25 Aralık 2012 Salı

Bilim iktidar ile çelişirse...


Yayın Detayları: Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, 25 Aralık 2012
 “Gerçek nedir?”  “Gerçeği oluşturan bilgiyi kim üretir? Nasıl üretir?”, “Bilgi güç müdür?” “İktidar bilgiyi nasıl kullanır?” “İktidar üretilen bilgiyi neden ve nasıl değerli veya değersiz kılar?” Bunlar ve benzeri soruları yanıtlayan bilimsel yaklaşım post-yapısallık olarak adlandırılıyor.  Michael Foucault’un çalışmaları ile başlayan post-yapısallık, iktidarın geliştirdiği “buyurucu ve hegemonik söylev”leri ve bunlara karşıt bilginin iktidar tarafından nasıl değersiz kılınmaya çalışıldığını analiz eder.  2012 yılında kamuoyuna yansıyan üç vaka, post-yapısal bir yaklaşımla “İktidar bilgiyi neden değersiz kılmaya çalışıyor?” sorusunu sormamızı gerekli kıldı.


Kocaeli BBB İbrahim Karaosmanoğlu’ndan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na “şarlatan”
Dilovası’ndan yaklaşık yirmi yıldır geçerim ve her seferinde arabanın içine sızan kimyasalların kokusu genzimi yakar.  Başlarda boya, deterjan fabrikaları, petro-kimya depoları ile limanı olan bölgede yerleşim tek katlı evlerden oluşan ufak bir mahalleden ibaretti. Zamanla bölgedeki sanayi tesisleri artarken, yerleşim bölgesi hem yatay hem dikey gelişti ve nüfus hızlı bir şekilde arttı.  Sanayi tesislerinin tam karşısına Dilovası İlköğretim Okulu açıldı.  Okul ile tesisler arasındaki mesafe bir kilometreden az.  Çocukların hergün tesislerden çıkan dumanları soluduklarını düşünür, üzülürüm.  Kocaeli’nin yerel gazetelerine göz atarsanız size gülümseyen gözlerle bakan genç insanların fotoğraflarını “vefat” haberiyle görürsünüz.  İlde cocuk ve gençlerde görülen kanser vakaları ve ölümler çok arttı. 
Benim uzaktan gözlemlediğim bu endişe verici gelişmelerin, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilimdalı Başkanı Onur Hamzaoğlu ve ekibini hareket geçirdiğini duymuş ve sevinmiştim. Bu ekip on yıldır bölgedeki çevre kirliliğinin insan sağlığına etkisini araştırıyor. Araştırmalarında, bölgede on yıldan uzun süre yaşayanların kansere yakalanma riskinin daha kısa süre yaşayanlara göre 4.4 kat fazla olduğunu gördüler.  Bölgedeki her üç kişiden biri kanserden ölüyor.  Dilovası’nda 2005 yılında yaptıkları “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” başlıklı çalışmayı, ertesi yıl çözüm önerilerini Meclis’e sundular. Bu öneriler, sanayi bölgesinin genişlememesi, var olan fabrikaların modernizasyonu ve halk sağlığını korumaya yönelik alınacak önlemlerdi.  Bütün bu sonuçlara rağmen bölgede iyileştirici önlem alınmadı, tam tersine sanayi kapasitesi artırıldı.  Bunun üzerine sanayinin olmadığı Kandıra ilçesi ile Dilovası’nı karşılaştırmalı olarak incelediler.  Sonuçlar sanayinin yarattığı çevre kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki ölümcül etkisini kanıtladı.  Hamile kadınlar ve bebeklerini inceledilerinde, zehirli metaller anne sütüne ve doğmamış bebeğe geçtiğini gördüler.  2011 yılında bu bulguları kamuoyu ile paylaşınca ne oldu dersiniz?  Meclis araştırması yapıldı, alınması gereken önlemler daha fazla gecikilmeden belli bir program çercevesinde uygulanmaya başlandı ve Dilovası’nda düzenli halk sağlığı kontrolleri başlatıldı...  Hayır.  Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu, bu çalışmaları ve bulguları yok sayıp Onur Hamzaoğlu’na “şarlatan” dedi. Şarlatan, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre “Kendi bilgi ve niteliklerini veya mallarını överek karşısındakini kandıran, dolandıran kimse”, “bilir geçinen kimse” demek.  Onur Hamzaoğlu kendisine “şarlatan” diyen İbrahim Karaosmanoğlu’na karşı açtığı hakaret davasını kazandı.
Ekonomiyi insan sağlığından daha değerli kabul eden iktidar, kendi anlayışıyla çelişen bilim insanlarını değersiz kılmaya çalışır.
Bakan Eroğlu’ndan Prof. Dr. Beyza Üstün’e “yalan yanlış şeyler söylemiş”
Cumhuriyet gazetesinde 3 Nisan 2012 tarihinde çıkan bir haber Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun  “Dışarıdan bazı gruplar var, sürekli seyyar gruplar. Bunlar tamamen bu enerji şirketleri tarafından yönlendirilmiş olan gruplar. Bunlar, biz tespit ettik bir grup halinde gidiyorlar, propaganda yapıyorlar. Hatta bir tanesinin ismini de ben aldım, üniversiteden bir öğretim üyesi yalan yanlış şeyler söylemiş. Hiç bilimle bağdaşmayan, son derece cahilane şeyler söylemiş.” dediğini yazıyordu.  Bakanın isim vermeden bahsettiği kişinin Beyza Üstün olduğunu öğrendik.  Beyza Üstün su havzaları ve su havzalarının korunması konusunda bilimsel çalışmalar yapıyor ve iktidarın su politikalarını eleştiriyor, özellikle HES projelerinin yaratacağı sorunlara, projelerin doğaya, dolaylı veya dolaysız olarak yaşam alanlarına vereceği zararlara dikkat çekiyor.  Bu bağlamda Anadolu’nun farklı yörelerinde HES projelerine karşı mücadele eden yöre insanlarına destek veriyor.
Uluslararası ve ulusal iktidar mercileri tarafından, yenilenebilir enerji kaynağı olarak tanıtılan ve kabul edilen nehir sularından, kamuoyunda bilinen adıyla HES projeleri vasıtasıyla, sürdürülebilir kalkınma sıfatıyla, elektrik enerjisi üretiliyor.   Türkiye’de enerji politikalarındaki son değişiklikler ile HES projelerine öncelik verildi.  Şu an 267 HES işletmede, 175 projenin yapımı sürüyor, 1500 proje planlama aşamasında.  2023 yılında 2000 HES’in aktif olarak çalışması hedefleniyor.  Bir yanda, iktidarın yaptığı planlar, koyduğu hedefler, yürürlüğe soktuğu veya değiştirdiği kanun ve yönetmelikler, bankaların bu projeleri fonlamak için yurtdışından aldığı yüksek meblağlı krediler, para kazanmak için bu piyasaya girmeye çalışan sermaye grupları, diğer yanda bilimsel çalışmalarla ortaya konan ve Beyza Üstün ile pekçok diğer akademisyen tarafından dile getirilen HES’lerin doğaya ve yaşam alanlarına verdiği ve vereceği zararın ürkütücü boyutları, medyaya yansıyan talan edilmiş ormanlar, düzlenmiş dağ yamaçları, betonlaşmış dere yatakları, sudaki kirlenme sonucu ölen yüzlerce balık fotoğrafları, heyelan sonucu kayan köy evleri, tek geçim kaynakları olan toprakları ellerinden alınan insanlar ve sonuçta yükselen ve giderek yayılan HES’lere karşı verilen mücadele.
İktidar, kendi söylemleri ile çelişen bilimsel bilginin özellikle geniş kitlelerle paylaşılınca (http://www.youtube.com/watch?v=C_7hZIDNZe8) “yalan, yanlış”, bilgiyi paylaşan kişilerin “cahil”  olduğunu iddia ederek, değersizleştirmeye çalışır.

EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi)’nden Prof Dr. Gilles-Eric Séralini’ne “bilimsel kalitesi yetersiz”
Seralini ve ekibinin iki yıldır fareler üzerinde GDO’larla ilgili yaptıkları deneylerin sonuçlarının 19 Eylül 2012 tarihinde bilimsel bir dergide yayınlanması bomba etkisi yarattı. Deneylerde GDO’larla beslenen farelerde erken ve hızlı ölümler gözlemlendi.  Farelerin iç organlarda özellikle ciğer ve böbreklerde hormonal ve kanser yapıcı etkileşimler oldu.  Gözle görülür, elle tutulur büyüklükte tümörler oluştu. Uzun erimli bu çalışma GDO’lara karşı duyulan güvensizliğin sebepsiz olmadığını gösterdi. Avrupa Birliği ülkelerinde GDO’lara karşı kamuoyu tepkileri artınca, Avrupa Komisyonu harekete geçti ve  EFSA’yı (Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Otoritesi) konuyu araştırmakla görevlendirdi. EFSA’nın değerlendirmesine göre Seralini’nin çalışmasında amaçlar net değil, raporlama yetersiz, deneylerin tasarımı, yapılması ve sonuçların analizi ile ilgili temel detaylar eksik.  Bu nedenle EFSA, çalışmanın bilimsel kalitesini, GDO’larla ilgili güvenlik önlemlerinin gözden geçirilmesini gerektirecek kadar yeterli bulmadı.  Oysa Seralini’nin çalışmasını inceleyen diğer iki ulusal düzenleyici kuruluş, daha detaylı araştırma yapılmasına ve GDO’larla ilgili değerlendirme ilkelerinin gözden geçirilmesine karar verdi. EFSA’dan beklenen  en azından çalışmanın ortaya koyduğu kaygı verici sonuçları dikkate alarak, beklediği bilimsel kalitede yeni bir çalışmanın yapılmasını istemesiydi.  Seralini bilimsel çevrelerden de tepki aldı.  New Scientist dergisinde yayınlanan bir yazıda kullandığı fare sayısı az olduğu için istatistiksel sonuçların güvenilir olmadığı iddia edildi.  Oysa bu standartlar GDO’lar için çalışan biliminsanlarından istenmemişti. Seralini’ni savunan GMWatch grubu, bu yazının yazarı ile yazıda adı geçen bilim insanının GDO şirketleri ile olan maddi ilişkileri açıkladı.  Şu an Seralini’nin çalışmayı yayınlayan dergiye yazıyı çekmesi için baskı yapılıyor. Seralini kendisine karşı iftira kampanyası yürüten ve GDO şirketleri için çalışan biliminsanlarına karşı dava açtı.
İktidar hegemonik anlayışı ile çelişen bilgiyi üreten biliminsanlarını kendinin yarattığı taraflı bilim kurumlarını ve biliminsanlarını kullanarak değersizleştirmeye, baskı altına alarak susturmaya çalışır.
Bilimin, iktidarın yarattığı “bilim”e karşı yürüttüğü mücadele devam ediyor.

20 Aralık 2012 Perşembe

Ekolojinin Sistem Dilini Öğrenebilir miyiz?

Yayın Detayları: EKOIQ, Kasım 2012
Ekolojinin Sistem Dili dendiğinde aklınıza hangi sorular gelir? Nedir sistem? Ekoloji nedir? Sistemin dili mi var? Ekolojinin sistem dili ne demek? Kim öğrenir, kim konuşur bu dili? Ne işe yarar? Bu soruların yanıtlarını, Ağustos ayında Boğaziçi Üniversitesi’de Ekolojinin Sistem Dili eğitimini düzenleyen Ayşen Eren ve Zerrin Doğança’dan aldık. Ayşen Eren endüstri yüksek mühendisi, çevre aktivisti, eğitimci, Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü’nde doktora öğrencisi. Zerrin Doğança öğretmen, eğitimci, Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde araştırma görevlisi ve Çevre Bilimleri Enstitüsü’nde doktora çalışmalarını yürütüyor.

Nedir Ekolojinin Sistem Dili?


Ayşen: Lise öğrencilerine dönük hazırladığımız, sistem yaklaşımı ile ekosistemlere ve çevre sorunlarına bütüncül ve sistematik bir şekilde bakmayı öğretmeyi amaçlayan bir haftalık yaz okulunun adı.
Zerrin: Ekosistemler adı üzerine en temel ve aslında en karmaşık ilişki ağına sahip sistemlerdir. Biz de bu projede, katılımcıların biraz da karmaşık olan bu ilişkiler ağını anlamaları için bir “dil”, bir “yaklaşım” öğretiyoruz.

Sistem dendiğinde ne anlamalıyız? Sistem dili neyi ifade ediyor?

Ayşen: Bu soruya bir katılımcının verdiği örnekle cevaplayalım. “Aykut Kocaman (Fenerbahçe teknik direktörü), oyuncular anlamlı birer parça! Bu parçalardan anlamlı bir bütün oluşturma vakti geldi.” Saat, uçak, internet altyapısı, vücudumuz, akan bir nehir birer sistem. Biz zamana bağlı olarak değişen sistemleri, yani dinamik sistemleri ele alıyoruz; örneğin, ekosistemler Sistemlerin parçaları, parçalar arasında neden-sonuç ilişkisine dayalı bağlantılar, bağlantıların oluşturduğu döngüler, döngülerin parçalar üzerindeki etkilerinin yarattığı davranışlar ve bu yapının zaman içinde değişiminden kaynaklanan dinamik karakter. Biz, sistem dinamikçiler, bu nedenle örneğin nehirdeki balıklar azalıyor dendiğinde nehir ekosistemini tanımaya çalışır, sistemin parçalarını, döngüleri tanımlar ve sistemin zaman içinde nasıl davranışlar sergileyeceğini anlamaya çalışırız. Sistemin dilini çözmeye çalışırız. Bu bağlamda, sistem yaklaşımı sistemlerin dili anlamak için bize bir alfabe sunar.

Sistem dinamiği ve çevre sorunları arasında nasıl bir bağlantı var?

Zerrin: İnsanlık, doğal kaynakların tüketilmesi, türlerin yok oluşu, kirlilik, plansız şehirleşme ve küresel ısınma gibi sayısız ve uzun süredir çözülmeden devam eden çevre sorunlarıyla karşı karşıya. Bu sorunlara getirilen kısa vadeli çözümler, çoğu zaman bu sorunların şiddetini arttırmaktan öteye gitmiyor. Burada sistem dinamiği devreye giriyor. Sistem dinamiği yaklaşımı ile, bir sistemin tüm parçalarını, bu parçaların birbiriyle olan ilişkilerini ve bunların zaman içerisindeki davranışını inceleyerek, uzun vadede sorunun çözülmesini amaçlayan çözüm yolları geliştirilebilir.

Bu projeyi yapmak nereden aklınıza geldi?

Ayşen : Doktora programında tanıştığım sistemyaklaşımından çok etkilendim. Dünyada ve ülkemizde çevre sorunları giderek artıyor, çeşitleniyor, yarattıkları olumsuzluklar büyüyor. Bu sorunları biz, insanoğlu, yarattık. Çözecek olan yine biziz. Sorunları çözebilmek için önce onları anlamalı ve tanımlamalıyız. Sistem dinamik yaklaşımı bunun için çok iyi bir yöntem. Daha geniş kitlelere öğretilmesi gerektiğine inanıyorum. Boğaziçi Üniversitesi’nde bu alanda çalışan çok güçlü akademik bir kadro var. Kişisel olarak alternatif eğitim yöntemleri ile ilgiliyim. Sürdürülebilir Yaşam Oyunları adı altında geliştirdiğim, ilkesi “yaparak, deneyimleyerek öğren” olan, grup dinamiklerini kullanan, oyun ve egzersizlerden oluşan eğitim programlarını beş yıldır uyguluyorum. Ayrıca, iki yıl boyunca Küre Dağları Milli Parkı’nda düzenlenen TÜBİTAK tarafından desteklenen, “Ekoloji Tabanlı Doğa Eğitimi” programının uygulamalarını hazırladım ve programın yürütücülüğünü yaptım. Bu deneyimlerim, doktora çalışmalarım ve okulun imkanları birleşince böyle bir eğitimi düzenlemek için kolları sıvadım. En büyük şansım Zerrin Doğança ile tanışmak oldu. Zerrin’in tez konusu ilköğretim öğrencilerine çevresel konular üzerinden sistem yaklaşımını öğretmek. Hayalimi kendisiyle paylaşınca bir anda ortak hayale dönüştü ve 8 ay süren hazırlık dönemimiz başladı.

Zerrin: Ayşen’in bu teklif ile gelmesi, beni de çok heyecanlandırdı. Ben de bu yaklaşımın daha küçük yaşlarda, çeşitli konularda ve derslerde uygulanması gerektiğine gönülden inanıyorum. Amerika ve birçok Avrupa ülkesinde bu yaklaşım ilköğretim hatta okulöncesi dönemindeki çocuklara öğretiliyor. Boğaziçi’ndeki akademik kadro desteği ile Türkiye’de sadece bir doktora tezi ile sistem dinamiği uygulamaları ilköğretim seviyesindeki çocuklara öğretilmiş (Nuhoğlu, 2008). Benim doktora tezim ise, çevre eğitiminde sistem yaklaşımı kapsamıyla; Türkiye’de bir ilk olma özelliği taşıyor. Bu anlamda da bu yaklaşımın her başka konudaki her yaş seviyesindeki uygulaması bilimsel açıdan da bizi heyecanlandırıyor. Lise öğrencilerinin bu projede seçilmesi bu bağlamda da hiç tesadüfi değil. Lise öğrencilerine, bir hafta gibi kısa bir sürede, Türkiye’de bu alanlardaki en önemli bilim insanlarıyla yoğunlaştırılmış çevre odaklı sistem eğitimi vermek hedefi ile yola çıktık.

Ekolojinin sistem dili projesi ile neyi amaçladınız?

Ayşen : Temel amacımız, bilimsel bir yöntemin, beş gün gibi kısa bir sürede teorisini vermek, uygulamalarla bu bilgiyi kullandırarak pekiştirmek ve kalıcı kılmaktı. İstedik ki;
  • Gençler çevre problemlerine bakarken NEDEN, NASIL sorularını sormayı alışkanlık haline getirsinler,  
  • Gerçek hayatta karşılaştıkları sistemleri fark etsinler ve modellerini kurmaya çalışsınlar,
  • Araştırma, analiz, sentez ve değerlendirme yapsınlar, 
  • Grup olarak öğrenme, iletişim, sunum becerilerini kullansınlar, 
  • Ülkemiz için kritik öneme sahip çevre problemleri hakkında bilgi sahibi olsunlar.
Bir diğer amacımız, bilimi eğlenceli, katılımcı biçime sokan, alternatif eğitim yöntemleriyle süreci verimli kılmaktı.

Katılımcılar kimlerdi?

Ayşen: Programı lise öğrencileri için hazırladık. Projeyi ilk defa yaptığımız için kurumsal bir okul ile çalışmak istedik. Böylece, gelen öğrencilerin düzeyleri birbirine yakın olacaktı ve okul ile sürekli ilişki kurabilecektik. Darüşşafaka Lisesi ile çalıştık. Okulun Projeler Koordinatörü Meltem Alibeyoğlu’nun Çevre Bilimleri Enstitüsü’nde doktora yapıyor olması büyük şans oldu. Müfredat programlarına bakıp matematik,coğrafya, kimya derslerindeki ön bilgilerini tespit ettik.. Anket düzenleyerek, bildikleri ve önemsedikleri çevre sorunlarını öğrendik, programı bunlar üzerine inşa ettik. Eğitim sonrası katılımcıları gözlemleme imkanımız oluyor. Proje katılan öğretmenlerden geribildirim alabiliyoruz. Örneğin; yaz okulu sonunda gençler döneme çok motive başlamışlar, bazıları Boğaziçi Üniversitesi’ne girmeyi hedeflemiş, sistem dinamik alanında çalışmak isteyenler varmış.

Proje ekibini bize anlatabilir misiniz?

Zerrin: Bence projenin en önemli özelliklerinden biri birçok disiplinden bilim insanı, yüksek lisans ve doktora öğrencisini biraraya getirmesiydi. Projemizin eğitmen kadrosunun ortak noktası, herkesin Prof. Dr. Yaman Barlas’ın öğrencisi olması. Kendisi Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği öğretim üyesi ve Türkiye’de sistem dinamiği alanında akla gelen ilk isim. Çevre Bilimleri Enstitüsü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Ali Kerem Saysel; çalışmalarında sistem dinamiği yöntemini çevre problemlerinin modellenmesinde kullanmaktadır. Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden Hasret Nuhoğlu Türkiye’de akademik anlamda eğitimde sistem dinamiği uygulamasını ilk yapan kişi. Projenin dinamikliğini sağlayan genç arkadaşlarımızı da unutmamız gerekiyor; Endüstri Mühendisliği Bölümü’nden Nida Önsel, Can Sücüllü, Oylum Şeker ve Gizem Bacaksızlar, Çevre Bilimleri Enstitüsü’nden Serkan Kaptan. Darüşşafaka Okullarını temsilen Meltem Alibeyoğlu da ekibimizdeydi.

Programın içeriği hakkında bize kısa bir bilgi verebilir misiniz?

Zerrin: Projeye Yaman Hoca’nın “Sistem Tarihi ve Felsefesi” dersiyle başladık. Ardından, farklı bir bakış açısıyla parçaları tek tek öğretmektense onları bütün ile önceden tanıştırmak istedik ve katılımcılara projenin son ürünü olacak sistem modelleri hakkında bilgi verdik. Karmaşık bir fotosentez modeli ile bu işin aslında ne kadar da detaylı ve zorlu bir çalışma gerektiğini çocuklara hissettirdik. Çünkü, biraz kafa karışıklığının onları daha çok düşünmeye iteceğini biliyorduk.

Ardından, onların katılımı ile bazı nedensellik oyunları oynadık. Bu oyunlardaki temalar ise ülkemizdeki güncel çevre sorunlar idi; HESler, Kelebekler Vadisi’ndeki azalan kelebek nüfusu, Uluabat Gölü’ndeki azalan türler gibi. Sistem parçaları, genel sistem davranışları yine öğrencilerin aktif olarak katıldıkları atölye çalışmaları ile öğretildi. Bu yıl çevre literatürünün temel taşlarından Rachel Carson’un Sessiz Bahar kitabının yazılışının 50ici yılıydı. Bu nedenle programımıza aldık ve kimyasal kirleticilerin doğaya verdiği zararı anlatan bu kitabı öğrencilere ödev olarak verdik. Kitapta anlatılan sorunların zihinsel modellemelerini yaptılar. Nezahat Gökyiğit Bahçesi’ne bir gezi düzenledik ve oradaki farklı ekosistemleri sistem bakış açısıyla inceledik. Artık, model kurmaya hazırdık. STELLA programının kullanımı hakkındaki atölye çalışmasından sonra, projedeki asistan arkadaşlarımız eşliğinde beş farklı çevre sorunu gruplar halinde modellendi. HESler, şehre göç, termik santraller, biyolojik birikim ve 3.köprü modellenen çevre sorunlarıydı. Katılımcılar, 1.5 günlük çalışmalarını projenin son akşamında kendi okullarında Darüşşafaka Cemiyeti Yönetim Kurulu üyerlerine, idarecilere, öğretmenlere, velilere ve bizlere sundular.

Ayşen: Programı eğlenceli oyunlar ve yaratıcı etkinliklerle zenginleştirdik. Hem öğrencilerin bizimle kaynaşmaları kolaylaştı, hem neyi, nasıl ve ne kadar öğrendiklerini enformal biçimde değerlendirebildik. Örneğin; “sistem”i resmeden bir katılımcı, bir ağaç resmi çizip, “Bir çok canlının evi olan ağaç, pekçok sistem taşır üzerinde“ diye yazdı. Heykel oyununda “çevre koruma”nın heykelini yaptılar, ortak tema “birlikte korumak” çıktı. Diyalog çalışmasında, gerçek hayattan sistemlere örnekler vermelerini istedik. Fenerbahçe’li bir katılımcı futbol takımını örnek verdi ve “Aykut Kocaman, oyuncular anlamlı birer parça. Bu parçalardan anlamlı bir bütün oluşturma vakti geldi” dedi. Enerji oyununda sistemlerin parçaları artınca, karmaşıklığın artacağını deneyimleyerek gördüler. Her sabah, bir önceki günün öyküsünü anlattılar.

Proje için eğitim materyalleri hazırladık. İngilizce kaynakları çevirip, lise düzeyine ve eğitimimizin kapsamına uygun hale getirdik. Sistem dinamik sözlüğü oluşturduk.

Projemizi sanal ortama ve sosyal medyaya taşıdık. www.ekolojininsistemdili.boun.edu.tr adresinde projemizi anlatıyoruz. Ayrıca facebook grup kurduk.

Projeden nasıl sonuçlar elde ettiniz?

Zerrin: Katılımcılara proje başlangıcında ve bitişinde sistem düşüncesi ile ilgili benim tezimde geliştirdiğim testleri uyguladık. Halen, bu verileri girmek ile uğraşıyoruz. Ama, Ayşen ile veri girişlerini yaparken, öğrenme sinyallerini farkettik. Bu sonuçları istatistiksel olarak da inceleyeceğiz. Ancak, katılımcıların kendi geliştirdikleri modelleri sunarken ki ifadeleri, kullandıkları cümle kalıpları ve fikirlerini savunmaları gerçekten hepimizi çok etkiledi. Bir haftada, ne kadar değişim yaratabilmişiz diye düşündük. Bu yaklaşımın tüm eğitim sistemine yayılması neler değiştirebilir; bunu düşünmek bile çok heyecan verici.

Ayşen: Meltem gençlerin hiç olmadıkları kadar motive şekilde döneme başladıklarını söyledi, pekçoğunun hayalini Boğaziçi Üniversitesi’nde süslemeye başlamış. Çevre sorunları hakkında bilgileri ve ilgileri arttı.

Geleceğe dair planlar var mı?

Zerrin: Kısa vadede, bu katılımcı grubundan çıkan modelleri biraz daha geliştirip, Amerika’daki “Sistem Düşüncesi ve Dinamik Modelleme Konferansı”nda yine katılımcılarızın sunması gibi bir planımız var. Ama, böylesi bir uygulamanın hedef kitlesini arttırmamız gerektiğinin de bilicindeyiz. O yüzden, gelecek sene de Tübitak’a başvurmak ve yeni bir katılımcı grubu ile projeyi tekrarlamak istiyoruz. Ayrıca, öğretmenlerin bu konuda eğitilmesinin daha sürdürülebilir bir yaklaşım olduğunun farkındayız. Öğretmenler ile de böyle bir proje yapmayı hedefliyoruz. Ve, tabi ilgili konferanslara katılıp bu proje ve sonuçlarını akademik ortamlarda da paylaşmak istiyoruz.

Projemizi maddi olarak TÜBİTAK ve BAP (Boğaziçi Üniversitesi Araştırmalar Koordinatörlüğü) destekledi.

27 Kasım 2012 Salı

"Dünya ana" ve "Bir dağ gibi düşünmek"


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  27 Kasım 2012
Kadim kültürlerin öyküleri, mitosları, masalları bize Dünyayı yaşayan bir canlı gibi tanıtır, anlatır.  Yerel toplumları araştıran biliminsanları dünyanın birbirinden çok uzak, farklı coğrafyalarında yaşayan yerel toplulukların Dünyaya bakışını “varlıkların topluluğu” olarak tanımlar.  Bu varlıklar ki canlı ve cansız, görülen ve görülemeyen, işitilen ve işitilemeyen herşeyi kapsar ve hepsinin ruhu vardır.


Dünyayı nasıl tanımlarsınız? Dünyayı bir varlık olarak görür müsünüz?  Sizce bir kimliği, ruhu var mıdır? Dünya ile olan ilişkinizi nasıl anlatırsınız?  1960’lı yıllarda  insanoğlu ilk defa Dünyanın bir bütün olduğunu, sınırlarını, yeşil değil aslında mavi bir gezegen olduğunu gözleriyle gördü.  Yine aynı yıllarda büyüyerek, genişleyerek ve yayılarak artan çevre sorunları, yok olan ve bozulan doğa alanları fark edilmeye başlandı.  Aldo Leopold’un “Bir Kum Yöresi Yıllığı”, Rachel Carson’un “Sessiz Bahar” kitapları insanoğlunun Dünya ile kurduğu ilişkinin nasıl sorunlu bir hale dönüştüğünü kitlelere anlattı.  “Modern” ve “uygar” toplumların Dünya ile ilişkisi “almak ve kullanmak” fiiliyle tanımlanabilir ve onlar için Dünya parçası oldukları canlı bir bütün değil, tüketilecek bir kaynaktır, kimliksiz bir “şey”dir.
“Bir dağ gibi düşünmek” gerektiğine bir kurdun ölümünü gördüğünde inanır Aldo Leopold.  “Bir Kum Yöresi Yıllığı” kitabında anlatır bu anı.  Bir av gezisinde nehre bakan bir kayanın üzerinde yemek yerken, nehre giren kurt sürüsü görürler.  O zamanlar bir kurdu öldürme şansını kimse kaçırmak istemez. Sürüye ateş ederler.  Yaşlı bir kurdu vururlar.  Yaralanan bir yavru bacağını sürüyerek kaçmaya çalışır.  Koşarak yaşlı kurdun yanına geldiğinde, gözlerinde yanan hiddetli yeşil ateşin yavaşça öldüğünü görür.  O an, o ana kadar sadece dağ ile kurdun bildiği,  kendisine yeni olan bir şeyi, kurdun gözlerinde fark eder.  Daha az kurdun, daha çok geyik demek olduğunu, kurtlar olmazsa oraların geyik cenneti olacağını sanmaktadır. Oysa yaşlı kurdun gözlerindeki yeşil ışığı gördüğünde ne dağın ne de kurdun bu görüşüne katılmadığını hisseder. 
“Bir dağ gibi düşünmek” terimi doğal sistemlerin elementleri arasındaki derin ve karmaşık bağlantıları takdir etmek anlamında kullanılmaktadır.  “Bir dağ gibi düşünürsek” Dünya da aslında birbirini tamamlayan doğal sistemlerin anlamlı bir bütünüdür.
Fikret Berkes’in “Kutsal Ekoloji” kitabını okurken, insanlığın tekerleği yeniden keşfettiğini farkettim. İnsanlık yerine batı uygarlığı demek belki daha doğru olur.  Kitap Kanada’da, Kuzey Amerika’da, Alaska’da yaşayan yerli toplumların, Dünyayı ve Doğayı yaşayan bir varlık olarak kabul ettiklerini ve “varlıkların topluluğu” olarak gördüklerini anlatır.  Bu yerli toplumlar, Yaratıcının evreni bir bütün olarak yarattığına inanırlar.  Evrenin nasıl çalıştığını anlamak için akıl, zihin ve davranışlarını disiplin etmek insanların görevidir. Doğaya saygı duyarlar.  Saygıyı dört değere dayandırırlar: Doğa bütüncül bir topluluktur, herşey herşeye bağlıdır, gelecek yedi nesili düşünerek hareket edilmelidir, alçakgönüllü davranmalıdır.  Bu Dünya görüşünün dayandığı temel fikir, insanoğlunun ekosistemin bir parçası olduğudur.
Dünya'nın hukuksal kimliği
Dünyayı canlı ve yaşayan, insanı da içine alan bir varlıklar bütünü ve sistemi olarak gören anlayış Güney Amerika’daki topluluklarca da benimsenmiştir.  Hatta, bu anlayışı Bolivya ulusal boyuta taşıdı.  Dünya’ya hukuki bir kimlik verip, hukuksal haklar tanıdılar.  Ülkelerinin ve insanların Dünya ve Doğa ile ilişkilierini kökten değiştirecek “Dünya Ana ve İyi Yaşam İçin Bütünsel Kalkınma” yasasını kabul ettiler. Bu yasa, Dünya Ana’yı batı uygarlığının kabul ettiği gibi sınırsız tüketime açık bir nesne olarak değil, hakları olan yaşayan bir sistem olarak tanımlar. İlk taslak 2010 yılında Bolivya’daki yerel toplulukları ile küçük çiftçileri içine alan güçlü sosyal hareket tarafından hazırlandı.  Aynı yıl içinde, Bolivya Devlet Başkanı Morales, taslağın kısaltılmış halini imzaladı ve “Dünya Ananın Hakları Yasası” olarak kanunlaştırdı.  Bu yıl ise daha kapsamlı olan “Dünya Ana ve İyi Yaşamak İçin Bütünsel Kalkınma Çerçeve Yasası” kabul edildi.  Yeni yasada “İyi Yaşamak” kavramı bireysellik yerine ortaklığı, çoğa sahip olmak yerine yeterinceye sahip olmayı değerli kılmakta. Dünya’yı mal olarak gören kapitalist ideoloji yerine sürdürülebilirliği ve Dünya Ana ile uyumlu ilişki kurmayı öne çıkarmakta.  Bu bağlamda da Dünyaya zarar veren, yaralayan uygulamalara son verilmesi için çağrı yapmakta.  Yasa çevre, toprak paylaşımı, işe erişim, sağlık hizmetleri ve eğitim gibi pekçok farklı alanı etkiliyor.
Tarihten gelen, dünyada pekçok yerel topluluk tarafından halen yaşatılan, Bolivya’da sosyal ve kültürel boyutta yerel toplumlar tarafından benimsenen Dünya anlayışı,  bu yasa ile devlet tarafından da hukuki olarak kabul edildi. Bugüne kadar devletler tarafından yok edilen, zarar gören doğal sistemlerin yine devlet sistemleri tarafından korunması gibi çelişkili bir durumu barındırsa da paradigmatik bir değişime zemin hazırlıyor.  Bolivya’da yasalarla tanımlanan yeni Dünya Ana – İnsan - Devlet ilişkisi zaman içinde nasıl şekillenecek? Bolivya’daki devlet yapısı ve yönetim organları yasa ile nasıl ve ne kadar değişecekler?  Dünya Ana’nın hakları devlete ve şirketlere karşı bu şekilde korunabilecek mi?  Bu büyük bir merak konusu.
Bolivya hükümeti yerel halkların da baskısı ile Doğa’ya hukuki bir kimlik verip, gelecek nesillerin yaşam haklarını da gözetecek biçimde Doğa’yı güvenceye alırken, Türkiye hükümeti yeni bir yasa ile Doğa’yı “torbaya” sokup, satışa çıkarmaya hazırlanıyor.  Torbaya girecek Doğa’nın kıyılarında 50 metreye kadar bina yapılmasına izin verilmezken, bu 10 metreye indirilecek.  Bu sahillerin kalmaması demek, ne halk ne de canlılar için.  Doğa’nın kıyıları toprakla doldurulabilecek ve buralara kirleten enerji tesisleri başta olmak üzere binalar inşa edilebilecek.   Sahillerdeki bozulmayı ve oluşacak kirliliği hayal edebiliyor musunuz?  Köylerin meraları da kentsel dönüşüm için  tahsis edilebilecek ve imara açılacak.  Bu yasadan sonra köylüler hayvanlarını viyadüklerin çimenliklerinde ve parklarda otlatacaklar. Doğa’ya karşı bütün bu saldırılar, “kamu yararı” için yapılacak.  Sanki doğa ile insanın kaderi ayrı imiş gibi.  Doğa torbaya sokularak sonun başlangıcı hazırlanıyor. Bu ünlü Kızılderili atasözünü hatırlatıyor: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen birşey olduğunu anlayacak.”

2 Kasım 2012 Cuma

GDO’lu “VAR AMA YOK” Öyküleri





Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  30 Ekim 2012

Biyogüvenlik Kurulu'na görüşlerinizi bildirmek "en doğal hakkınız".  Ancak eksik tasarlanan bu süreç, Bakanlığın GDO'larla "ilgili karar süreçlerine kamuoyunu dahil edermiş" gibi yapmasına olanak sağlıyor.

GDO’ların ülkemize girmesini istemiyorsanız umarım 12 Ekim 2012 tarihini kaçırmadınız.  Neden mi?  Biyogüvenlik Kurulu, 3 GDO'lu kolza ve 1 GDO'lu şeker pancarının ülkeye ithal edilip hayvan yemi olarak kullanılması için sizin görüşünüzü istedi. 12 Ekim 2012 saat 17:00’ye yani  mesai saati sonuna kadar "sosyo-ekonomik değerlendirme" ve "risk değerlendirme" görüşlerinizi, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması internet sitesinde size ayrılan görüş bildirme sayfalarına yazmanız gerekiyordu. 

Türkiye’ye GDO ithalatını istemeyen, Biyogüvenlik Kurulu’nun kararlarını takip eden, Kurulun kendisinden görüş beklediğinden haberdar olan, interneti kullanabilen (Türkiye İstatistik Kurumu 2012 verilerine göre nüfusun yüzde 34’ü), sosyo-ekonomik ve risk ne demektir bilen, değerlendirmesini yazabilecek kadar Türkçe okur-yazar , onca işi gücü arasında 12 Ekim tarihini kaçırmayacak vatandaşlar aranıyor.  Sizce bu kriterlere uyan kaç kişi var?  Greenpeace’in yaptığı kamuoyu araştırması, halkın yüzde 82’sinin GDO’nun ne olduğunu bildiğini, yüzde 81’inin GDO’lardan endişe ettiğini gösterdi.  Bu geniş kapsamlı araştırma sonucunu, yurt genelinde değerlendirirsek 75 milyon nüfusun yaklaşık 62 milyonu GDO’lardan endişeleniyor diyebiliriz. Peki bu vatandaşlar Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın öngördüğü gibi GDO’larla ilgili karar süreçlerine aktif olarak katılabiliyor mu?  Rahatlıkla hayır diyebiliriz çünkü Bakanlığın kamuoyunun bilgilendirilmesi ve karar süreçlerine katılması için oluşturduğu, internet üzerinden erişilen sistem, sadece elit ve eğitimli azınlık için tasarlanmış.
Diyelim elit ve eğitimli azınlığın içindeseniz ve görüşlerinizi Kurula iletmek istiyorsunuz fakat aşmanız gereken başka engeller var.  Öncelikle Kamuoyu Görüş Bildirme Formu sayfasını bulmalısınız ki bu hiç kolay değil.  Doğru köprüyü bilmeniz lazım. Çünkü, Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması sitesindeki arama motoru size yardımcı olamıyor. Denedim, “kamuoyu”, “kamuoyu görüş”, “değerlendirme”, “vatandaş görüş”, “risk”, “sosyo-ekonomik” kısacası görüş bildirirken kullanılabilecek sözcüklerin hiçbirini tanımıyor.
Diyelim hem elit ve eğitimli azınlıktansınız, hem de görüş bildirme sayfasının köprüsünü buldunuz, her ürünün sosyo-ekonomik ve risk değerlendirme raporlarını okuyup, her rapora karşı kendi görüşünüzü yazmalısınız.  Yazmakla bitmiyor, görüşlerinizin Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması sistemine kayıt edildiğinden emin olmalısınız.   Bilgisayar sistemleri nankör oluyor, herşeyi yazıp tuşa basıp gönderiyorsunuz,  sistem hata veriyor, görüş gitti mi gitmedi mi emin olamıyorsunuz.  Hoop, hadi sil baştan. Bazen de sayfaya ulaşılamıyor.  Bir kere daha deneyin, hadi bir daha.  Bir kez on defa denedim, olmadı.  Daha sonra tekrar göndermeyi denediğimde sistem çalıştı.  Kısacası, GDO konusunda görüş bildirmek için kişiliğinizin uygun olması,  sabırlı ve sebatkar olmanız da gerekiyor.

Türkiye'ye GDO'lar kaçak olarak giriyor.  Bugün marketlerden aldığımız pek çok ürün, yediğimiz taze sebze ve hububat GDO'lu olabilir.  Bu gıda ürünleri, yemler ve tohumlar neler, ithalatçı firmalar kimler?  Bilmiyoruz.

Diyelim bütün bu engelleri aştınız ve görüşleriniz sisteme kayıt oldu.  Şimdi ne olacak?  Valla bugüne kadar birşey olmadı.  Vatandaşlar bütün bu engelleri aşıp GDO’ların ithalini istemiyoruz dediler, buna rağmen hepsi Biyogüvenlik Kurulu tarafından onaylanıp, ithalatlarına izin verildi.  Biyogüvenlik Kurulu işleyişini düzenleyen yönetmeliğin Madde 10 fıkra 8ç’sinde, vatandaşların görüşlerini değerlendirip Kurulu iletme işi komitelere verilmiş.  Kurulun görevlerini açıklayan Madde 7 fıkra 1e’e göre değerlendirmeleri dikkate almak kurulun işi.  Fakat kurulun kamuoyu görüşlerini nasıl değerlendireceği, değerlendirme sonuçlarını kamuoyu ile nasıl paylaşacağı açıklanmamış.  Sürecin unutulan bu önemli bölümü, kamuoyu görüşlerini alıp, hiçbir şey yapmamalarına neden oluyor sanıyorum.  Çünkü bugüne kadar kamuoyundan kaç görüş geldi, kaçı olumsuz, kaçı olumlu ve gelen görüşleri kurul nasıl değerlendirdi, bilmiyoruz. Eksik tasarlanan bu süreç, Bakanlığın GDO’larla ilgili karar süreçlerine kamuoyunu dahil eder”miş” gibi yapmasına olanak sağlıyor.

YAKALANIYORLAR FAKAT...

İthal edilen gıda ürünlerinde GDO var mı?  Pekçok kişinin aklını kurcalayan, endişelendiren bir soru bu.  Ekim ayında Bursa’da düzenlenen “GDO'ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu” başlıklı etkinlikte konuşmacı olan Bakanlık yetkilisi, ithal ürünlerde 2011-2012 (ilk altı ay) toplam 18 aylık sürede yaptıkları resmi kontrollerde, gıda ürünlerinde 137, yemlerde 32, tohumlarda 47 kez GDO tesbit ettiklerini açıkladı.  İçiniz rahat etti mi? Evet Türkiye’ye GDO’lar kaçak olarak giriyor. Bugün marketlerden aldığımız pekçok ürün, yediğimiz taze sebze ve hububat GDO’lu olabilir. Bu gıda ürünleri, yemler ve tohumlar neler, ithalatçı firmalar kimler?  Bilmiyoruz. Peki kanunlara aykırı iş yapan ithalatçı firmalara ne oluyor?  Şu ana kadar hiçbir şey yapılamamış.  Bakanlığın tek yaptığı Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmak.  Savcılık kararı doğrultusunda firma yetkililerine ve müteselsilen sorumlululara 1-12 yıl arası hapis cezası, 200 bine kadar idari para cezası veya 10 bin güne kadar adli para cezası verilebilmekte ama bugüne kadar henüz bir karar çıkmamış.  Sizce savcılıktan kararlar ne zaman çıkar, bu arada firmalar ithalata devam eder mi?  Bu öyküyü tamamlamayı GDO’dan endişe eden vatandaşlara bırakıyorum.

İHTİYAT İLKESİ, İSPAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ, TAZMİNAT

Bursa etkinliğinde konuşan Avukat Emre Baturay Altınok ile Doç. Dr. Ahmet Başözen üç ilginç GDO öyküsü anlattı.  Türkiye’nin imzaladığı Cartagena Biyogüvenlik Protokolüne göre bilimsel bilinmezliklerin olduğu durumlarda ihtiyatlılık ilkesi benimsenmelidir.  GDO’lar pekçok bilinmezliği içermektedir, çünkü uzun süreli test edilmemişlerdir ve kullanıldıklarında insan vücuduna, doğal sistemlere etkileri önümüzdeki 10-15 yıl süresince ortaya çıkacaktır.   Buna rağmen, bilinen ve bilinmeyen tüm riskler göze alınarak Biyogüvenlik Kanunu’nda ihtiyat ilkesi gözardı edilmişti.

Diyelim gelecekte, Gilles-Eric Séralin ve arkadaşlarının “Food and Chemical Toxicology” dergisinde yayınlanan makalesindeki gibi vücudunuzda kanserli hücreler keşfedildi veya organlarınız hastalandı.  Hastalığınızın GDO’lu ürünlerden kaynaklandığına inanıyorsunuz. Bu noktada devreye ispat hukuku giriyor. Beslenmeniz ile hastalığınız arasında nedensellik bağı kurabilir misiniz?  Geçerli kanun ve yönetmeliklerin çizdiği çerçeveye göre, GDO’lar konusunda yaşanacak insan sağlığı ile ilgili olumsuzluklarda ispat yükümlülüğü hastada.  Fakat bu ispat neredeyse imkansız.  Doğru olan, ispatın imkansızlığını dikkate alarak Cartagena Protokolünün önerdiği ihtiyat ilkesi ile hareket edip, halk sağlığına öncelik tanımak, ispat yükümlülüğünü ithalatçı firmaya devretmekti.

Diyelim hastalığınızın GDO’lardan kaynaklandığını ispat ettiniz ve zararınızı tazmin için GDO ithal eden firmalara tazminat davası açabilirsiniz.  Davayı kime açacaksınız?  Biyogüvenlik Kurulu kararlarını incelediğinizde GDO’lu ürünlerin ithali için başvuranların Derneklerin İktisadi İşletmeleri, Birlikler ve Dernek Federasyonları olduğunu görürsünüz.  Bu tüzel kişiliklerin mali sorumlulukları sermayeleri ile sınırlıdır ve şirket olmadıkları için çok düşüktür.  Kısacası, zararınızın telafisi için açtığınız tazminat davasını kazansanız bile paranızı alamayabilirsiniz veya cüzi bir miktar alabilirsiniz.

  GDO’lu “Var Ama Yok” öyküleri “İlla GDO Komedisi”nin sahneleri adeta.


25 Eylül 2012 Salı

Lüfer, palamut, levrek, kalkan...Onlar azalan balıklarımız


Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  25 Eylül 2012
Balık avlanma yasağının 1 Eylül’de sona ermesi ile Karadeniz, Marmara Denizi balıkları balık severlerin sofralarındaki yerini aldı.  Eğer siz de lüfer, palamut, levrek, kalkan yemeği seviyorsanız, kötü haberim var.  Bu balıkları bir süre sonra sadece kitaplarda görebileceksiniz. Çünkü bunlar ve diğer göçmen balıkların stokları hızla azalıyor.  Boğaziçi Üniversitesi Ağustos ayında düzenlediği yaz okulu ile ortak doğal kaynak kabul edilen balık alanlarının yönetimi ve korunması ile bu alanların ve balık türlerinin karşıkarşıya olduğu sorunları akademisyenler, balıkçılar ve aktivistlerle birlikte masaya yatırdı.
 Balık alanları dünyada ortak doğal kaynak olarak kabul ediliyor.  Ortak doğal kaynakları belirleyen iki temel özellik var;
1.     Kullanımlarının kontrollü olması gerekiyor, fakat bunu sağlamak oldukça güç.
2.     Miktar sınırlı olduğu için, kaynağı bir kişi kullandığında, diğer tüm kullanıcıların hakları eksiliyor.

Yani, balık alanlarında ticari balıkçılık yapan herkes istediği zaman, istediği kadar avlanamıyor.  Balık sayısı sınırlı olduğundan, bir balıkçı avlandığında bu diğerlerinin rızkını azaltıyor.

Yakın zaman kadar, ortak doğal kaynak sayılan balık alanları balık üreten fabrikalar gibi düşünülüyor ve  yönetimleri balık miktarı yönetimi şeklinde yapılıyordu.  Bilimsel araştırmalar bu yaklaşımın son derece sorunlu olduğunu gösterdi.  Çünkü fabrika gibi insanların kurduğu üretim sistemleri, değişkenliği ve çeşidi kontrol etmesi zor olduğu için azaltarak, yönetimi kolaylaştırmak için tahmin edilebilir şekilde tasarlanıyorlar.  Oysa ki balık alanlarının her biri bir eko-sistemdir, başka eko-sistemler ile etkileşirler, varoluşları değişkenliğe, türlerin zenginliğine bağlıdır.  Bu özelliklerinden dolayı karmaşık sistemlerdir, işleyişlerini ve davranışlarını tahmin etmek zordur.   Ayrıca incelenip analiz edilirken bütüncül bir bakış açısı gerektirirler.  Kısacası ortak doğal kaynakların yönetimi klasik işletme mantığından çok daha farklı bir yönetim anlayışına ihtiyaç duyar.

Bu yeni yönetim anlayışı doğal kaynağın yeniden tanımlanması ile işe başlamalıdır. Bu tanım ancak doğal ve sosyal bilimleri birleştiren bir köprü kurularak yapılabilir. Çünkü yeni anlayış, sosyal öğrenme, kurumların öğrenmesi gibi sosyal kavramlara ihtiyaç duyar.  Yeni yönetim anlayışının var olanlardan bir diğer farkı özellikleridir. “Resilience” tam Türkçe karşılığını bulamadığım bir kavram.  Bazı kitaplarda “dirençlilik” olarak tercüme edilmişse de “resilience” kavramını bütünüyle ifade edemiyor.  Yine de daha iyi bir karşılık buluncaya kadar bunu kullanacağım.  Ortak doğal kaynaklar yönetiminin özelliklerinden ilki “dirençlilik” olmalıdır.  Dirençlilik, zaman içinde ortaya çıkan baskı ve şoklara kendi kendini organize ederek, öğrenerek, yapısını ve işleyişini uyarlayarak uyum sağlayabilmeyi gerektirir.  Yeni yönetim yapısal olarak, ortak doğal kaynaklar karmaşık sistemler olduğu için farklı düzeylerde yani yerel, bölgesel ve ülke bazda işlemelidir. Ortak doğal kaynaklar merkezi şekilde yönetildiklerinde bazı gruplara ayrıcalık tanır hale dönüşmektedir.  Bu nedenle, yeni yönetim anlayışının bir diğer önemli özelliği, hükümet yetkilileri ile birlikte ortak doğal kaynağın kullanıcılarına, bilim insanları ile uzmanlara ve gelecek nesillerin haklarını savunan kişilere söz hakkı veren, karar mekanizmasına dahil eden ortak yönetim anlayışına sahip olmasıdır.  Güven ortamını tesis eden şeffaflık ilkesini benimsemesi de çok önemlidir.

Kolombiya’da balıkçılarla yapılan, balık alanlarının yönetimi ve tükenen balık türleriyle ilgili bir alan çalışması, önerilen yeni sosyo-ekolojik temelli ortak doğal kaynak yönetimi hakkında aydınlatıcı ipuçları vermiştir.

o   Konun muhatapları arasındaki sağlıklı iletişim, balık alanlarının ve balık türlerinin korunmasını kolaylaştırmaktadır.
o   Balıkların bol olduğu fikri aşırı avlanmayı körüklemektedir.
o   Muhataplar arasında iletişim olduğunda aşırı avlanma eğilimi tersine dönmekte, koruma çalışmaları etkin yapılabilmektedir.
o   Karar mekanizmaları muhataplara eşit katılım sağlamadığında  bazı taraflar  (aracılar, maddi güce sahip endüstriyel balıkçılar) ayrıcalıklı hale gelmekte ve kaynağın yönetimini şekillendirmektedir.

ÜLKEMİZDE DURUM

Türkiye’deki balık alanlarının yönetimi konusundaki gelişmelere ve varılan en son noktaya bakalım.  Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili olmasına, Marmara Denizi gibi bir iç denize sahip olmasına rağmen, balıkçılıkla ilgili ilk resmi kuruluş olan Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü 1970’li yıllarda oluşturulmuştur.  Fakat beş yıl içinde kapatılmıştır.  Su ürünleri kanunu çıkarılmış ancak gelişmelere ayak uyduramamıştır.  Neredeyse 2012 yılına kadar balıkçılık ve balık alanlarının kontrol ve idaresi balıkçılara bırakılmıştır.  Denizlerdeki balıkçı tekne sayısı 1990’lı yıllarda 9 bin civarındayken 2012’de 18 bine yükselmiştir.  Sayı ile birlikte tekne boyları artmış, kullanılan teknolojiler gelişmiştir.  Bu artış kontrolsüz ve hesapsız olmuştur.  Sonuç olarak balık yakalama kapasitesi artarken, balık sayıları aynı kalmış ve 2000 yıllarda yakalanan balık miktarlarında çöküş yaşanmıştır.  1-3 deniz mili açıkta avlanan tekneler aynı miktar balığı yakalamak için şimdi 6-7 deniz mili açığa gitmeleri gerekmektedir.  Keza derin sulardaki balık sayıları çok daha ciddi boyutta azalmıştır.  Avlanan balık miktarları azalırken balıklar da ufalmaktadır.  Balıkçılarda “balık benim” anlayışı hakimdir ve ortak doğal kaynak olduğunu düşünmemektedirler.  Türkiye’de yaygın olarak iki tür balıkçı vardır.  İlki daha çok kıyıya yakın avlanan küçük balıkçılardır.  Bunların tekneleri ufaktır ve yüksek teknoloji kullanmazlar.  Diğeri büyük tekne sahibi endüstriyel balıkçılardır.  Genellikle kıyıya uzak derin sularda avlanırlar.  Tekneleri büyüktür ve teknoloji kullanırlar.  Küçük balıkçılar, lisans alma gibi bürokratik işlemleri kolaylaştırdığı için balıkçı kooperatifleri kurmaktadır.  Türkiye’de iki yüz civarında balıkçı kooperatifi vardır.  Pekçoğu aktif değildir.  Çünkü endüstriyel balıkçıların baskısı altındadırlar.  Küçük balıkçılar ile endüstriye balıkçılar arasındaki çatışma balık stoklarının azalmasından dolayı giderek yoğunlaşmaktadır.  Endüstriyel balıkçılar açık denizlerdeki stokları tükettikleri için kıyı balıkçılarının avlanma alanlarına girmek istemektedirler.  Finansal açıdan güçlü olan endüstriyel balıkçılar, balık alanlarının merkezi yönetimden kaynaklanan zaafiyetten yararlanarak devletle güçlü ilişki geliştirerek, bir yandan balıkçılık politikalarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmekte diğer yandan küçük balıkçılar üstünde baskı oluşturmaktadırlar.  Buna en güzel örnek, Ağustos ayında yürürlüğe giren 3/1 Numaralı Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ’in hazırlanmasında yaşananlardır.  Tebliğin hazırlanması için Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından balıkçı kooperatiflerine, üniversitelere, endüstriyel balıkçılara çağrı yapılıp, önerileri alınmıştır.  Sonra Bakanlık, bunların arasından uygun gördüklerini ki neden uygun görüp neden görmediğini açıklamadan şeffaflıktan uzak bir şekilde, görüşmek üzere konunun muhataplarını toplantıya çağırmıştır.  Fakat toplantının açılışında kavga çıkmış, ortak karar alınamamıştır.  Tebliğ endüstriyel balıkçıların istediği şekilde şekillenmiştir.  Tebliğin ne kadar başarılı uygulanacağı ayrıca büyük bir soru işaretidir.  Bakanlığın karar mekanizmasında bilimsel danışma kurulu olmayışı ciddi bir eksikliktir.  Bakanlığın izlediği yol ve uyguladığı yöntem açık, net ve şeffaf değildir. Tebliğin tek sevindirici yanı bazı balık türlerinde avlanan balık boylarını artırmasıdır.

Sayıları hızla azalan balıklarımızı korumak istiyorsak ortak doğal kaynak olan balık alanlarının yönetiminde katılımcı, paylaşımcı, bilimsel temelli, bütüncül ve şeffaf bir yönetim anlayışı benimsenmelidir.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Sevgi, Güven, Değişim

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki,  28 Ağustos 2012

Sürdürülebilir yaşam için emek harcamış üç kadın: Donella Meadows, Elinor Ostrom, Joanna Macy.  Akademisyen olan Donella Meadows ve Elinor Ostrom, doğru kabul edilen paradigmaları yıktılar, öncü çalışmaları ile sürdürülebilirlik kavramına yeni boyutlar kazandırdılar, akademik çalışmaları ve hükümet politikalarını etkilediler.  Joanna Macy,”Büyük Dönüşüm” adını verdiği, insanlığın endüstriyel ve ekonomik anlamda büyüyen toplumdan yaşamı sürdüren uygarlığa geçişini kolaylaştıran eğitim programları geliştirdi ve bu programları uzun yıllardır uyguluyor.  Onlar, sadece teknik bir kavram olduğu kabul edilen sürdürülebilirliğin, göz ardı edilmiş olan fakat kritik öneme sahip sosyal boyutunu ortaya koydular. 

DONELLA MEADOWS
Kırk yıl önce, 1972 yılında Donella Meadows’ın iki meslekdaşı ile birlikte yazdığı “Büyümenin Sınırları” kitabı yayınlandığında ortalık karıştı. Kitap, Dünyanın sınırları olduğunu ve bu sınırların ekonomik büyümeyi sonsuza kadar destekleyemeyeceğini anlatıyordu.  Dünya nüfusu, endüstrileşme, kirlilik, gıda üretimi ve kaynak tüketimi değişkenlerini kullanarak hazırladıkları modeli analiz ederek, gelecekte ekonomik büyümenin yaratacağı senaryoları test ettiler.  Sonuçlar iç açıcı çıkmadı ve kontrolsüz sürekli ekonomik büyüme eğiliminin 21. yüzyılda uygarlığın çöküşüne neden olacağını gösteriyordu.  Kitap, Dünyanın ekolojik limitlerinin varlığı üzerinde yeni bir tartışma başlattı.  O kadar çok ses getirdi ki yirmisekiz dile çevrildi, 9 milyon adet satıldı. Aynı grup 1992’de çalışmalarını güncelleyip, yeni bir kitap çıkardı ve Dünyanın kapasitesini çoktan aşıldığını söyledi.  2002 yılında 30 yıllık verileri kullanarak, çalışmalarını tekrar güncelleyip, yeni bir kitap yazdılar.  En son yaptıkları çalışmada ilk ikisinden farklı olarak sürdürülebilir yaşama nasıl geçileceğini, geçerken hangi araçlara gerek duyulacağını anlattılar.  Bunları, vizyon oluşturmak, bağlantılar kurmak, gerçeği söylemek, öğrenmek ve sevmek olarak listelediler.  Sevginin sürdürülebilir yaşamla ne ilgisi var diyebilirsiniz.  Donella Meadows bireycilik ve dar kafalılığın günümüz sosyal sisteminde en büyük iki sorun ve sürdürülebilir yaşamı imkansız kılan neden olduğuna inanıyordu. Sürdürülebilir yaşama geçişin,  ancak birlikte, ortaklaşa bir dönüşümle mümkün olacağını, bunun da sevgisiz olamayacağını savunuyordu.  Küresel dayanışma ile ortaklaşa yapılacak çalışmalar sayesinde insanoğlu ekolojik ayakizini sürdürülebilir bir düzeye çekebilirdi.  Doğayı, insanlığı, gelecek kuşakları sevmenin küresel düzeyde adımlar atılmasında katalizatör rol oynayacağına inanıyordu.  

Üniversitede kimya okumuş, doktorasını biyofizik alanında yapmış, MIT’de sistem dinamik modellemeleri kurmuş, çok uzun yıllar üniversitede araştırmacı ve hoca olarak çalışmış bir biliminsanının, yıllar sonra sürdürülebilirliğin sadece teknik değil aynı zamanda sosyal boyutlu bir kavram olduğunu kavraması, ne kadar köklü bir kişisel dönüşüm geçirdiği konusunda bize ipucu verir.


ELINOR OSTROM

Elinor Ostrom’un çalışmalarından geçen ayki yazımda bahsetmiştim.  Elinor Ostrom,  2009 yılında Nobel Ekonomi ödülünü aldı ve bu ödülü alan ilk kadın oldu.  Araştırmaları sonunda ortak doğal kaynakların yerel toplumlar tarafından sürdürülebilir şekilde yönetilebileceğini, üstelik devletten ve pazar mekanizmalarından daha da başarılı olabileceklerini gösterdi.  Yerel toplumların kendi sürdürülebilir ortak doğal kaynak yönetim sistemlerini kurmaları için güvenin çok önemli olduğunu vurguladı. Birbirini tanıyan, aynı topluma ait insanların, aralarındaki ilişkiler güven, karşılıklılık ve itibara dayandığında, birbirini tanımayan insanlara göre daha başarılı olacaklarını söyledi. 


Kaynak yönetimi gibi teknik olduğu kabul edilen bir alana, “güven”, “karşılıklılık”, “itibar” gibi sosyal tabanlı ilişkilerin kritik etkisini göstererek, kabul görmüş inanç ve kuramları derinden sarstı.  Doğal kaynakların mülkiyet ve kontrolünü devlet veya şirketlere devretmenin, bu kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamadığını söyleyen Elinor Ostrom, yerel toplumların yüzlerce yıl boyunca geliştirdiği kadim doğal kaynak yönetim sistemlerini savundu. 


JOANNA MACY
Geçmiştekinden çok daha fazla bilgiye ve teknik imkanlara sahip olmamıza rağmen neden yaşamı hiçe sayan, yok eden adımlar atıyoruz?  Örneğin; bilim insanlarının plastiğin doğaya verdiği zararları anlatmasına rağmen, neden hala insanoğlunun elinin değmediği tertemiz plajları, ormanlık alanları kirleten plastik eşyaları üretmeye, üretileneri kullanıp çöpe atmaya devam ediyoruz?  Nükleer santrallerin yarattığı sorunlar bilinmesine, kazaların sonuçları görülmesine rağmen, neden hala nükleer santral kurulsun diye çalışıyoruz.  Joanna Macy bu soruları kendine soran ve cevapları üzerinde çalışan bir eko-filozof ve aktivist. İnsanoğlunun gelecekte var olmasının, sürdürülebilir topluma dönüşmesine bağlı olduğuna inandı.  Doktorası olmasına rağmen akademik kariyeri seçmeyip, sürdürülebilir yaşama dönüşü hızlandıran, kolaylaştıran pratik gurup çalışmaları yapıyor.  James Lovelock’ın geliştirdiği Gaia teorisini, dinsel öğretilerin ışığında sistem düşüncesiyle harmanladı ve dönüşümü hızlandırıp, kolaylaştırmak için “Büyük Dönüşüm” diye adlandırdığı eğitim programları hazırladı.  Bu programlar, Joanna Macy’ye göre dönüşümün başlayacağı üç alanla ilgili;

  1.  Dünyaya ve canlı-cansız varlıklara verilen zararların azaltılması,
  2. Yapısal nedenlerin analizi ve alternatif yapıların yaratılması,
  3. Dünya görüşü ve değerlerde büyük değişim.
      Uyguladığı programlarda, bireylerin korkularının, bilgisizliklerinin, önyargılarının, ihmallerinin üzerine giderek, kendi kendileriyle yüzleşmelerine ve Derin Ekoloji felsefesini kullarak doğa ile olan bağlarını güçlendirip, değişim için hareket geçirerek, sürdürülebilir bir uygarlık yaratmada rol almalarına çalışıyor.

Sıradışı işler yapan bu üç kadının ortak noktası sürdürülebilirlik için sevgi, güven ve kişisel değişimin önemini ortaya koymaları ve sürdürülebilirliğin sosyal boyutunu görünür kılmalarıdır.