyaya ve yerel haklara ait varlıklara ve doğal kaynaklara el konulması ile mümkündür. Özünde, doğal kaynakların sınırlı olmasından kaynaklı çelişkileri barındırır ve doğal kaynakları pazarda satılacak ürüne çevirirken yaratılan kirlilik, bu kaynakları kullananların bu haklarından mahrum bırakılmalari gibi sorunlar yaratır. Bu çelişki ve sorunlar, sosyo-ekolojik ayarlar ile geçici olarak yatıştırılır.  Bu bağlamda yenilenebilir enerji yatırımları sosyo-ekolojik ayar olarak değerlendirilebilirler.  Yenilenebilir enerjinin çok geniş bir uygulama alanı vardır ve yoğun sermaya gerektirir.  Sermaye için yeni bir yatırım alanı açmış, şirketler için yeni bir karlılık imkanı yaratmıştır.  Şehirlerin çevrelerindeki doğa alanlarını yok ederek büyümeleri de bir diğer sosyo-ekolojik ayar olarak kabul edilebilir.
Sosyo-ekolojik ayar kavramı üzerinden sosyal ve ekolojik krizleri okumak, bakış açımızı zenginleştirir mi?  Bu bilim dünyasının halen tartıştığı bir konu.

26 Mart 2013 Salı

Bir Göl, Bir Nehir Ve Bir Şehir


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Mart 2013
BİR RAMSAR ALANI OLAN BURDUR GÖLÜ

Doğa Derneği ile Atlas dergisi birkaç yıldır “Burdur Gölü’ne Sadakat Yolculuğu” düzenliyor.  Türkiye’nin dörtbir yanından gelen doğaseverlerle, Burdur Gölü’ndeki su azalması ve kirliliğe dikkat çekmek ve devletin gerekli önlemleri alması için eylemler yapıyor. Burdur Gölü dünyada nesli tükenmekte olan beyaz başlı ördek ile endemik bir balığın yaşam alanı ve 1998’den bu yana Ramsar koruma alanı.  Yani Türkiye’nin de imzaladığı Ramsar Uluslararası Sulakalanların Korunması Sözleşmesi kapsamında devletin koruması gereken bir alan.  Fakat başarısız kalınmış. F. Adaman, S. Hakyemez ve B. Özkaynak’ın yazdıkları bilimsel makalede gölün sorunlarını analiz edip, bir dizi çözüm önermişler.  Su seviyesinin kısa sürede hızlı düşmesinin en büyük nedeni, gölü besleyen dere ve nehirlerdeki su miktarının azalması.  Azalmanın nedeni DSİ’nin kurduğu baraj ve göletler.  Daha az su kullanan damlama sulama yöntemine ağırlık verilmesi gerekirken, salma sulama için daha çok su tutma yolu izlenmiş.  Sayısı giderek artan kaçak kuyular ikinci neden.  Burdur Belediyesi’nin içme suyunu göle su veren kaynaktan alması üçüncü temel neden.  Gölün kirlenmesinin ana nedeni kirletilen suların arıtılmadan göle bırakılması.  Kirletenler kim?  Burdur sanayi bölgesindeki tesisler ile Burdur Şeker Fabrikası ve az oranda tarımda kullanılan suni gübre ve ilaçlar.  Bütün bunların ardındaki sosyo-politik nedenler ise planlamaların sistemsel, bütünsel bir anlayışla yapılmayışı, kalkınmanın sanayileşme ve şehirleşme olarak tanımlanması, bunlara doğa korumadan çok daha yüksek öncelik verilmesi, çevre yasaları ve yönetmeliklerin uygulanmaması, ve gölün sorunlarına dikkat çekip çözümü talep eden güçlü bir kamuoyu olmaması.  İlginç olan kirliliği yaratan şirketler kolayca örgütlenip, lobi çalışmalarını yürütürken, doğasına sahip çıkması gereken halkın bir araya gelip, örgütlenememesi.  Makalede önerilen çözüm, çevre koruma yönetmeliklerini uygulayan, bölgeye uzun süre etkisi olacak politika ve projelerin etkili koordinasyonu sağlayan ve yöre halkını katılım için cesaretlendiren yeni bir yönetim biçimi.   Devletin ataletinden kaynaklanan gölün sorunlarına dikkat çekip çözüm talep eden güçlü bir kamuoyu ise, bence çözümün anahtarı.

NİLÜFER ÇAYI TEMİZ AKSIN

Nilüfer çayı Bursa ilinde Uludağ’dan Marmara Deniz’ine dökülüyor.  Dere boyunca inşa edilmiş olan fabrikalar çaya hergün 15 bin metreküp atık su bırakıyor.  Dere boyunca yerleşik 52 köy Nilüfer çayını sulamada kullanıyor.  Bu su ile yetişen sebze, meyveler şehirlerde tüketiliyor.  Yani, kirlenmenin etkisi bölge ile sınırlı değil.  Ayrıca,  dere boyundaki yerleşim yerlerinde kanser vakaları dikkat çekici şekilde artıyor ve Nilüfer çayı koku salıyor.  Analiz edilen suda yasal limitlerin üç katı üzerinde askıda katı madde, yağ ve gres, beş katı üzerinde renk ve sekiz katı üzerinde sülfür tesbit edilmiş.  Nilüfer çayının temizlenmesi için köylüler ve halk geçen yıldan beri bir dizi eylem düzenledi.  İstekleri basit; fabrikaların ve arıtma tesislerinin kontrol edilmesi ve arıtması olmayan veya olmasına rağmen çalıştırmayan fabrikaların kapatılması.  Konu meclise de taşınmış.  Soru önergesine verilen cevap plansız sanayileşmeyi teyit ediyor.  Önce tesislere lisans veriliyor, üretim başlıyor, çevre kirletiliyor, kirlilik ölümcül bir noktaya geldikten sonra denetleme ve planlama çalışmaları başlatılıyor.  Devletin yürüttüğü çalışmalarda çevreyi nasıl temiz tutarız değil tesisleri nasıl çalışır kılarız anlayışı hakim.  Bir de Avrupa Birliği’ne uyum kaygısı göze çarpıyor.

SARNIÇLAR ŞEHRİ ALAİYYE’DEN APARTMANLAR KENTİ ALANYA’YA

17. yüzyılda Alanya’ya gelen Evliye Çelebi şehirdeki 420 sarnıç olduğundan ve bu nedenle “Sarnıçlar Şehri” olarak anıldığından bahseder.   Şehrin en görkemli sarnıçı 800 yıl önce Ebu Ali tarafından inşa edilen Kızıl Kule’dir.  Kızıl Kule tam bir ekolojik mimarı örneğidir.  İnşasında yerli malzeme, taş ve toprak kullanılmıştır.  İklimsel şartlar, yaşamsal ihtiyaçlar ve güvenlik sağlama amacı gözetilerek olağanüstü bir biçimde planlanmıştır.  Binanın ortasında büyük bir sarnıç yer alır.  Kulenin açık olan en üst katı yağmuru toplar, süzerek sarnıçı doldurur.  Otuzüç metre yükseklikte, beş katlı kulede ustaca planlanıp tasarlanarak katlara serpiştirilen aralıklar sayesinde birinci kata kadar güneş ışığının gelmesi sağlanmıştır.

Alanya 17. Yüzyıldan 20. yüzyıla pek değişmemiş ama son 30 yıl içinde tanınmayacak hale gelmiş.  Bugünlerde Alanya’da en yaygın iş kolu müteahitlik ve gayrimenkülcülük.  En kalabalık yerler gayrimenkül dükkanları. En çok konuşulan konu alım, satım ve kiralama işleri. Muz bahçelerini gözleriniz arıyor ama bulmanız zor. Meşhur Alanya muzunu satan bir tek seyyar satıcı kalmış. “Sarnıçlar Şehri” “Apartmanlar Kenti”ne dönüşmüş.  Alanyalılar yüzyıllardır süregelmiş geleneklerini bir tarafa itip, ayaklarına kadar gelen yağmur suyunu hasat ederek, biriktirip kullanmak yerine, enerji ve para harcayarak kurdukları sistemler ile dağlardan, derelerden getiriyorlar.  Turizm adına sulak alanlar kurutulmuş, kumsallara, tarla ve bahçelere yol, bina ve tesisler yapılmış.  Kentin doğallığı yok olmuş.  Kendi kendini besleyebilen ve hatta ürettiklerini satan bir şehirken beton yığınına dönmüş.  Bağ ve bahçelerde özgür geçen yaşam döngüleri, dörtduvar arasına sıkışmış kalmış.  Sıcak para gözlerini öyle kamaştırmış ki, geçici körlük yaşıyorlar.  Alanya’nın 30 yıl önceki ve bugünkü fotoğrafları karşılaştırıldığında insanın aklına Midas’ın efsanesi geliyor. Tanrı Dionisos, Kral Mikas’ı yaptığı iyilikten dolayı mükafatlandırmak ister ve bir dileğini gerçekleştireceğini söyler.  Zaten çok zengin olan Kral Midas daha da zengin olmayı ister ve her dokunduğunun altına dönüşmesini diler.  Fakat yemek için dokunduğu yiyecekler, içeceği su altına dönüşünce onca zenginliğin içinde aç ve susuz kalır.  Bunun üzerine tanrı Dionisos’tan bu uğursuz gücü ondan geri almasını ister. 
Bugün, Alanya’lı Midas’ların ellerini dokundukları her kum tanesi, her ağaç, her toprak parçası betona, taşa ve paraya dönüşüyor.  Bunun uğursuzluğunu bakalım nasıl ve ne zaman anlayacaklar?

27 Şubat 2013 Çarşamba

Ekoloji Demokrasisi

 Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Şubat 2013

Yazar, belgeselci, gazeteci, sinemacı, işçi, avukat, seyyah…  O kendini ‘sokağın çocuğu’ ve ‘devrimci’ olarak tanımlıyor.  Dünyanın dört bir köşesinde şahit olduğu sokak öykülerini ve devrim efsanelerini bize aktaran Metin Yeğin ile, kurulmasına öncü olduğu Viranşehir Komünü’nden yola çıkarak Ekoloji Demokrasisi ile kentleşmeyi konuştuk.


Ekoloji demokrasisini tanımlar mısınız?
Yeğin: Ekolojik demokrasi, radikal katılımcı bir demokrasi biçimi.  Her dönemin bazı kutsal kelimeleri var. Bunlardan biri ‘Demokrasi’.Kendisinde demokrasi olmadığını söyleyen bir ülke bile yok.  Bu yüzden sürekli olarak bir daha, bir daha tanımlanması gerekmektedir. Mesela bizde genel seçimlerle tanımlanan ‘demokrasi’ ne kadar demokrasidir? 4-5 yılda bir gidiyorsunuz seçim sandığının başına. Elinize bir oy kağıdı alıp bir yere mühür basıyorsunuz. Televizyon seyrediyorsunuz kim kazandı diye. Sonra gelecek 4-5 yıl da televizyon seyrediyorsunuz. Bu mu demokrasi? Yani 80 yaşınıza kadar yaşarsanız, eğer darbeleri filan saymazsanız en fazla 8-10 kere oy kullanırsınız. Bu mu demokrasi?Demokrasi dediğinizde bana göre toprağın paylaşımında demokrasi, iletişimde demokrasi, eğitimde demokrasi, zenginliğin paylaşmasında demokrasi olması gerekir. Tam bu noktada bir başka kutsal kelime “ekoloji” devreye giriyor. Bir şeyi herkes seviyorsa kuşkulanmak gerekir. Herkes “Ben de ekolojistim” diye başlıyor. Bir toplantıda ekolojist belediye olduklarını anlatmak isteyen belediye başkanı “biz ilkokul öğrencileriyle gittik etraftaki bütün çöpleri topladık” diye anlatıyordu. Mıntıka temizliği ile ekolojiyi karıştırıyordu. Ekolojik demokrasi çok radikal bir taleptir. Hiçbir biçimde yönetme hakkını başkasına devretmeyeceğiniz, yaşamınızın her anında bu haktan vazgeçemeyeceğiniz bir şey.
Bu tanım Murray Bookchin’in ‘Ekolojik  Kent’ kavramıyla parallelik taşıyor mu?
Yeğin: Murray Bookchin’in ekolojik kentiyle özellikle kapitalizmin ve endüstriyel toplumun eleştirel bakışı ile bir çok paralellik taşır ama ben bu ‘Ekolojik Kent’ tanımına da kuşkuyla bakıyorum. Kentin ortaya çıkışı bana göre bir temerküz- iktidar meselesidir.   Bu yüzden ekolojik kent dediğimizde gerçekte yine de bir otorite merkezi etrafında yaşamı tanımlamıyor muyuz? Yani aslında şu paradoksal duruma vurgu yapmak istiyorum. Bir kentin hangi malzemelerden inşa edilmiş olması aslına bakarsanız ‘ekolojik’ olmasının en son ölçütü olmalıdır. Organik materyallerden inşa edilmiş bir kent olabilir ama onun ekolojik olması demek karar verme sürecinden,  inşa sürecine, bunda harcanan enerjiden, yapı bittiğinde tüketeceği enerjiye kadar  bir bütünsel durumdur. Bu yüzden ben yazılarımda sermaye ekolojik bir kent inşa edemez diyorum ısrarla. 
‘Gecekondu hakkı’ ve ‘Barınma hakkı’nı anlatır mısınız?
Yeğin: Dünyanın hiçbir yerinde barınma hakkı radikal inşaat tekelleriyle ve bu inşaat biçimiyle çözülemedi, çözülemez. Bu dünyada yaşayan her ailenin ev hakkı, barınma hakkı vardır.   Bu yüzden ‘gecekondu hakkı’nı savunuyorum ve özellikle de buna gecekondu diyorum. Yıllardır sanki bal peteğine yapışmış olarak tanımlanan gecekonducular kenti inşa edenlerdir, her türlü engele rağmen. Yani sanılanın aksine kente yapışmış gecekondular değil gecekondunun sırtına çıkmış kentler vardır. O gecekonduda kalan amelelerin inşa ettiği, sokaklarını süpürdüğü, yemeğini pişirdiği bir kent. Bu yüzden kutsal vatan için canları feda olan yoksullara bir evlek ‘gecekondu’ toprağını çok mu görüyorsunuz?
Yazılarınızda ‘Yeşil Alan’ tanımını kapitalist kent tanımı olarak sınıflandırmışsınız.  Bunu açar mısınız?
Yeğin:  ‘Yeşil alan’ da yine kutsal bir kelime.  Her belediye şu kadar yeşil alan yaptık  diyor. Ben de panellerde, sempozyumlarda filan bir küçük kağıda kalınca bir yeşil bir çizgi çizerek size yeşil alan dağıtıyorum diyorum. Yeşil alan dedikleri peyzaj müteahitlerine emanet edilmiş parkların 10. kattan ve hatta 20-30. kattan görülmesi ki o çizgiden daha da incedir. Yani zaten bu tanımlama tam olarak kapitalist bir kent tanımıdır. Çünkü toprağa, ağaca ne biliyim elmaya, armuda ve yaban otuna bile yabancılaşmış bir tanımdır yeşil alan.  Bir ağacın ömrü vardır. Bir elma ağacının ömrünün 300-400 yıl, zeytinin 400 yıl bir kayının ömrünün 1000 yıl olduğunu biliyor musunuz? Bırakın bunu etrafınızda 10 yıldır yaşayabilen bir ağaç kaldı mı? Bu yüzden yeşil alan dedikleri kapitalist kentin yabancılaşmasını çok iyi anlatan bir tanım aslında.
‘Gecekondu’lu kent hayalinizi açıklar mısınız?  Nasıl bir kenttir ve onu bugünkü kentlerden farklı kılan fiziksel özellikleri midir?  Yoksa yönetimsel ve örgütsel olarak da farklı mıdır?
Yeğin: Öncelikle şunu söylemeliyim gecekondulu kent benim hayalim değil. Bugün için ileri sürdüğüm reformist bir öneri. Ben kentsel dönüşüm diye adlandırılan bütün dünyada devam eden neoliberal kent inşasını durdurabilmek için kent toprağının kamulaştırılmasını yani aynı zamanda toplumsallaştırılmasını gerçekleştirecek bir kent reformu öneriyorum. Yeni bir gecekondu hareketi öneriyorum. Bu aynı zamanda barınma hakkının da metalaşmasını önemli ölçüde azaltacaktır. Aynı zamanda orta sınıfı da hacizlerden kurtaracaktır. Çünkü küçük bir krizde şu an için 20 yıllık borçlanmalara girmiş orta sınıf, bu satın aldığı evlerden sokaklara atılacak, akabinde evlerinden atıldıkları için iş bulma olanaklarını da tamamen yitirerek her şeyini kaybedecektir. Bunu, sadece 14-15  yıl ödedikten sonra taksidini ödeyemerek dışarı atılan , bu yüzden kentin içinden akan nehrin-kanalizasyonun yanına çadırlarını kurarak protesto ederek yaşayan Şili’lerden biliyorum. Geçen ay ABD’de 10 banka 4.5 milyon ailenin evlerini usulsüz haciz yaptığını kabul edip tazminat ödemeyi kabul etti.  Benim hayalim bir Kent Reformu. Aynı toprak reformu gibi düşünün. Bunda da kent toprağı yoksullara dağıtılacak, inşaat tekellerine ihtiyaçlarına duymadan evlerini yapacaklar, engellenmelerini bir tarafa bırakın bilgi ve hatta kredi ile desteklendikleri zaman şu an ki her türlü engellemeye rağmen TOKİ konutlarından daha güzel olan gecekonduların, paylaşılan bilgi, desteklenen inşaat biçimiyle çok daha harika bir kent yaratacağı kesindir. 
Kentleşmenin kapitalizmi beslediği ve neo-liberal politikaların ürünü olduğu fikrini destekler misiniz?  Neden?
Yeğin:  Son yıllarda yeni kent inşası-neoliberal kent inşası kapitalizmin tek temel dinamiği oldu. Yani radikal inşaat tekelleri açısından hem de bunun finanse edilmesi açısından kapitalizmin bir başka dinamiği yok. Yani İstanbul üzerinden anlatırsak mesela 1. Köprü otomobil sanayinin doğrudan bir zaferidir. 2. Köprü metanın sınırların ötesine ulaştırılmasını, ulus ötesi pazara entegre edilmesi en önemli unsurudur. Fakat 3. Köprü, yeni İstanbul, kanal İstanbul tam anlamıyla kendisi için bir projedir. Yani hiçbir taşıt geçmeyecekte olsa bu köprünün inşa edilmesi gerekmektedir. Kendisi için inşaattır. Her inşa edilen dev projeler, her zerresinde kapitalizmi, neoliberalizmi yeniden inşa etme ya da sürdürebilme girişimidir.
Bu bağlamda ekoloji demokrasisi kentleşme karşıtlığını mı yoksa farklı bir kentleşme anlayışını mı yani ‘gecekondu hakkı’nı gözeterek kentleşmeyi mi savunur?
Yeğin: Bana göre ekolojik demokrasi kenti yukarda anlattığım biçimiyle ‘Kent’ karşıtıdır.  Daha doğrusu her şeyin tek elde toplanmasına  karşıdır. Çünkü nerede ve nasıl bir temerküz varsa orada bunun dağılmasında bir sorun olacaktır.  Bu yüzden sermayenin ve kent anlayışının  aksine çok katlı binalara ihtiyacımız olmadığını söylüyoruz. Çarpıcı bir örnek olarak sadece 27 km lik bir şerit üzerinde Türkiye’nin bir ucundan diğerine 1500 km bir şerit üzerine ev yapsak Türkiye de herkesin evi olur diyoruz.  Bir de ülkenin diğer tarafları da bomboştur bu durumda. Benim savunduğum ‘ekokent’ böyle bir şey aslında.
Kentleşme, ranta dayalı arazi ve mülk edinme eğilimi doğurdu.  Eski gecekondu semtleri bunun sonucunda ya yerlerini çok katlı binalara bıraktılar veya ‘Kentsel Dönüşüm’ projelerinin hedefi oldular.  ‘Gecekondu hakkı’ gözetilse bile mülkiyete dayalı haklar çarpık kentleşmeyi beslemeye devam etmez mi?
Yeğin: Burada da gecekondu yine bana göre haksız bir biçimde suçlanıyor. Şimdi dağın tepesinde yan yana iki arsa düşünün bunlardan birisinin sadece 100 liraya diğerinin ise işgal edildiğini varsayalım. Sonra burası 10 milyar liraya çıkınca 100 liraya satın alan, akıllı iş adamı, işgal eden gecekonducu, bedavadan konmuş sayılıyor. Aslında aralarındaki fark sadece 100 lira! Yani eğer ranta karşı çıkıyorsanız sadece işgalciye değil, 100 liraya alıp 10 milyar liraya satana da karşı çıkmanız gerekir. Bu yüzden ‘çarpık kentleşme’ ki bana  burada bu konuda da yazma fikri verdiniz, nedir çarpık kentleşme?  Mesela TOKİ konutları çarpık kentleşme olmuyor mu?
Günümüzde başta İstanbul olmak üzere büyük şehir belediyelerince, şehirin açık alanlarının hızlıca AVM’leşmesi sürüyor.  En son gelen haber, Kadıköy Salı Pazarı’nın yerine  bir AVM kurulacağı yönünde.  ‘Ekolojik Demokrasi’ AVM’leri nasıl değerlendirir?
Yeğin: AVM ler dehşet verici neoliberal kentlerin, ibadet tapınaklarıdır çünkü neoliberal tüketici dünyası bütünüyle burada yeni bir satın alan ve tüketen insan durumunu yaratmaktadır. Mesela bir AVM’nin bir mahalleden daha fazla elektrik tükettiğini biliyor musunuz? Yani bir yandan Hasankeyf’e, Loç’a  baraj yapılmasın derken diğer yandan AVM’ye karşı çıkabilmenin göz önüne alınması gerekir. AVM’ler özetle enerji emicidir.
Teşekkür ederim.