29 Şubat 2012 Çarşamba

Politik Ekoloji Yaklaşımlı Filmler, Şubat 2012

Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 28 Şubat 2012

“Umarım insanlar bu filmi izler ve rahatsızlık hisseder. Kötü bir şekilde değil, onları sonraki birkaç gün ya da hafta düşünmeye sevkedecek şekilde. Bu rahatsızlık; filmin, örneğin bir teröristin ne olduğuna dair yerleşik algıları sarsmasından kaynaklanacak.”

Marshall Curry (Yönetmen)


EĞER BİR AĞAÇ DÜŞERSE

Hayatınızda hiç ulu anıt ağaç gördünüz mü? Hani şu binlerce yıldır var olan, gövdesini yedi sekiz kişinin elele verip ancak çevreleyebildiği ağaçlardan. Umarım görmüşsünüzdür. Peki bu ulu anıt ağaçlardan oluşan bir orman gördünüz mü? Görmediyseniz hayal edebilirsiniz. Bu ormanda Gülliver’in cücesi gibi hissedersiniz kendinizi. Ulu heybetli duruşları, başınızı kaldırdığınızda tepesini dahi göremediğiniz yüksek boyları, çevrelerindeki daha genç, farklı türden ağaç ve çalılara kol kanat geren varlıkları ile insanda saygı uyandırırlar. Yanlarında huzur hisseder, sarılınca sevgi duyarsınız...

Bu ağaçların elektrikli testereler ile birer birer kesilip, yıkıldığını ve çok geniş bir alanın traşlandığını hayal edin. Kuzey Amerika kıtası, Batı’lılar tarafından keşfedildikten sonra sahip olduğu eski ormanların yüzde doksan beşini kaybetmiş. Kalan yüzde beşin yine yüzde doksan beşi yavaş yavaş kereste şirketlerine açılıyormuş.

Bu kıyımı durdurmak için basın açıklamaları, imza kampanyaları, protesto yürüyüşleri, sivil itaatsizlik eylemleri bir işe yaramaz ise, ne yaparsınız? “Eğer Bir Ağaç Devrilirse: Yeryüzü Özgürlük Cephesi’nin Hikâyesi” filmi, bu bağlamda, çevreci aktivist Daniel McGowan’ın öyküsünü anlatıyor. !f film festivalinde gösterilen, Marshall Curry’nin yönetmenliğini yaptığı, 2011 tarihli bu film Daniel McGowan’ın bir yandan sıcak ve yakın ilişkiler üzerine kurulu aile yaşamını diğer yandan adaletsizliğe ve eşitsizliğe karşı duruşuyla başlayan aktivist yaşamını takip ediyor. Yeryüzü Özgürlük Cephesi, dünyanın en radikal çevreci örgütlerinden. Eski ormanların yok edilmesinde suçlu buldukları polis merkezleri ile kereste fabrikalarını kundaklamışlar. Eylemlerini, “Kapitalistleri ancak mallarına zarar vererek durdurabilirz. Çünkü onları için en değerli şey mal ve paradır” diyerek savunuyorlar. Eylemlerinde cana kastetmiyor, kimseyi yaralayıp, öldürmüyorlar, sadece maddi zarar veriyorlar. Buna rağmen FBI, onları 2011 Dünya Ticaret Merkezi bombalayan ve binlerce kişiyi kasıtlı öldüren teröristlerle bir tutar ve “eko-terörist” ilan eder. Daniel McGowan hapse mahkum olur ve normal bir hapishane yerine terörist suçluları için yapılan özel hapishaye gönderilir. Film, Daniel McGowan gibi çevreci aktivistlerin devlet tarafından “terörist” ilan edilmesini sorguluyor. Ben de okuyucuma sormak istiyorum, “Terörist kime denir?”

McGowan ile film hakkında yapılan söyleşide, filmi izleyenlerden ne beklediği sorulmuş. İzleyicilerden, devlet ve medyanın verdiği mesajları olduğu gibi almamalarını, dikkatle okumalarını ve doğruluğunu sorgulamalarını istiyor. “Medyada beni bir terörist gibi tanıttılar” diyor ve bu oluşturulan kurguların ardındaki asıl niyetin ve politik amaçların ne olduğunu düşünmenin önemini vurguluyor. Bu uyarısı akıllara, Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (İNTES) Yönetim Kurulu Başkanı Şükrü Koçoğlu ve Orya Enerji şirketinin, HES karşıtı köylüleri ve çevrecileri “terörist”, “vatan haini” ilan etmesini getiriyor.

Amerikan polisinin çevreci aktivistlere uyguladığı sert, zalim, işkenceci tavrı gösteren sahneler ürkütücüydü. Biber gazını hiç sakınmadan kullanıyorlar, elleri bağlı olan aktivistlerin gözlerine hatta, başlarını sabitleyip göz kapaklarını zorla açarak içine sıkıyorlardı. Bu sahneler, Türkiye’de çevresel adalet için eylem yapan köylülerin ve aktivistlerin polis ve jandarmadan gördüğü muammeleyi hatırlattı.

“16 Ton, insanlık tarihine ironik bir yaklaşım. Bugünkü yanlış hayatımızı neleri nerelerden nasıl çıkararak inşa ettiğimizi anlatıyor. Gele gele vardığımız serbest piyasa ve özgürlük çağı yoksa bütünüyle halkla ilişkiler faaliyeti ürünü mü? Madencilerin sefaletini anlatırken gözde bir hit parçası oluveren "16 Ton", yoksa sadece bir şarkı mı?”

Ümit Kıvanç (Yönetmen)

16 TON

Kömür madenciliği üzerine yapılmış en başarılı belgesellerden biri. Kömür madenciliğini, tarihsel izlerini takip ederek, başlangıcını, dünyada yaygınlaşmasını ve geçirdiği evreleri çok kapsamlı ele alıyor, kara mizahi dille aktarıyor. ABD, Türkiye’deki maden işçilerinin tozlu sayfalar arasında unutulan zorlu, kanlı mücadelelerini, günışığına çıkararak hatırlatıyor. Fonda kömür işçilerini anlatan “16 tons” şarkısı var. Şarkı, bir kömür işçisinin zor hayatı üzerine yazılmış. Şarkının sözlerinde anlatılan gerçeklerin aradan geçen yıllara rağmen, hiç değişmediğini anlıyorsunuz. Maden işçisi hep ağır şartlarda, düşük ücretle ve tehlikeli ortamlarda çalışmış ve çalıştırılıyor.

Film, 1965’teki Zonguldak kömür işçilerinin grevini anlatıyor. İşçilerin grev nedeni, neden işletme mühendis, şef ve çavuşlara verilen ilave prim, işçilerden esirgendiğini sormak. Hükümet ve sendika bunu “kanunsuz” buluyor. Ama grev başlıyor. Vali işçilerle konuşmak yerine donanmadan yardım istiyor, jandarma işçilere gözdağı veriyor. Donanma barikat kuruyor. Barikata doğru yürüyen silahsız işçilere tüfeklerini doğrultup, ateş ediyorlar. 2 işçi ölüyor. İşçiler askerlerle göğüs göğüse dövüşüp, püskürtüyorlar. İşçilere karşı propaganda başlatılıyor, şehri yağmalayacakları dedikodusu çıkartılıyor. Türk-İş Genel Başkanı, işçileri organize edenlerin “komünist, Allahsız, içkici” olduğunu iddia ediyor. Hükümet “dış tahrik” palavrasına sarılıyor. Bugün de hak arayan işçiler aynı damgaları yemiyor mu?

“16 ton”, http://www.riyatabirleri.net/16ton_ana.html adresinde izlenebilir.

Yazımı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Zonguldak Ağıtı” şiiri ile bitireyim.

Bir kömür, bir uzak, bir kara, bir derin,
ellerin,

Yeraltında yitmiş kocaman ellerin.



Yıllarca çalışırsın, gündeliğin on lira,
açsın,

Susar kuyular bağıra bağıra



Ko yamyassı ayakların balçık toprağa girsin,


Kim yürürse öldürürler bilirsin.



Zonguldak ölü iki gecede gecede diri bir,


Zonguldak bir Türkiye, bir aç Türkiye değil midir?


Tanrı yeryüzünündür, bir pay düşmez sana,


Sen yeraltındasın, tanrısızsın, anlasana.

2 Şubat 2012 Perşembe

İnternet'ten Gelenler - Ocak 2012


Yayın Detayları: Cumhuriyet,Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Ocak 2012

Internete sansür uygulanmalı uygulanmamalı mı? Uygulanırsa neler sansürlenmeli, nasıl sansürlenmeli? Uygulanmamalı ise, neden? Bu sorular bir süredir tartışılıyor. Ülkemizde Internet erişimine kısıtlar getiren yasa çok tartışıldı. Bugünlerde ABD’deki SOPA, PIPA yasa tasarıları, dünya çapında tepkiler alıyor.

İnternet’in 1994 yılından bu yana yani sadece onsekiz yıldır halkın kullanımına açık. Bu kısa sürede hayatlarımıza nasıl girdiği malum. Kendi açımdan değerlendirirsem, sunduğu ortam ve iletişim imkanları, çevre ve doğa ile ilgili konularda dünyanın pek çok köşesinde yapılan çalışmaların geniş kitlelere, kısa sürede ulaşmasını sağlıyor. Bu yazımda, internet kanalıyla bana ulaşan iletilerden örnekler vereceğim.

http://www.midwayfilm.com/

Bu köprüyü Facebook’ta bir arkadaşım paylaştı. Midway Atölü, Kuzey Pasifik’te, en yakın kıtaya 2000 km. uzakta minik adalar grubu. Bu adayı daha önce ne gördüm, ne de duydum. Film binlerce kuşun görüntüsü ile başlıyor. Hayatım boyunca hiç bu kadar kuşu bir arada görmemiştim. Görüntüye beyaz renk hakim. Kuşlar yerde, gökte beyaz noktalar gibi duruyorlar. Kumulların bodur yeşil çalılar ve otlarla kaplı. Binlercesi bu çalıların arasında, otların üzerine yerleşmiş. Kuluçkaya yatmışlar. Dalgaların sesine, çığlıkları karışıyor. Birbirleriyle oynuyor, diğer kuşları gururlu bir bakışla izliyor, çiftler oynaşıyor, anneler yavrularıyla şakalaşıyor. Yaşamanın, var olmanın tadını çıkarıyorlar. Wikipedia’dan Midway Atölü’nün, üç milyon kuşa ev sahipliği yaptığını öğrendim. Onyedi tür denizkuşunun yuvası. Bu kuşlardan Kısa Kuyruklu Albatros’un nesli tükenmek üzereymiş. Adalar grubunun ortasındaki minicik iç denizde ikiyüzelli tür deniz canlısı yaşıyormuş. Türü tükenmek üzere olan Havai Papaz Fok’u bunlardan biri imiş. Filmde içinden yaşam fışkıran, canlı görüntüler birden değişiyor. Kuş ölüleri görüyoruz. Mideleri plastik su, asitli içecek kapakları, naylon ipler, plastik çakmak, plastik lego parçaları, diş fırçaları ile dolu. Yaşam görüntüleri yerini ölüm görüntülerine bırakıyor. Kumullar aklınıza gelebilecek her türden plastik çöple dolu. Mideleri anormal şişmiş kuşların can çekişerek öldüklerine şahit oluyorsunuz. Kumsal kuş ölüleriyle kaplı. Bir kısmı henüz yavru. Filmin yapımcısı Chris Jordan, “Zamanımızın gerçekleri ile yüzleşme cesaretiniz var mı? Hem kendiniz hem de geleceği dönüştürmek adına hislerinize izin verme cesaretiniz var mı?” diye soruyor. Sunduğu görüntülerle beni derinden etkileyen, bugüne kadar bilmediğim gerçekleri anlatan ve sadece dört dakika süren bu filmden internet sayesinde tesadüfen haberim oldum. Eminim kuşları öldüren plastiklerin bir kısmı geri dönüşebilen türdendir. Ama kime ne fayda? Plastik geri dönüşümü çevre kirliliğine çözüm olmaktan çıktı bir masala dönüştü. Artık elime geçen, üzerinde geri dönüştürülebilir işareti olan plastik eşyalara içim burkularak bakıyorum. Çünkü, bunların “geri dönüştürülebiliyor” olması, “geri dönüştükleri” anlamına gelmiyor. Tek yol plastik kullanımını azaltmak ve zamanla ortadan kaldırmak. Farklı doğal malzemelere geçip, ürettiklerimizi tekrar tekrar kullanmamız lazım.

http://www.sendika.tv/index.php?eylem=izle&id=518#.Tr12zrh-w2A.facebook

Yaklaşık iki dakika süren bu kısa film elektronik posta adresime düştü. Üyesi olduğum internet gruplarından birisinden geldi. Yemyeşil dağların arasında bir zamanlar çağıldayarak suların aktığı kurumuş bir dere yatağında çalışan ve dağların zümrüt yeşili giysisini zorbalıkta üzerinden çıkaran iş makinaları çalışıyor. Dökülen beton güzelim çakıl taşlarını mezar toprağı gibi örtmüş. Elinde ağaç bastonu, genç bir adam arkasını başı dumanlı, bir zamanlar belli ki ormanla kaplı bir dağa sırtını vermiş anlatıyor. Üzgün ve kızgın. Dağ harap vaziyette. Çıplak kalmış! Yüzlerce yıllık giysisi bir anda üzerinden çıkartılmış bir insan gibi garip, buruk bir hali var. Genç adam soruyor, “Bu insanlık mıdır?” Bakanların HES’e karşı olanlara “Aptal” dediklerini hatırlatıyor ve bu kıyıma hayır dedikleri için mi aptal ilan edildiklerini sorguluyor. Ağaç dikeceğiz dediklerini ama dağın granit kayadan oluştuğu için bunun mümkün olmadığını vurguluyor. Granit kayaya ağaç dikmeye çalışmak mantıklı mıdır? Yoksa aptallık mıdır? HES’lere karşı olduğu için vatan haini ilan edildiğini söylüyor. HES’lerden para kazananların gideceklerini ama O’nun gidecek başka yeri olmadığını, çünkü bu yörenin O’nun ve orada yaşayan insanların yaşam alanı olduğunu ekliyor. Bu genç adamın isyanına katılmamak mümkün mü?

http://www.youtube.com/watch?v=feJMv9bC8tY&feature=related

“Vatandaş Mustafa” filmiyle ilgili araştırma yaparken internette bu kısa filmi buldum. Vatandaş Mustafa Fırtına Vadisi’nde yaşayan bir çoban. Doğayı seviyor ve elinden geldiğince koruyor. Çağıltısı ile büyüdüğü, soğuk sularını içtiği, yazın yüzüp serinlediği Fırtına deresine HES yapılacağını duyunca mücadelesine başlıyor. Yöresindeki halkı bilgilendirmek için çalışmalar yapıyor. “Dedeleriniz size ne teslim etti? Siz torunlarınıza ne teslim edeceksiniz?” diye soruyor ve devam ediyor, “Siz ölüp gittikten sonra torunlarınız mezarınızın başına gelip ‘Allah sizi kahretsin. Neredeydiniz de burayı bu hale getirdiler.’ dediklerinde ne diyeceksiniz?” HES’lerin elektrik için şart olmadığını, elektriğin rüzgar, güneş ve jeotermalden üretildiği ve Aydın’da jeotermal enerjiden nasıl elektrik üretildiğini öyle güzel anlatıyor ki. HES’lerin kurulum amacının elektrik üretmek değil, ellerinden sularını alıp, şişelenmiş suyu satmak olduğunu söylüyor.

http://player.vimeo.com/video/15065525?autoplay=1&fb_source=message

Elektronik posta kutuma gönderilen yaklaşık yirmi dakikalık bir film. Prof. Beyza Üstün’ün Anadolu’nun bilmediğim bir köyünde düzenlenen açıkhava toplantısında yaptığı konuşma. Kısa, basit cümleler kullanarak, net bir ifade ve akıcı bir üslupla HES’ler hakkında köylüleri bilgilendirmiş. HES’lerin asıl kurulma amaçlarından, insanlar ve tüm Dünya için yaşamsal önemi olan su döngüsüne HES’lerin vereceği zararlar ve yaratacağı sorunlara, çıkan yasaların yarattığı sıkıntılardan, HES’lerle mücadeleye kadar pekçok konuya değinmiş.

http://www.dogaicincal.com/index.asp?sayfa=caldiklarimiz&id=7

http://www.youtube.com/watch?v=B8WHKRzkCOY&sns=fb

Yazımı, Dünya’mızın nefes kesen güzelliklerine ait görüntüler ve müzikle noktalıyorum.

Internete devlet eliyle sansür uygulansa bu köprülere erişebilir miydim?