21 Nisan 2011 Perşembe

Bir Avuç Cesur insan

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 26 Mart 2011

Son belgesel filmi Bir Avuç Cesur İnsan ile Doğu Karadeniz’de yükselen HES muhalefetini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seren yönetmen Rüya Arzu Köksal ile söyleşi yaptık. Rüya Köksal ilk belgeseli Yollar Çimen Bağladı (2006) ile adını duyurdu. Kısa belgeseli Eski Foça’da Yeni Hayat (2007), UNDP Sürdürülebilir Kalkınma Projesi Yarışması Ödülü’nü kazandı. Son Kumsal (2008) belgeseli, yurtiçinde ve yurtdışında ödüller kazandı ve dikkatleri Karadeniz sahillerinde yaşanan yıkıma çekti. Yönetmenin Ordu’da Bir Argonot filmi !f 2010’da gösterildi ve Altın Portakal övgüye değer jüri özel ödülü aldı.


“Bir Avuç Cesur İnsanı çekerken hep şunu sordum kendime; bu insanlar için dere yaşamsal bir varlık peki benim için bunun karşılığı ne olabilir? Aile ve iş dışında hayatımı anlamlı kılan, yaşam enerjimi aldığım o şey ne olabilir? Bence sizler de sorun bunu kendinize, eğer bir cevabınız varsa ne mutlu size...”

Film Anayasa’nın 56. Maddesi ile açılıyor.

Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir.”

Bu madde ile, izleyicilere birşeyi hatırlatıyor gibisiniz. Nedir bu?

Rüya Köksal : Bunu yapmaktaki amacımız verilen mücadelenin demokratik ve yasal olduğunun altını çizmektir. Mesele salt bir ‘’çevrecilik’ meselesine indirgenemez, bu ülke vatandaşı olan her bireye düşen sorumluluğu, anayasal hakları ve ödevini hatırlatmak istedik.

Filmde, insanla doğa arasındaki bir küs bir barışık ilişki anlatmışsınız. Neden özellikle insanlar üzerinden yaşananları anlatmayı tercih ettiniz? Bu insanları özel yapan neydi?

Rüya Köksal: Filmlerimde sıradan insanların hiç de sıradan olmayan dünyalarında gezinmek onları keşfetmek isterim. Doğa ile insan arasındaki bağı ve birey ile toplum ilişkisini anlamaya, anlatmaya, insanın en derin duygullarına, vicdanına ulaşmaya gayret ederim. Bu aynı zamanda evrensel bir dil kurmamı sağlıyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında dertler de duygular da eşleşir çünkü. Bir Avuç Cesur İnsan belgeseli’nde Doğu Karadeniz köylüleri için derelerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Doğa ve birey arasındaki muhteşem uyumu, onları hiç tanımayanlara göstermek istedim. Bunu yaparken üç vadiyi esas aldım. Senoz HES faaliyetlerinin başladığı ilk vadilerden olduğu için, yıkımı ve pişmanlığı, İkizdere vadisi ise iki karşıt görüşün çatıştığı bölünmüşlüğü temsil ediyor. Fındıklı’nın Arılı ve Çağlayan vadileri buralardan edindikleri gözlemlerle, tecrübeler edinmiş, son derece kararlı, anayasal haklarını bilen ve bu doğrultuda kadın erkek genç yaşlı birlikte hareket edebilen, kararlılığı ve başarıyı temsil ediyor.

Doğa ve insan arasındaki bağ ne kadar güçlü ise o kadar sahip çıkıyorlar derelerine. Dere onlara birlikte yaşamayı, üretmeyi ve hayatı kutlamayı öğretmiş. Yüzyıllar boyunca edinilen yaşam kültürü içinde dere ile özdeşleşmişler, doğanın ayrılmaz bir parçası olduklarını içlerine sindirmişler. O yüzden de kopamazlar. “Bu dere olmayınca ben ben olmam” diyorlar bu basit bir slogan değil. Buna herkesin saygı göstermesi gerekir.

Neden HES’ler ve neden Karadeniz?

Rüya Köksal: Çocukluğumun bir bölümü karadenizde geçti, Son Kumsal’da dalgalarla oynayan küçük kız benim cocukluğumun bir imgesidir. Ayrıca, Karadeniz geliniyim, yıllardır yazlarımızı Ruka obasında bulunan yayla evinde geçiriyoruz. Karadeniz, dumanıyla viyasiyla tanıdığım ve sevdiğim bir çoğrafyadır. Bugün insanlığın ortak mirası olması gereken yerlerin geri dönüşümü imkansız bir şekilde insan eliyle hoyratça saçılıp dökülmesine vicdanım razı gelemezdi.

Bu isyan sahil otoyolu inşasıyla başladı. Deniz ile arasına set çekilen Karadeniz Halkı’nın sabrı Hidroelektrik santralleri ile taştı! “Denizimizi aldınız derelerimizi asla” haykırışlarını işittik. Yaşam alanlarına yapılan her saldırıda daha da radikal hale gelmelerinin sebeplerini anlamak ve anlatmak için yola düştük.

Bu filmi yaparken sizi en çok etkileyen olay ne oldu?

Rüya Köksal: Beni en çok etkileyen dereyle şekillenmiş bir kültürün varlığını keşfetmekti. Dereleri dolduran her yaştan insanlarla tanışmak, özellikle Anadolu bilgeliğinin son temsilcileri ninelerle söyleşmek çok özeldi. Son diyorum çünkü doğal kaynakları talan edilen bu vadiler büyük göç veriyor ve nesilden nesile geçen bilgi aktarımı sekteye uğruyor, kültürel zenginlikler yok sayılıyor.

En çok üzen?

Rüya Köksal: En çok üzüldüğüm İkizdere ve Senoz yolunda, taş kırma ocakları peşpeşe açılan tünellerle delik deşik edilmiş vadiler, Senozda dağların yamaçlarına döşenmiş dev borular, herdaim bulanık akan sular, köylerinde bir başlarına kalmış yaşlı kadınlar…

En çok güldüren?

Filmde gülümsetecek hayata dair pek çok detay var. En çok da Fındıklı Arılı vadisinde söyleştiğimiz Memnune Nine, ‘’Biz yaralı ayıyız dalaraz onlara’’ dediğinde röportajı kesip boynuna sarıldım.

Daha önceki filmlerinizde de insanın doğa üzerinde yaptiığı yıkıma değindiniz, "Son Kumsal"da olduğu gibi. Sosyo-ekolojik konularda çalışmaya devam mı edeceksiniz? Bir sonraki projeniz hakkında bilgi verir misiniz?

Rüya Köksal: Nükleer santraller, Çernobilin Karadeniz’e etkisi ve kanser konulu bir belgeseli senelerden beri kaydediyoruz. “Kırmızı Buğday” adlı yeni bir projemiz de var. Ben ortaokuldayken bir tarım ülkesi olan Türkiye’nin nasıl olupda kendi çocuklarını besleyemez hale geldiğini anlatan uzun metraj bir belgesel filmin çekimlerine önümüzdeki yaz aylarında başlayacağız.

Kadın olmanızın yaptığınız işe, olaylara bakışınıza etkisi nedir?

Rüya Köksal: Kadın olmak yerelde kadınlarla kurduğum diyaloglar için önemli bir avantaj esasında. Onlar bana kendilerini anlatırken ben de kendimi onlara anlatıyorum bir taraftan. Sabırla birbirimizi dinliyor, tanıyoruz. Karşılıklı duyulan güven ,samimi aktarımlar hem beni hem de yaptığımız işleri zenginleştiriyor.

Teşekkür ederim.