29 Mayıs 2012 Salı

Üreticiden Tüketiciye Besin Modelleri

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  29 Mayıs 2012

GDO’ların ithalatına izin verilmesi, kontrolsüz kimyasal ilaç ve gübre kullanımı, insan sağlığı yerine ekonomiyi önemsiyen hükümet anlayışı yüzünden şehirde yaşayanlar için sağlıklı, güvenli besinlere ulaşmak her geçen gün zorlaşıyor.  Diğer yandan kırsalda yaşayıp hala sağlıklı, nitelikli ürün yetiştirmeye devam eden köylü ve çiftçilerin ürünlerini hak ettiği değerden satması, aracılardan ve küçük çiftçi tarımını desteklemeyen devlet politikalarından dolayı güçleşiyor. Bu zorlukları aşmak amacıyla üreticiden tüketiciye besin modeli geliştiren iki grubu tanıtacağım;  Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi (BUKOOP), Doğal Besin Bilinçli Beslenme Grubu (DBB).  BUKOOP’tan Özlem Öz, DBB’den Ceyhan Temurcu çalışmaları hakkında bilgi verdiler.

Bu oluşumun ilk çıkış fikri, amacı, hayali neydi?  Fikir nasıl ortaya çıktı? Kaç kişi ile başladınız?


ÖÖ - Son yıllarda, tükettiğimiz gıdanın içeriği, lezzeti, üretim ve dağıtımının çevreye ve toplumun geneline etkileri hakkındaki kaygılarımız giderek artıyor. Tüketiciler olarak, tarladan soframıza ulaşan gıdanın, yaşamın temeli olan toprak, gen ve su kaynaklarımızı ne şekillerde etkilediğini pek az biliyoruz. Ağır kimyasal girdiler kullanarak üretilen, genetiği değiştirilmiş organizmalar içeren, endüstriyel işlemden geçirilip sıhhi olmayan koşullarda saklanan gıdanın sağlığımıza sistematik etkilerine ilişkin bulgulara her gün bir yenisi ekleniyor. Üstelik gıdanın başta gelen üreticileri olan çiftçilerin, gıdanın taşınmasından ve işlenmesinden sorumlu olan emekçilerin, çalışmalarının karşılığında ödüllendirilmek yerine mağdur edildiklerini görüyoruz. Küçük çiftçilik yok oluyor, gıda ve tarıma şirketler egemen oluyor.
Gıdanın üretim ve tüketiminde üreticiyi ve tüketiciyi birlikte güçlendirecek alternatif bir örgütlenme modelini hep birlikte inşa etmek mümkün olabilir mi diye hayal ettik.  10-15 kişilik bir çekirdek ekiple yola koyulduk ve BUKOOP’u 2009 yılında kurduk. Kooperatifimizin kuruluş aşamasında, örgütlü üretici ve tüketicileri bir araya getirmede iki sendikanın, Eğitim Sen Üniversiteler Şubesi ve Çiftçi Sen’in, çok önemli rolleri oldu.


CT- 2009 yılının Haziran ayıydı. Sürdürülebilir yaşam pratiklerine kafa yoran pek çok dostumuz gibi biz de, doğal üretimler yapan küçük çiftçilerin ve kırsal oluşumların desteklenmesi için çareler düşünüyorduk. O sıralarda Antalya-Elmalı’da ekolojik tarım öncüsü Serdar Tanal’ın, e-posta gruplarında yaşadığı zorlukları anlattığı yazıları okuduk, telefonla temas kurduk. Ürünlerinin değerlendirilmesiyle ilgili sıkıntılarını birinci ağızdan dinledikten sonra, kafamda bir model oluştu. Doğa-dostu yöntemlerle üretilen ürünlere erişim için birlikte çalışan, sorumlulukları paylaşan bir topluluk olabilirsek, aracılık ihtiyacını ortadan kaldırabilirdik. Böylece “Doğal Besin, Bilinçli Beslenme” adlı Web haberleşme grubunu kurduk (http://ankaradbb.wordpress.com/). O zamandan bu yana sürekli yeni katılımcılar ekleniyor.

Başladığımız noktada pek çok kişi ve oluşumla bağlantımız vardı. Güneşköy Kooperatifi’nin halk destekli tarım çalışmaları, Ankara’da duyarlı bir topluluğun oluşmasını sağlamıştı. Grubun başlangıç aşamalarında Güneşköy’ün ve onun bağlantılarının etkisi önemli oldu.

Bugüne kadar yaptığınız çalışmaları özetler misiniz?
ÖÖ- Önce  bir pilot çalışmayla (sınırlı sayıda ürün, sınırlı sayıda üye ve sınırlı sayıda üretici ile) başladık. İlk iş olarak bir web sayfası hazırladık  (www.bukoop.org). Sonra da, pek çok şeyi hayal ettiğimiz gibi şekillendirebiliyor olmanın verdiği güç ve cesaretle yavaş yavaş ürün ve üretici sayılarımızı arttırmaya başladık. Kooperatif bilinir ve görünür olmaya başladıkça üye ve gönüllü sayılarımız da artmaya başladı.
CT- Pek çok kez toplu sipariş organizasyonları yaptık. Üreticilerimizden taleplerimizi olabildiğince ortak adreslere yönlendirerek nakliye masraflarımızı ve ekolojik ayak izini azaltmaya çalıştık.  Ancak toplu sipariş organizasyonlarının koordinasyonu epey zaman ve çaba gerektirdiğinden, bunu arzu ettiğimiz sıkılıkta yapamıyoruz.  Bazen üreticilerimiz kendi toplu siparişlerini organize ediyorlar.

Ürün temini dışında, üreticilerimizin çiftliklerine ve üretim alanlarına ziyaretler yaptık, çeşitli buluşmalarda bir araya gelip sohbet ettik, dertleştik…

Üreticilerle nasıl bağlantıya geçtiniz? Sizinle çalışan üreticilerin profilini tanımlar mısınız? Üreticilerle kurduğunuz ilişkinin en önemli unsuru ne oldu?
ÖÖ - Boğaziçi Üniversitesi’nde bir kooperatif fikri ilk ortaya çıktığından beri benimsediğimiz “ürünlerimizi mümkün olduğunca örgütlü küçük çiftçilerden ve üretici kooperatiflerinden alalım” ilkemizi hala koruyoruz ve çok önemsiyoruz. Üreticilerle ilişkilerimiz oldukça yakın ve birebir. BUKOOP kurulduğundan bu yana, üreticilerle bir çok toplantı düzenledik, üretici gezileri yaptık, kooperatif hayalimizi birlikte şekillendirdik.  
CT- Bazı üreticiler bizi kendileri buldu. Bazılarını var olan üreticilerimiz tavsiye etti. Diğer bazılarını grup katılımcıları önerdi ve biz onlarla temasa geçtik.

Eli toprağa değen, tarımsal üretime birebir dahil olan insanlar.  Doğaya ve yaşama değer veriyorlar. Toplumsal meselelere duyarlı, çok yönlü ve çalışkanlar.

Samimiyet ve bunun getirdiği güven duygusu.

Size kişisel ve grup olarak neler kazandırıyor? Üreticilerin kazancı ne oluyor? Karşılıklı birbirinizden neler öğreniyorsunuz?
ÖÖ - Ortaklarımızın gündelik hayatlarında bir fark yaratıyor olmanın (ki sağlıklı, lezzetli, adil, doğal çevreyi ve toplumu olumsuz olarak en az etkileyen gıdayı kampüse kadar getirebiliyoruz) yanı sıra, BUKOOP sayesinde hayalimizdeki gibi, hem tüketicinin hem üreticinin güçlendiği, alternatif bir piyasa örgütlenmesi modelinin işleyebileceğini göstermiş olduk. Bize “kaçınılmaz” ve “değiştirilemez” kurallarmış gibi sunulan acımasız rekabet ve etkinlik vurgusunun yerine, dayanışma ruhunu ve işbirliğini öne çıkardığımızda neler yapabileceğimizi gördük. Bu iki unsur, yani “kooperatif ruhu” ve “dayanışma” vurgusu BUKOOP için eşsiz değerde.
CT- DBB bizlere (hem üreticilere hem de kullanıcılara) anlamlı ilişkiler kazandırdı. Birlikte iş yapabilme kapasitemizi ve özgüvenimizi artırdı. Nasıl üretildiğini bildiğimiz, güvendiğimiz ürünlerle iyi beslenme imkanı sağladı. Harcadığımız kaynakların nereye gittiğini, neye güç verdiğini bilmek bizi iyi hissettirdi.
Çocuklara ve gençlere, gerçek gıdaların üretilip paylaşıldığı gerçek bir dünyanın var olduğunu, piyasa koşullarının bize dayattığından farklı üretim ve kullanım ilişkilerinin mümkün olduğunu gösterdi.
Ürünlerinin kıymetini bilen insanlarca kullanıldığını görmek onları mutlu ediyor. Yaptığımız siparişler bütçelerine katkı sağlıyor. Doğal üretim gibi çok zor ve zahmetli bir işi sürdürmek için güç buluyorlar.
Üreticilerimiz bu süreçte iletişim, tanıtım ve doğrudan satış konularında ihtiyaç duydukları becerileri de geliştiriyorlar. Farklı insanlarla ve gruplarla tanışıyor, bağlantılarını artırıp çeşitlendiriyorlar.
Birbirinize verdiğimiz ve birbirimizden aldığımız en değerli şeyler:  İnsan sıcaklığı, samimiyet, güven, dayanışma.
Öncelikle, bin bir emekle üretilmiş, tertemiz, doğal, gerçek gıdalar. Ekolojik tarım ve doğal yaşamla ilgili çok değerli bilgi ve pratikler. Çiftliklerini, üretim alanlarını ve en önemlisi gönüllerini bizlere açmaları.

Aradaki eğitimsel, kültürel, sosyal farkları nasıl aşabildiniz? İlk başta kurduğunuz hayaller değişime uğradı mı?   Tüketicilerle ortak hayalleriniz oluştu mu? Yaptığınız çalışmaların köylülerin topraklarını bırakmamalarına katkısı var mı?
ÖÖ - Bu konularda pek fazla bir sorun yaşamadık. Ürünlerin çiftçiler tarafından zamanında kargolanmaması sorun yaratabiliyor bazen ama birlikte çalıştığımız çiftçilerin huyunu suyunu da öğrendik zamanla. O geç gönderir biraz, erken sipariş verelim, diyoruz örneğin. Çiftçilerin değişik zaman algısı biraz kendimize bakmayı da öğretti bize. Acele acele iş halletmeye çalışıyor bulduğumuzda kendimizi, birbirimizi durduruyoruz, günlük rutinlere boğulup asıl amaçlarımızı, önceliklerimizi unutmayalım diye özen gösteriyoruz. “Yavaş koop” felsefesini benimsedik yani!
Üreticilerin hayatlarında yaratabileceğimiz dönüşümlere dair ise, onlara ürünlerini tüketicilere aracısız ulaştırma olanağı sağlıyor olmamızın yanı sıra, katılımcı sertifikasyon konusunu da özellikle belirtmeliyiz. Katılımcı sertifikasyon sistemi, esas olarak “tüketicinin adil ve bilge köylü tarımıyla üretilmiş ürünleri üreticiden düzenli olarak alması” ilkesi üzerine inşa ediliyor, ki bu küçük çiftçiler için çok önemli bir katkı. Bu sistemde üretici kendisini örgütü (kooperatif/sendika) aracılığıyla denetliyor. Bu durumda bize düşen, kooperatifimize getirdiğimiz ürünlerin her biriyle tek tek ilgilenmek ve küçük çiftçiyi adil, sağlıklı ve temiz gıda üretimine teşvik etmek. BUKOOP’ta böyle bir çalışmayı Ocak 2012’de başlattık, hızla ilerliyoruz.
CT - Grup yöneticileri olarak DBB üreticilerini seçerken bu tür farklara odaklanmıyoruz. Birincil ölçütümüz, sistemik kimyasallar kullanmadan, doğa-dostu yöntemlerle üretim yapıyor olduklarını beyan etmeleri ve üretim süreçlerini grubun (sadece grup yöneticilerinin değil herkesin) denetimine açmaları. Bir de internet üzerinden haberleşme imkanlarını kullanabilmeleri gerekiyor. Temel konularda güven oluştuktan sonra, iletişimde duyarlılık ve hoşgörü her şeyi çözmeye yeterli. Sağlıklı bir iletişim ortamı yakalamış olmamızda, grubun kapsamını, çalışma alanını ve iletişim çerçevesini baştan iyi belirlemiş olmamızın (katılım ve işleyiş ilkelerinin açık olmasının) da katkısı var.
Baştan çok net hedefler koymadık. Grubun kendi dinamikleriyle, katılımcı ve organik bir şekilde gelişmesini öngördük. Zaman zaman aramızda, farklı yapılara geçme önerilerini paylaşıyoruz, ama şimdiki gibi minimal bir yapı olarak da kalabiliriz.
En büyük hayalimiz DBB benzeri oluşumların artması, çeşitlenmesi ve farklı şehirlerde,bölgelerde ortaya çıkması. Doğal tarım yapan kişi, aile ve oluşumların çevrelerinde yaşayan insanlar için gıda üretmesi ve onlar tarafından desteklenmesi.
Bazı üreticilerimizden aldığımız geri bildirimlerden, doğal üretimi sürdürebilmeleri için DBB’nin önemli bir destek sağlamış olduğunu öğreniyoruz.

Bu çalışmaları başkalarına önerir misiniz?  Karşılaşacakları en büyük zorluk nedir?
ÖÖ - Kesinlikle. Hepimiz kendi yaşadığımız ve çalıştığımız yerlerde benzer müdahalelerle daha güzel bir dünya hayaline doğru bir dönüşümü başlatabiliriz. Belki ölçeği küçük ama iddiası büyük adımlar bunlar. Zorluklar oluyor tabii (işleyişin örgütlenmesi, gönüllülüğün ve devamlılığın sağlanması vs.) ama dayanışma ruhunu öne çıkararak aşmak mümkün tüm bu zorlukları.
CT - Şüphesiz öneririm. Kendi hayatlarının, sevdiklerinin, içinde yaşadıkları toplumun ve gezegenin sorumluluğunu almaları için. Hiç kimse doğal ürünleri getirip önümüze koymayacaktır. Hele de günümüzün ekonomik toplum kurgusu içinde. Biz kendi çabalarımızla gerçek gıdayı bulup kaynağından edinmezsek, kimse de duyarlı çiftçileri desteklemeyecektir.
Zamanımızı ve enerjimizi iyi kullanmamız gerek. Bence bunun yollarından biri, çok net hedefler koymak yerine sorumluluğun dağıtıldığı, çeşitli etkileşimlere imkân tanıyan çoğulcu yapılar tasarlamak. Bunun için de ilkelerin ve etkinlik çerçevesinin baştan iyi belirlenmesi önemli.
Bir de, katılımcı oluşumlarda öncü roller üstlenen kişilerin, özellikle başlangıçta çok fazla ve etkin katılım beklentisi içinde olmamalarını öneririm. Alışkanların birden değişmesini beklemek gerçekçi değil. Belki de yapabileceğimiz en etkili şey başkalarından çok şey beklemek yerine kendi sorumluluğumuzu üstlenmek; Gandhi’nin dediği gibi dünyada görmek istediğimiz değişimin kendisi olmak.

İkinize çok teşekkür ederim.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Fukuşima'da Sessiz Bahar

Yayın Detayları: EKOIQ, Mayıs 2012
Endüstri Yüksek Mühendisi ve Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri doktora öğrencisi Ayşen Eren, Japonya'nın güneybatısındaki Wakayama şehrinde yaşayan yüksek lisans öğrencisi Karly Burch ile Fukuşima sonrası Japonya'nın gündelik hayatındaki değişiklikler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdi.  Burch, "Hayat Japonya'da asla normale dönmeyecek" diyor.


Rachel Carson’un modern çevre hareketini başlatan “Sessiz Bahar” kitabı bilimsel veriler kullanarak tarımsal ilaç DDT’nin doğayı, canlıları öldürerek nasıl sessizleştirdiğini anlatır.  2011 yılında Fukushima’da yaşanan nükleer kaza felaketi ile doğaya salınan radyasyon, su, hava ile yayılarak canlıları öldürdü. Radyoaktif parçacıkların ışımaları canlıları olumsuz etkilemeye devam ediyor. Bahar yılın en güzel mevsimi. Japonlar için büyük önem taşıyan kiraz çiçekleri sakuraların tümüyle açtığı bu neşeli mevsim artık acı anıları hatırlatıyor. Kiraz çiçeklerini izledikleri büyük eğlenceler de yapılmıyor.  Fukushima nükleer santral felaketi sonrasında Japonya’da neler yaşandı, neler değişti?  Bu soruyu, politikacılar, siyasiler, biliminsanları veya enerji şirketi sahiplerine değil doğrudan bu değişimleri yaşayan Karly Burch’a yönelttim.
Japonya’nın güneybatısındaki Wakayama şehrinde yaşıyan Karly Burch yüksek lisans öğrencisi.  Fukushima bölgesini terk etmek zorunda kalanlara yardım eden Ninniko ve Okaton gruplarında gönüllü.  Ayrıca Kansai’de yiyecek sistemi ve çevreyi radyasyon kirliliğinden korumaya çalışan grubun üyesi.

Bahar Fukushima’ya geldi mi?
Bu sene bahar çiçekleri özellikle endişe veriyor.  Çünkü Fukushima patlaması sonrası havadan gelen nükleer döküntüler ağaçların üzerine indi, polen ve yapraklarda birikti.  Bu sadece Fukushima civarında değil, Tokyo dahil kuzey Japonya’da oldu.  Geçen Aralık ayında biliminsanları sedir ağacı çiçeklerinde 250,000 bekerel/kg radyoaktif sezyum tesbit etti.  Bu çok yüksek bir miktar.  Ağaçların sadece polenleri değil, yaprakları, dalları radyoaktif durumda.

Radyoaktivite ile kirlenmiş topraklarda yaşamak güvenli değil.  Burada yaşayanlar taşındı mı?  Taşındılarsa, bu nasıl oldu, devlet taşınanlara yardım etti mi?  Devlet radyoaktif bölgede yaşayan halka temiz su ve yiyecek sağladı mı?
Hükümet, kaza sonrası güvenli radyasyon sınırını 1 millisievert/yıl’dan 20 milisievert/yıl’a yanı 20 katına çıkardı.  Fukushima civarında yaşayan halkı,  radyasyon miktarı bu standardın altında olan yerlerin yaşamak için güvenli olduğuna ikna etmeye çalışıyor.  Biliminsanı Arnie Gunderson, bu miktarın bile çok yüksek olduğunu ve sadece dışardan gelen radyasyonu hesaba kattığını, oysa su, yiyecek, hava ve kesikler yoluyla vücuda giren alfa ve beta taneciklerinin vücudun içinde ışımaya devam ettiğini , bunu dikkate almadıklarını açıkladı (http://fairewinds.com/content/cancer-risk-young-children-near-fukushima-daiichi-underestimated).  Ayrıca radyasyonun etkisi cinsiyete ve yaşa göre değişiyor.  Kadın ve çocuklar daha büyük risk altındalar.
Yiyecek için de aynı durum söz konusu.  Yiyeceklerde olabilecek radyasyon miktarı çok yüksek ve her yiyecek radyasyon testine tabi tutulmuyor.   Örneğin; halkın tükettiği mantarlarda 720 bg/kg radyasyon ölçüldü, oysa devletin koyduğu en yüksek sınır 100 bg/kg.  Bu nedenle halk Fukushima nükleer kazasından uzaklığı nedeniyle nispeten az etkilenen güneybatıdan gelen ürünleri satın alıyor.  Devlet görevlileri halkın yiyecek konusundaki endişesini “temelsiz söylentilere” bağlıyor.
Felaketin ilk günlerde, evlerini boşaltmaları gereken insanlar zorla otobüslere bindirilmişler ve yanlışlıkla radyasyon miktarı çok daha yüksek olan yerler taşınmışlar.  Geçici konutlar da radyoaktivite bulaşmış çimentodan yapılmış.
Wakayama’ya gelen Fukushima göçmenleri çoğunlukla kadın ve çocuklar.  Erkekler para kazanmak zorunda oldukları için bölgede kalmaya mecbur bırakılmışlar.
Çiftçiler dahil bölgede yaşayan, geçim kaynaklarını ve aile mallarını kaybeden bölge halkına tazminat verileceği söylenmiş, fakat şimdi TEPCO’dan (nükleer santrali işleten enerji şirketi) para almanın çok zor olduğunu düşünüyorlar.
Bölgede yaşayanlar yaşadıkları sağlık sorunları hakkında konuşmaya çalıştılar, fakat nükleer endüstrisinin etkisi altındaki hükümet tarafından susturuldular.

Japon hükümeti krizi nasıl yönetti?  Halk nükleer meselesinde hükümete güveniyor mu?
Hükümetin krizi iyi yönetemediğini düşünüyorum çünkü durumun vahamiyetini kabul etmedi ve insanların hayatlarını korumak yerine ekonomiye öncelik verdi.  Ayrıca, radyoaktivite bulaşmış yiyecek ve tusunami ile deprem enkazını dağıtarak tüm ülkeyi kirletmek ve halk sağlığını yok etmek, ekonomik büyümeyi başarmalarına yardımcı olmayacak, çünkü iş gücü hastalanacak.  Kadın ve çocuklar radyasyondan daha fazla etkilendikleri için Japonya’daki “yaşlı nüfus” problemi giderek kötüleşecek.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Deprem ve tsunumai sonrası büyük enkaz oluştu.  Fukushima nükleer santralı patlayınca bunun üzerini radyoaktif parçacıcıklar kapladı. Şimdi bu enkazın ne olacağı tartışılıyor.  Hükümet, yakılmasını istiyor fakat bu çok tehlikeli.  Çünkü, yakıldığında yokolmayan radyoaktif maddeler havaya karışıp, rüzgar ile yayılabilir, yağmur ile toprağa ve suya inerek çok geniş alanları kirletebilir.  Nükleer karşıtları ve vatandaş grupları bunu engellemek için çabalıyorlar.

Hayat Japonya’da asla normale dönmeyecek.  Nükleer kirlilik, Japon halkının sağlığını ellerinden alacak.  “Nükleer riskliyse evdeki tüp de riskli” diyerek nükleer santral felaketini basit bir patlama olarak gören Başbakan, acaba Fukushima’da nükleer felaketi sonrası Japonya’da yaşananları inceledi mi?