30 Mayıs 2011 Pazartesi

DOĞAL DENGELER, DÖNGÜLER

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Mayıs 2011

İlk cemreler havaya, suya ve toprağa düştü. Sonra gün ile gece eşitlendi ve gelmekte olan bahar Nevruz ile kutlandı. Ardından Hıdrellez ile bahar kutlamaları sonlandı ve yaza hazırlıklar

başladı. Doğanın milyonlarca yıldır süren döngüleri ve dengelerine insanoğlunun kattığı bu kutlama havası, yaşamın da kutlanması aslında. Doğanın dengelerine ve döngülerine bakınca insan, bunların gerçekten kutlanılası olduğunu anlıyor.

Yaşamımız için şart olan oksijen havada yüzde 21 oranında var. Bu oran 350 milyon yıldır değişmedi. Dünya bu oranı sabit tutmakta çok başarılı. Bu başarının büyüklüğü, sabit tutmaya çalışıp da tutamadığımız örneğin enflasyon oranı ile karşılatırıldığında daha iyi anlaşılıyor. %21 kritik bir oran çünkü bizim gibi büyük çok hücreli canlıların yaşaması için optimal. Eğer %15 seviyesine düşseydi, beynimiz bilicimizi uyanık tutmak için gereken enerjiyi üretemeyecek ve biz etrafımızdakilerin farkında bile olmayacaktık. %30 seviyesine çıksaydı, yakılan bir kibrit bizi, etrafımızı ve tüm dünyayı alev topuna çevirecekti. Dünya milyonlarca yıldır oksijen oranını %21 civarında sabit tutabildiği için bugün varız ve yaşıyoruz.

James Lovelock, ünlü Gaia teorisiyle dünyanın, tüm canlı ve cansız varlıkları ile bir bütün olduğunu ve yaşamsal şartları kendi kendine düzenleyebildiğini söylüyor. Dünyayı yaşayan bir canlı ve hatta hayat verdiği için bir dişi olarak tanımlayan bu teoriye göre, doğal dengeleri, doğal döngüleri Gaia’nın kendisi sağlıyor. Gaia veya diğer adıyla, Doğa Ana, bir kısmını henüz keşfettiğimiz ve çoğunu henüz bilmediğimiz sayısız doğal döngüleri kullanarak, havadaki oksijen, hidrojen, su buharı ile diğer gazların miktarını, toprağın, suyun ve havanın ısısını dengede tutuyor ve daha nice dengeleri koruyor.

Dünyanın ortalama ısısı 150C. Neden? Dünyanın milyonlarca yıllık geçmişinde çok sıcak ve çok soğuk dönemleri oldu. Son 3,500 milyon yıldır, Dünyanın ısısı yaşama uygun sınırlar içinde kaldı. Bunu sağlayan Gaia’nın zaman için geliştirdiği, birlikte çalışan biyolojik, jeolojik, fiziksel ve kimyasal döngüler. Bu büyük başarıda minicik bir deniz yosununun inanılmaz bir rolü var. Bu, soğuk okyanuslarda yüzeye yakın yaşayan plankton ailesinden, Emiliaania huzleyii isimli, 4 mikron çaplı hücresel deniz yosunu. Emiliana güneş enerjisini kullanarak karbon dioksit ile suyu şeker ve oksijene çevirme işinde uzman. Emiliana aynı zamanda kalsiyum karbonatını çökeltmede çok başarılı. Kısa yaşamlarında kalsiyum karbonatı oluşturan bu minik organizmalar ölünce okyanusun dibinde birikiyorlar. Okyanus kütlesinin yarattığı yüksek su basıncı ve Dünyanın sıcak alt katmanlarından gelen yüksek ısı nedeniyle başlayan bir dizi kimyasal reaksiyon sonunda granit ve bazalta dönüşüyorlar. Kıtaların hareketi ile ilerleyip, yükseliyor ve volkanlardan lav olarak yeryüzüne ulaşıyorlar. Bu arada karbondioksit gazı atmosfere karışıyor. Atmosferdeki karbondioksit bir yandan ısıyı düzenlerken diğer yandan bitkiler tarafından fotosentez ile özümseniyor. Bitki köklerindeki karbondioksit, yağmurlarla birlikte su ile birleşip karbonik aside dönüşüyor. Birbirini ardısıra takip eden kimyasal reaksiyonlardan sonra sıvı kireç taşına dönüşüp suya karışıyor. Nehirlerden, denizlere ve okyanuslara taşınıyor. Emiliana ile karşılaşınca onun bir parçası oluyor. Böylece uzun ve karışık döngü tamamlanıyor. Bu, Dünyanın ısısını sabit tutan döngülerden sadece bir tanesi.

Deniz kıyısına gidip derin bir nefes aldığınızda, içinize dolan yosunsu kokan mis gibi enfes havanın aroması başınızı döndürür. Bu gaz dimetil sülfürdür (DMS) ve deniz yosunları tarafından üretilir. Bu gazın Dünyayı soğutan bulutların oluşumunda çok önemli bir rolü var. Gökyüzünde dans edercesine hareket eden, ilkbahar ve sonbahar aylarında masmavi gökyüzünde bembeyaz yumak yumak fışkırırcasına duran bulutlar Gaia’nın sessiz gökyüzü kaptanlarıdır. Bir kısmı yeryüzüne yakın, bir kısmı uzak seyreder. Yakın olanlar, güneş ışınlarını kalın dış katmanları ile geri yansıtarak yeryüzüne ulaşmasına izin vermezler. Böylece, yeryüzünü soğuturlar. Yükseklerde olanlar, yeryüzünden yükselen ısının dağılıp yok olmasını geciktirerek yeryüzünü ısıtırlar. Bulutlar; mikroorganizma ve bakterileri atmosferde oradan buraya taşıyan vagonlardır aynı zamanda. Peki bulutlar nasıl oluşur? Okyanuslardaki minicik planktonlar bulutların oluşumuna katkı sağlar ve dolaylı olarak iklimi etkilerler. Nasıl mı? Deniz yosunları ile bulutların rol aldığı bir döngü ile. Minik Emilianai bu döngünün yine baş kahramanı. Emilianai ve diğer hücresel deniz yosunları atmosfere DMS yayarlar. Havadaki oksijen DMS ile reaksiyona girer ve geriye başka şeylerin yanında sülfat kalır. Sülfatın en kritik özelliği su buharına çekici gelmesidir. Denize attığınız ekmek kırıntılarına balıkların hücum etmesi gibi su buhar tanecikleri sülfat taneciklerinin etrafında toplanıp yoğunlaşırlar. Su buharlarının yoğunlaşması ile bulutlar oluşur. Bulutlarda güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşmasını engelleyerek, yeryüzünü soğuturlar. Yeryüzü ve okyanuslar soğuyunca, deniz yosunları daha yavaş çoğalırlar ve daha az DMS üretilir. Bu döngü sürer gider.

Yeryüzünü yaşanır kılan dengeleri sağlayan sayısız döngüden bilinen iki temel olanı bunlar. Milyonlarca yıldır süregelen bir düzenin parçaları. Kutlanması gereken bir düzen bu. Gaia’nın, Tabiat Ana’nın düzeni. Arada, bulutlara baktığımızda, denizin kokusunu içimize çektiğimizde ve her bahar geldiğinde Dünyada yaşamamızı mümkün kılan tüm dengeleri ile döngülerini, saygı ile düşünelim, Tabiat Ana ile bütünleşip, yaşamı kutlayalım.

"Uyandım baktım ki bir sabah,

Güneş vurmuş içime;

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm,

Pır pır eder durur, bahar rüzgârında.

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

Cümle âzâm isyanda;

Kuşlara, yapraklara dönmüşüm;

Kuşlara,

Yapraklara..." Orhan Veli.

*Bu yazıda Stephan Harding’in “Animate Earth: Science, Intuition and Gaia” kitabından yararlanılmıştır.