30 Nisan 2011 Cumartesi

Fukushima'da Sessiz Bahar

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 30 Nisan 2011

İzmit 1999 – Fukushima 2011. Depremin yarattığını yıkımı yaşayan iki kadın ve anneyiz. Sevdiklerimizi kaybettik, pek çok tanıdığımız evsiz kaldı, deprem çocuklarımızın korkulu rüyası oldu, günlerce uyuyamadık. Bütün bunlara ek olarak, Joanne, Fukushima Daiichi nükleer santraline 60 km. mesafedeki Fukushima şehrinde, eşi ve 7 yaşındaki kızıyla birlikte yaşıyor ve ikinci çocuğuna hamile. Nükleer santralin yarattığı sorunlarla baş etmeye çalışıyor.

Doğanın doğum, neşe ve aşk mevsimi bahar geldi. Kirazların çiçek açma vakti. Bu özel mevsimde, Japonlar bu yüzyılın belki de en zor günlerini yaşıyorlar. Önce deprem ve tsunami, ardından nükleer kriz. İkisi doğal afetlerdi fakat sonuncusu insanoğlunun verdiği kararların sonucu. Bunlarla nasıl baş ediyorsunuz?

Joanne: Bahar burada yılın en güzel zamanı idi. Kiraz çiçeklerinin tümüyle açtığı bu neşeli mevsim şimdi üzüntü ve kalp kırıklıkları zamanına dönüştü. Rachel Carson’un “Sessiz Bahar”ını hatırladık. Hiç çocuk sesi yok, çünkü evde kalmak zorundalar. Kiraz çiçeklerini izlediğimiz büyük eğlenceler (hanami) de yok. Depremden sonra tek amacımız susuz, doğal gazsız günlük yaşamak ve depremin bıraktığı yıkıntıları temizlemek. Depremin bizde yarattığı en büyük ruhsal çöküntü artçı depremler. 11 Mart’tan bu yana binlerce artçı deprem oldu. Çocuklar uyuyamıyorlar. Yetişkinler artçılarla evleri sarsıldıkca giderek daha gerginleşiyorlar. Evimizi temizledikten sonra, 11 Nisan’da olan artçı deprem kalan son camları da kırdı. Gece olduğu için daha çok korktuk. Bir sonraki artçının ne zaman geleceğini bilemiyoruz ve bu hepimizi ruhsal olarak yıpratıyor.

Tsunami buraya ulaşmadı fakat surf yaptığımız, pikniğe gidip yüzdüğümüz yerler yok oldu. Tsunmai görüntüleri hepimizin korkulu rüyası ve kayıp olan binlerce insanın varlığı duygularımızı etkiliyor. Pekçok insan ruhsal sağlığını korumak için televizyon seyretmeyi bıraktı.

Yaşam tarzlarımız giderek enerjiye daha bağımlı hale geliyor. Nükleer enerji taşıdığı yüksek risklere rağmen, temiz, güçlü ve ucuz enerji kaynağı olarak tanıtılıyor. Bu görüşe katılıyor musunuz? Japon halkı nükleer enerji santrallarının yapımını nasıl kabul etti?

Japonya’da enerji israfına karşı çok güçlü bir hareket var. Şu an çok güçlü bir ekoloji hareketi de var. Tüm elektrikli aletler enerji tasarrufu için konulan çok sıkı kurallara uymak zorunda. Modern ülkelerin alternatif enerji kaynaklarına sahip bir geleceğe doğru ilerlediğini düşünüyorum. Burada sorun, rüzgar çiftlikleri kuracak veya geniş güneş panelleri koyacak alanı olmayan küçük bir ülke olmamız. Nükleer santraller çok büyük alan gerektirmediği ve ucuz olduğu söylendiği için Japonya için çok iyi bir çözüm gibi göründü. Sorun Japonya adalarının deprem bölgesinde bulunması. Şimdi biz bu “ucuz enerji”nin bedelini ödüyoruz.

Çevrenizdeki insanlar Fukushima Dai-ichi nükleer santrali krizinden nasıl etkilendiler?

Santralden 60 km uzakta 250,000 kişinin yaşadığı bu şehirde çocukların okul dışına çıkmalarına izin verilmiyor. Radyasyon bulaştığı için su içemiyor, burada üretilen yiyecekleri yiyemiyoruz. Büyük bir üzüntü ve korku var. Pek çoğumuz bunun ne zaman biteceğini öğrenmek istiyoruz fakat kimse bunu söyliyemiyor. Hala süren artçı sarsıntılar gerginliğe bağlı rahatsızlıkları artırdı. Mümkün olduğunca evde kalıyoruz ve sürekli rüzgar raporlarını takip ediyoruz ki rüzgarın radyasyonu buraya getirip getirmediğini bilelim. Radyasyondan dolayı boşaltılan sahil bölgelerinden gelen insanlar burada yaşıyorlar. Yerel hükümet bu durumla baş etmekte zorlanıyor.

Nükleer santralden sızan radyasyson hava, toprak, su gibi, yaşamsal kaynakları kirletiyor ve bu kaynaklar uzun süre kirli kalacak. Nükleer santrale yakın yaşayanlar ne yapacak?

Buradan ayrılmalıyız. En acıklı olan tüm çiftçiler ve balıkçıların yaşamlarını geçirdikleri yerleri terk etmek zorunda olması. Benim gibi işi olanlar ve gençler kolaylıkla ayrılıp başka şehirlere yerleşebilirler. Fakat işi buraya bağlı olanlar için bu sorun. Shinto dinine inanan Japon halkı toprağa ve tüm canlılara ibadet eder fakat hiçbir Shinto arınma seremonisi radyasyonu temizleyemez.

Öğretmenim ve bir başka üniversitede iş bulabilirim. Eşim uluslararası bir şirkette çalışıyor ve tayin isteyebilir. FAKAT evimiz burası ve ayrılmak kolay değil. Kızımız burada okula gidiyor, arkadaşlarımız ve eşimin ailesi burada. “Burası tehlikeli, hadi gidelim” demek düşünüldüğü kadar kolay değil.

Deprem ve tsunami en fazla 2-3 nesli etkiler. Çernobil nükleer kazası bize nükleerin nesiller boyu zarar vereceğini gösterdi. Nükleer enerji santralleri kurarak sadece kendimizin değil gelecek nesillerin ölüm fermanını imzalıyoruz. Anne olarak siz ne dersiniz?

Yakın dönemde nükleer enerjinin daha güvenli hale getirilmesinden başka çaremiz yok. Gelecekte nükleer enerjinin yerini alacak yeni bir teknoloji geliştirilecektir. Japonya, kişilerin ve küçük şirketlerin enerji tüketimi konusunda kendilerinin karar vereceği ve güneş panellerinin daha popular olacağı bir ülke olacak. Bir anne olarak bunun ideal olmadığını biliyorum ve nükleer enerjinin daha güvenli bir enerji kaynağı ile değiştirildiğini görmek istiyorum.

Bu kaza bize acımasızca çarpıcı bir gerçeği hatırlattı “ küçük bir dünyada yaşıyoruz ve hepimiz birbirimize bağlıyız”. Japon nükleer santralleri %100 güvenli olsalar dahi komşularınızdaki nükleer santrallerden dolayı kendinizi güvende hissedecek misiniz?

Nükleerin enerji yerine kirli bombaların yapımında kullanılması konusunda daha endişeliyim. Fakat pek çok ülke daha fazla nükleer santral yapımını iptal ettiği veya durdurduğu için mutluyum. Burada yaşananlar nükleer endüstrinin daha güvenli olması ve gelecekte alternatif enerjilerin kullanılmasına yol açacaktır. Her gün bu krizin neden olduğu sorunlarla uğraşıyoruz ve umarım bu boşuna olmaz ve insanlar bu kazanın normal insanlar üzerinde yarattığı yıkımı görürler.

Herşeyin normale döneceğine inanıyor musunuz? Ne değişecek?

Burada yaşam asla normale dönmeyecek ve eskisi gibi olmayacak. Bir daha asla Pasifik Okyanusuna bakan çok güzel sahilde surf yapamayacağız. Bir daha asla sıcak yaz günlerinde yerel süt ile yapılan dondurmalar yiyemeyeceğiz. Bir daha asla yaşamını yitiren binlerce insanı düşünmeden denize bakamayacağız. Bir daha asla doğa anayı kontrol edebileceğimize inanmayacağız. Bir noktada yaşam daha iyi olacak, çünkü herşeyimizi kaybetme noktasında çok yaklaştık.

Eğer nükleer enerji santralleri konusunda endişeliysek ne yapmalıyız?

Hükümetlerimize yeni teknolojilere yatırım yapmaları için baskı yapmalıyız. Alternatif enerji kaynağı kullanan ürünleri talep etmeliyiz. Tüketici olarak gücümüz var. Kızmak yerine gerçekçi olmalıyız. Yıkıcı yerine olumlu olmalyız. Enerjimizi çocuklarımız için temiz bir gelecek hayalini paylaşacağımız insanları cesaretlendirmek için kullanmalıyız. Bu hayal gerçekçi olmalı. Yaratıcı, yenilikçi olmalıyız. Milyonlarca mühendis, tasarımcı ve mucitin bu hayali gerçekleştireceğine inanıyorum.

Bizimle paylaşmak istediğiniz bir konu var mı?

Japonya’da evsiz kalan binlerce insan var. Pekçoğu temel ihtiyaçlardan ve elektrikten yoksun. Eğer yaşam mücadelesi veren insanların öykülerini okumak isterseniz “Quakebook” satın alabilirsiniz. Geliri kazazedelere yardım eden Japon Kızılhaç’ına gidiyor.

http://www.amazon.com/Aftershocks-Stories-Japan-Earthquake-ebook/dp/B004VP3KHK/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1302598917&sr=8-1.

Teşekkür ederim.


21 Nisan 2011 Perşembe

Bir Avuç Cesur insan

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Mart 2011

Son belgesel filmi Bir Avuç Cesur İnsan ile Doğu Karadeniz’de yükselen HES muhalefetini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seren yönetmen Rüya Arzu Köksal ile söyleşi yaptık. Rüya Köksal ilk belgeseli Yollar Çimen Bağladı (2006) ile adını duyurdu. Kısa belgeseli Eski Foça’da Yeni Hayat (2007), UNDP Sürdürülebilir Kalkınma Projesi Yarışması Ödülü’nü kazandı. Son Kumsal (2008) belgeseli, yurtiçinde ve yurtdışında ödüller kazandı ve dikkatleri Karadeniz sahillerinde yaşanan yıkıma çekti. Yönetmenin Ordu’da Bir Argonot filmi !f 2010’da gösterildi ve Altın Portakal övgüye değer jüri özel ödülü aldı.


“Bir Avuç Cesur İnsanı çekerken hep şunu sordum kendime; bu insanlar için dere yaşamsal bir varlık peki benim için bunun karşılığı ne olabilir? Aile ve iş dışında hayatımı anlamlı kılan, yaşam enerjimi aldığım o şey ne olabilir? Bence sizler de sorun bunu kendinize, eğer bir cevabınız varsa ne mutlu size...”

Film Anayasa’nın 56. Maddesi ile açılıyor.

Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Bu madde ile, izleyicilere birşeyi hatırlatıyor gibisiniz. Nedir bu?

Rüya Köksal : Bunu yapmaktaki amacımız verilen mücadelenin demokratik ve yasal olduğunun altını çizmektir. Mesele salt bir ‘’çevrecilik’ meselesine indirgenemez, bu ülke vatandaşı olan her bireye düşen sorumluluğu, anayasal hakları ve ödevini hatırlatmak istedik.

Filmde, insanla doğa arasındaki bir küs bir barışık ilişki anlatmışsınız. Neden özellikle insanlar üzerinden yaşananları anlatmayı tercih ettiniz? Bu insanları özel yapan neydi?

Rüya Köksal: Filmlerimde sıradan insanların hiç de sıradan olmayan dünyalarında gezinmek onları keşfetmek isterim. Doğa ile insan arasındaki bağı ve birey ile toplum ilişkisini anlamaya, anlatmaya, insanın en derin duygullarına, vicdanına ulaşmaya gayret ederim. Bu aynı zamanda evrensel bir dil kurmamı sağlıyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında dertler de duygular da eşleşir çünkü. Bir Avuç Cesur İnsan belgeseli’nde Doğu Karadeniz köylüleri için derelerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Doğa ve birey arasındaki muhteşem uyumu, onları hiç tanımayanlara göstermek istedim. Bunu yaparken üç vadiyi esas aldım. Senoz HES faaliyetlerinin başladığı ilk vadilerden olduğu için, yıkımı ve pişmanlığı, İkizdere vadisi ise iki karşıt görüşün çatıştığı bölünmüşlüğü temsil ediyor. Fındıklı’nın Arılı ve Çağlayan vadileri buralardan edindikleri gözlemlerle, tecrübeler edinmiş, son derece kararlı, anayasal haklarını bilen ve bu doğrultuda kadın erkek genç yaşlı birlikte hareket edebilen, kararlılığı ve başarıyı temsil ediyor.

Doğa ve insan arasındaki bağ ne kadar güçlü ise o kadar sahip çıkıyorlar derelerine. Dere onlara birlikte yaşamayı, üretmeyi ve hayatı kutlamayı öğretmiş. Yüzyıllar boyunca edinilen yaşam kültürü içinde dere ile özdeşleşmişler, doğanın ayrılmaz bir parçası olduklarını içlerine sindirmişler. O yüzden de kopamazlar. “Bu dere olmayınca ben ben olmam” diyorlar bu basit bir slogan değil. Buna herkesin saygı göstermesi gerekir.

Neden HES’ler ve neden Karadeniz?

Rüya Köksal: Çocukluğumun bir bölümü karadenizde geçti, Son Kumsal’da dalgalarla oynayan küçük kız benim cocukluğumun bir imgesidir. Ayrıca, Karadeniz geliniyim, yıllardır yazlarımızı Ruka obasında bulunan yayla evinde geçiriyoruz. Karadeniz, dumanıyla viyasiyla tanıdığım ve sevdiğim bir çoğrafyadır. Bugün insanlığın ortak mirası olması gereken yerlerin geri dönüşümü imkansız bir şekilde insan eliyle hoyratça saçılıp dökülmesine vicdanım razı gelemezdi.

Bu isyan sahil otoyolu inşasıyla başladı. Deniz ile arasına set çekilen Karadeniz Halkı’nın sabrı Hidroelektrik santralleri ile taştı! “Denizimizi aldınız derelerimizi asla” haykırışlarını işittik. Yaşam alanlarına yapılan her saldırıda daha da radikal hale gelmelerinin sebeplerini anlamak ve anlatmak için yola düştük.

Bu filmi yaparken sizi en çok etkileyen olay ne oldu?

Rüya Köksal: Beni en çok etkileyen dereyle şekillenmiş bir kültürün varlığını keşfetmekti. Dereleri dolduran her yaştan insanlarla tanışmak, özellikle Anadolu bilgeliğinin son temsilcileri ninelerle söyleşmek çok özeldi. Son diyorum çünkü doğal kaynakları talan edilen bu vadiler büyük göç veriyor ve nesilden nesile geçen bilgi aktarımı sekteye uğruyor, kültürel zenginlikler yok sayılıyor.

En çok üzen?

Rüya Köksal: En çok üzüldüğüm İkizdere ve Senoz yolunda, taş kırma ocakları peşpeşe açılan tünellerle delik deşik edilmiş vadiler, Senozda dağların yamaçlarına döşenmiş dev borular, herdaim bulanık akan sular, köylerinde bir başlarına kalmış yaşlı kadınlar…

En çok güldüren?

Filmde gülümsetecek hayata dair pek çok detay var. En çok da Fındıklı Arılı vadisinde söyleştiğimiz Memnune Nine, ‘’Biz yaralı ayıyız dalaraz onlara’’ dediğinde röportajı kesip boynuna sarıldım.

Daha önceki filmlerinizde de insanın doğa üzerinde yaptiığı yıkıma değindiniz, "Son Kumsal"da olduğu gibi. Sosyo-ekolojik konularda çalışmaya devam mı edeceksiniz? Bir sonraki projeniz hakkında bilgi verir misiniz?

Rüya Köksal: Nükleer santraller, Çernobilin Karadeniz’e etkisi ve kanser konulu bir belgeseli senelerden beri kaydediyoruz. “Kırmızı Buğday” adlı yeni bir projemiz de var. Ben ortaokuldayken bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin nasıl olupda kendi çocuklarını besleyemez hale geldiğini anlatan uzun metraj bir belgesel filmin çekimlerine önümüzdeki yaz aylarında başlayacağız.

Kadın olmanızın yaptığınız işe, olaylara bakışınıza etkisi nedir?

Rüya Köksal: Kadın olmak yerelde kadınlarla kurduğum diyaloglar için önemli bir avantaj esasında. Onlar bana kendilerini anlatırken ben de kendimi onlara anlatıyorum bir taraftan. Sabırla birbirimizi dinliyor, tanıyoruz. Karşılıklı duyulan güven ,samimi aktarımlar hem beni hem de yaptığımız işleri zenginleştiriyor.

Teşekkür ederim.