29 Aralık 2010 Çarşamba

Küresel Isınmayı Önlemek İçin Küresel Finans Sistemini Kontrol Etmeliyiz.

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 29 Aralık 2010


Uluslarası finans ve devlet borçlar

ı konusunda uzman,

vizyoner, yazar Ann Pettifor, dünyanın en fakir yaklaşık 40 ülkesinin toplam 100 milyar dolarlık dış borcunun iptalini

başaran Jubilee 2000 adlı uluslararası kampanyanın yürütülmesinde gösterdiği başarılı liderlik ile tanınıyor. 2003 yılında basılan editörlüğünü yaptığı “

The Real World Economic Outlook” adlı kitapta finansal krizin geleceğini doğru olarak tahmin etti. Ortak yazdığı

ikinci kitabı “The Green New Deal” 2008 yılında basıldı. Pax Christi International Barış Ödülü ve Newcastle Üniversitesi şeref doktorası

sahibi. Bir grup İngiliz kilisesinin yürüttüğü küresel iklim değişikliği ile mücadele eden Operation Noah kampanyasına danışmanlık

yapıyor. Advocacy International danışmanlık şirketinin başkanı ve New Economics Foundation’ın ortağı.

Ann Pettifor ile küresel finans sisteminin neden olduğu sorunlar ve yeniden yapılandırılması üzerinde

konuştuk.


Advocacy International’ın Direktörü ve New Economics Foundation’ın ortaklarındansınız. Advocacy International ve New Economics Foundation’ın vizyonu nedir? Sizin vizyonunuzla nasıl örtüşüyorlar?

Jubilee 20001 kampanyasının başarısından sonra üç yıl bir beyin takımı (think-and-do-tank) olan New Economics Foundation’a geri çekildim. Artık, çalışmış olduğum borç veren ülkeler, IMF, Dünya Bankası ve Paris Club’tan edindiğim uluslararası finans ve ülke borçları konusunda tüm öğrendiklerimi yansıtma zamanı idi. Bu, küresel finans sistemi konusunda doktora yapmak gibiydi. Kampanyacılıktan farklı, tazeleyen bir değişim oldu. New Economics Foundation’daki meslektaşlarımla, kredi, iklim ve enerji çatışması ile yüzyüze olduğumuzu savunan “The Real World Economic Outlook” (Gerçek Dünya Ekonomisine Bakış) isimli kitap üzerinde çalıştık. Kitap 2003 yılında basıldı ve yaklaşmakta olan finansal kriz ile “Peak Oil”2 ve iklim değişikliğinin ortaya koyduğu tehditler konusunda uyardı.

Üç yıl sonunda tekrar kendi organizasyonumu yönetme isteği duydum ve Advocacy International’ı kurdum. Başta niyetimiz, başka devletlere borçlanan ülkeler ile çalışmak ve onlara borçlarının iptali için “uluslararası fikir mahkemesinde” davalarına yardımcı olmaktı. İlk müşterimiz Nijerya Hükümeti oldu. Nijerya Finans Bakanı ve Borç Yönetim Ofisi ile çalışarak, 2005’de Nijerya’nın 18 milyar dolar borcunun iptalini başardık. Fakat oldukça hızlı şekilde, farklı müşterilere, sağlık da dahil olmak üzere uluslararası kalkınma konularında savunma danışmanlığı yapar hale geldik. Buna rağmen, ben hala uluslararası finansal yapılandırma ve küresel ekonominin sınırındaki ülkelerle sınırlı kalmayan, süregelen devlet borçları krizi konusuna derin ilgi duyuyorum.

Findhorn’da düzenlenen Bioneers konferansında3 yaptığınız konuşmada, endüstri, işçiler ve yeşil hareket arasında yeni bir ittifak kurulması gerektiğini söylediniz. Bunu açıklar mısınız?

En büyük endişem uluslararası finans sisteminin ciddi şekilde işlevsizleşmesi. Görüşüme göre, finans sektörü artık gerçek ekonominin hizmetindeymiş gibi değil, yöneticisi gibi hareket ediyor. Fakat önemli olan gerçek ekonomi. Gerçek ekonomide iki hayati alan var; en geniş anlamda tanımlanan “endüstri” – birşeyler üreten, yapan ve yetiştiren şirketlerin sahipleri ve yöneticileri - ve ikinci olarak “işçi” –özel ve kamu sektöründe elleri ve beyni ile çalışan milyonlara kişi, yani bizler. Biz gerçek ekonomiyiz ve finans sektörü kendi sağlığı için bizim işimize, bizim ekonomik çalışmalarımıza bağımlı olmalı. Lakin finans sektörü ilişkilerini yönetirken, gerçek ekonomiden ve ekosistemden bağımsız gibi davranıyor. Finans sektörü çok güçlü hale geldi ve politik sistem ile toplumu yozlaştırıyor. Sınırsız kredi ile sınırsız tüketime yol açarak tüm dünyaya zarar veriyor.

Öyle ise finansı gerçek ekonomi ve ekosistemin hizmetlisi rolüne geri döndürmek için, endüstri ve işçilerin birleşerek, finans sektörünün çıkarlarının tekrar ekonominin çıkarlarına hizmet etmesini sağlamaları gerektiğini savunuyorum. Tüm ilgili tarafları, büyük endüstrilerin patronlarını, yüksek düzeydeki işsizlikten endişe duyan işçi sendikalarını, ekosistem için endişelenen herkesi, geniş bir ittifak için ve dar bankacılık sektörünün hakimiyetine karşı çıkmak için birleşmeye çağırıyorum.

Tüm dünya için küresel iklim değişikliği büyüyen bir endişe kaynağı. Hükümetler karbon emisyonlarını azaltmak için yollar bulmaya çalışıyorlar. Siz “kolay kredi”nin karbon emisyonlarını artırdırdığını savunuyorsunuz. Finansal kredi sistemi karbon emisyonlarını nasıl artırıyor?

Tüketimin etkileyici yükselişinin, kredinin 1970’li yıllarda yeniden düzenlenmesinden beri “kolay kredi” tarafından yürütüldüğünü savunuyorum. Kabaca ifade edersek, kolay kredi E-Bay’e öncülük ediyor, O da Easy Jet’e yol açıyor... Daha fazla kredi, alışverişi kolaylaştırır, bu mal üretimini artırır ve sırasıyla emisyonlar artar.... Eğer emisyonlara hakim olmak istiyorsak, ilk önce kredi sistemine hakim olmalıyız veya kredi sistemini düzenlemeliyiz.

Konuşmanızda borçların Matematik kurallarına tabii olduğunu oysa Fizik kurallarına tabi olmaları gerektiğini söylediniz. Bunu açıklar mısınız?

Frederick Soddy, finansal sistem ve ekonomi hakkında çok yazan bir dahi. Herman E. Daly’ın “Beyond Growth” isimli kitabında Soddy’nin yaptığı işler hakkında bir bölüm var ve şöyle bir alıntı yapar;

“Borçlar fizik yerine matematik kurallarına tabi. Termodinamik kurallara tabii olan servetin aksine borçlar, yaşla çürümez ve yaşam sürecinde tüketilmez. Tam tersi, meşhur basit ve bileşen faiz matematik kuralı ile çoğalır.”

Farklı şekilde ifade edersek, finansal borçlar, Keynes’in “bileşik faizin sihiri” dediği gibi, üssel artarlar, özellikle de borç alanlar yükümlülüklerini yerine getiremediğinde borçları katlanır.

Fakat gerçek ekonomi üssel oranda büyüyemez. Dünyadan çıkarabileceğimiz petrol miktarının sınırı var. Tarım yapabileceğimiz arazilerin miktarı sınırlı. Tarım ve endüstri için kullanılabilir su sınırlı. Atmosferi kirletebileceğimiz düzeyin sınırı var... Gerçek ekonominin hesaba katmak zorunda olduğu bu fiziksel sınırları, borç matematiği sağlamaz.

Bizimle paylaştığınız bilgiler için teşekkür ediyorum.

1. Jubilee 2000, 2000 yılında 40’ın üzerinde ülkenin üçüncü dünya borcunun iptali için çağrı yapan uluslararası koalisyon hareketidir.

2.Peak Oil: Dünya petrol üretiminin ulaşacağı en yüksek nokta olarak tanımlanıyor. Bu noktadan sonra petrol üretimi sürekli düşüşe geçecek ve nihayetinde sonlanacak.

3.Findhorn’da düzenlenen Bioneers konferansı hakkında bilgi: www.surdurulebilir-yasam.blogspot.com

27 Kasım 2010 Cumartesi

BIONEERS: Olağanüstü İşler Yapmak İçin Mükemmel Bir İnsan Olmak Gerekmiyor

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Kasım 2010

Bioneers, insanlığın ve dünyanın karşıkarşıya olduğu sorunlara yaratıcı ve çarpıcı çözümler bulan girişimcileri tanıtan konferanslar düzenliyor. 21 yıldır Amerika’da düzenlenen bu konferanslar, Kasım ayında okyanus ötesine taşındı ve ilk defa Avrupa’da yapıldı. Bu konferansa Findhorn Ekoköyü evsahipliği yaptı. Bu sıradışı konferansın düzenlendiği Findhorn Ekoköyü’de sıradışı bir yer. 49 yıl önce ruhani bir topluluk olmak üzere biraraya gelen kişiler, doğa ile uyumlu bir yaşam tarzı benimseme kararı ile Findhorn Ekoköyünü oluşturdular. Zaman içinde Findhorn Vakfı’nı, Findhorn Yayınlarını, eğitim çalışmalarını yürüten Findhorn Üniversitesi’ni kurdular. Global Ekoköy Ağı’na bağlı olan Findhorn yenilikçi eğitimleri ve deneyimli eğitmenleri ile alanında tanınıyor.

Bioneers 1990’da Kenny Ausubel ve Nina Simons tarafından kuruldu. Kenny ve Nina’nın yarattığı bu sözcük, doğan yeni bir kültürü temsil ediyor. Bioneers, hayatın çok farklı alanlarından gelen, doğal sistemlerin nasıl çalıştığını anlamak için yaşayan sistemleri derinlemesine inceleyen ve doğal işletim sistemlerini, yaşamsal ağlara zarar vermeden insanlığa hizmet edebilmek için taklit ederek kullanan sosyal ve bilimsel mucidler olarak tanımlanıyor. Bağlantı kurma, karşılıklı alışveriş ve dayanışma amacıyla çok farklı kişi ve projeleri biraraya getiren Bioneers konferansları, bölgesel, ulusal ve uluslararsı düzeyde

stratejik ağları birleştirerek sosyal sermayenin gelişmesine katkı sağlıyor.

Konferans hem katılımcıların zengin katkıları hem beyin fırtınaları, uygulamalı atölyeler, Açık Alan toplantısı, programın parçası olan oyunlar, şiir ve müzik gösterileri, şarkı ve danslar ile alışılmışın ötesinde yenilikçi, üretken ve verimli geçti.

Konferansta en sık kullanılan ifadelerden biri, “Öykü anlatmak” oldu. Çünkü öykü anlatmak, sunum yapmaktan daha samimi, keyifli ve kapsamlı bir eylemi ifade ediyor. Bioneers konferanslarının amaçlarından biri iyi öyküleri paylaşmak ki bunlar umudu beslesin, başkalarını yüreklendirsin ve kendimizi yeniden değerlendirmemizi sağlasın.

Tarihi Kaledonya ormanları bir zamanlar İskoçya’da çok geniş alanlara yayılmışken bugün toputopu %1’lik bir alana sıkışmış durumda. Ormanın %99’luk bölümü acımasız ve düşüncesiz ağaç kesimleri sonucu, bitki örtüsü, yaban hayatı ve ekolojisi ile birlikte yok olmuş. Eğer Alan Watson Featherstone 20 sene önce ortaya çıkıp Kaledonya ormanlarını yaşatacağım demese belki bugün orman tümüyle yok olacaktı. 1989 yılında Trees for Life vakfını kuran Alan Watson Featherstone günümüze kadar gönüllüler ve destekçilerin yardımıyla 800,000 ağaçın dikilmesini sağladı. Yürütülen projeler ile biyoçeşitliliğin geri kazanılmasına çalışılıyor. Ülkemizin yaban ormanlarının kıymetini anlamak için, kaybedilenin yeniden kazanılmasının ne kadar meşakkatli, uzun ve masraflı bir iş olduğu Alan Watson Featherstone’dan öğrenilebilir. Alan Watson’un öyküsü, Yuvarlakçay’daki ağaçları korumak için seferber olan köylüleri ve ormanları ticari kar hırsından korumak için mücadele veren daha nicelerini hatırlattı ve onlara destek olmak için seferber olunması gerektiğini düşündürttü.

Kendisi öncü bir çevreci, yazar, meditasyon ve Tai-Chi eğitmeni, 60larda başlayan çevre hareketini başlatanlardan, Friends of Earth çevreci kuruluşun kurucu üyesi, emekli profesör ve Beyaz Saray’ın ilk ekolojist danışmanlarından. John P. Milton öyküsünde, Amerikan Kızılderililerinin gizemli ritüeli “vision quest”i ve insanlar üzerindeki inanılmaz etkisini anlattı. Bu ritüel, insan hayatında bir dönüm noktası. Her insanın dünyaya bir amaç için geldiğine inanan Kızılderililer, bunu öğrenmek için doğaya tek başına çıkıyorlar. Yanlarına hiçbir şey almadan, genelde oruç tutarak yaşıyorlar. Ritüel kişiye bir hayvan kılığına bürünmüş ruhun seslenmesi ile son buluyor ve gördüğü imge, duyduğu ses kişiye hayat amacını hakkında ipucu veriyor.

Toplantının en etkileyici karakterlerinden biri Budist rahip Pracha Hutanuwatr idi. Kendisini geleneksel Asya kültürüyle yetişmiş, yeşil, ruhani, anarşist, sosyalist, şiddet karşıtı olarak tanımladı. Pracha, ekonomik gelişime, modernliğe, toplumlara hükmeden canavarları yetiştiren modern eğitime inanmıyor. Üç kavramın gözden geçirilmesi gerekiğini söylüyor: gelişim/kalkınma, bilgi, mutluluk. Gelişim/kalkınma sömürü sistemine ait bir olgu. Bu nedenle yeniden tanımlanması gerekiyor. Gerçek bilginin kütüphanede olmadığını, kollektif olarak toplumlar tarafından yaratıldığını iddia ediyor. Pracha’ya göre tüketim kültürünün şartlandırdığı “daha çoğa sahip olursam daha mutlu olurum” inanışı yanlış. Yerli halkların Batılıların söylediği gibi gelişmemiş oldukları doğru değil. Çünkü yerli halkların gelişmeleri gerekmiyor. Onlar bu haliyle gelişmişler. Ayrıca ekonomik durgunluk, siyasi dengesizlik gibi olumsuz algılanan durumların iyi olduğuna inanıyor.

Başlattığı kampanya ile dünyanın en fakir 42 ülkesinin $100 milyon borcunu sildiren, 2009 yılında Ekolojist Magazin tarafından yılın vizyoneri seçilen, Advocacy International’dan Ann Pettifor, anlattığı öykü ile finans sistemine bakışımızı değiştirdi. Endüstri, işçi ve sendikalar ile yeşil hareketin, ekonomik sektörü değiştirmek için ortak hareket etmesi gerektiğini vurguladı. Bankaları kontrol altına almamız gerektiğini söyleyen Ann Pettifor’e göre bunu daha az kredi kullanarak yapabiliriz. Kredi kullanmanın CO2 salınımlarını artırdığının altını çizdi. Yani daha az kredi kullanarak dolayısıyla daha az harcayarak küresel ısınmayı yavaşlatabiliriz.

Konferansa katılan Transition Town (Dönüşüm Şehirleri) hareketinin mucidi Rob Hopkins, küresel ısınma ve tükenen fosil yakıtların yaratacağı karışıklıklara ve zorluklara hazırlanmak için yapılabilecekleri özetledi. 2006 yılında başlayan Transition Town hareketına 600 civarında yerleşke ve grup katılmış durumda. İnsan ve değişim odaklı hareketin temelindeki modeli anlatan Rob Hopkins, sosyal girişimciliğin önemini vurguladı ve Transition hareketini sosyal girişimcilik okulu olarak tanımladı.

Bioneers konferasını dönüşüm ve değişimi nasıl başarabiliriz sorusunu tetikledi. Konferansın en çarpıcı ifadeleri, “Kendi finansal ve ekolojik borçlarımızı çocuklarımıza bırakamayız” “Olağanüstü işler yapmak için mükemmel olmamız gerekmiyor”, “Hayal kurmalı ve hayallerimizin peşinden gitmeliyiz”, “Birlikte, her beraber” oldu.

Bioneers konferansı, benzer konferas Türkiye’de düzenlense nasıl oldurdu sorusunu akla getirdi. Türkiye’de gizli kalmış kimbilir nice öncü kişi ve kuruluşları tanıma, olağanüstü öykülerini dinleme imkanı olurdu. Bu mücadele eden, emek verenlere güç verir, gelecek nesillere ilham olurdu.

6 Kasım 2010 Cumartesi

HÜKÜMET KİMİN YANINDA? Şirketlerin mi? Köylüsünün mü?


Yayın Detayları:Cumhuriyet, SürdürülebilirYaşamEki, 30 Ekim 2010

Ankara Mamak, İstanbul Maden Dere İçi ve Armutlu mahalleleri, Bursa Erikli, Mersin Akkuyu, Bursa Mustafakemalpaşa, Sinop Gerze, Tekirdağ Saray, Foça Aliağa, Çanakkale, Bartın, Yalova, Bergama, Kozak, Niğde Ulukışla, Munzur, Edirne Uzun Köprü, Rize Fındıklı, Pazar, Hemşin; Artvin Ardanuç, Borçka, Şavşat; Giresun, Trabzon Tonya, Amasya, Tokat, Hasankeyf, Allianoi, Kastamonu Loç, Düzce Aksu, Muğla Saklıkent, Antalya Alakır, Eskişehir Gürleyik, Malatya Darende. Türkiye haritası üzerinde, doğudan batıya, güneyden kuzeye dağılan bütün bu yurt köşelerinin ortak noktası nedir? Yerli halkın verdiği örgütlü mücadele.

15-17 Ekim tarihlerinde, bu yurt köşelerinde suyuna, toprağına, ormanına, emeğine, yaşamına sahip çıkıp savunan 89 çevre platformu, sivil toplum kuruluşu, sendikalar ve siyasi partiler İstanbul’da buluştu. Hidroelektrik santral (HES) projelerine, nükleer santrallere, termik santrallere, maden şirketlerine, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO), yer altı sularının ticarileştirilmesine, su havzalarına dönük müdahalelere karşı mücadele eden ve kentlerde su hakkını elde etmek için çalışanlar deneyimlerini paylaştı. Anlatılanlar “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözünü doğrular nitelikteydi.

Mücadelelerin pek çok ortak noktası vardı. Bunlar:

¨ Son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin yarattığı sorunlar,

¨ Yargı kararlarının uygulanmaması,

¨ Kamu yöneticileri ve şirketler tarafından oldu bittiye getirilmeye çalışılan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) toplantıları,

¨ Muhtarların ve toplumdaki kanaat liderlerinin, şirketler tarafından satın alınması,

¨ Köylülerin jandarma ve güvenlik güçlerinden terörist muamelesi görmesi, dövülmeleri, biber gazına maruz kalmaları,

¨ Yerli halkın su kaynaklarının ve yaşam alanlarının şirketler tarafından vahşice talan edilmesi,

¨ Zorunlu kamulaştırmalar,

¨ Su kaynaklarının kirletilmesi,

¨ Şehirlerdeki yoksul kesimin suya erişiminde hakkaniyet ilkesinin hiçe sayılması,

¨ DSİ’nin fonksiyonunu yitirmesi, hizmet anlayışını kaybedip ticari kimlik kazanması,

¨ Belediyelerin suyu ticari bir mal görmesi, kar odaklı fiyatlandırması,

¨ HES yapımıyla su altında kalacak verimli tarım arazileri, yok olacak endemik türler, tarihi ve kültürel miras,

¨ İlkel madencilik uygulamalarıyla zehirlenen toprak, yerüstü ve yer altı suları, bunlardan kaynaklı içme suyu zehirlenmeleri,

¨ Kesilen binlerce ağaç

¨ Yitirilen doğal, tarihi, kültürel miras…

Anlatılanlardan birkaç örnek:

Kore Savaşından 60 yıl sonra Güney Kore, Kore Şehitlerimizi hatırlayarak Sinop’ta “Karadeniz Kore Kültür Festivali” düzenledi. Güney Kore’nin bu ani yoğun ilgisinin Sinop’ta almayı düşündüğü nükleer santral ihalesi ile doğrudan bağlantısı olduğu aşikar.

Bursa’da 1040 mermer ocağı var. 2000 tane ocak ruhsat almayı bekliyor. Yeni Maden Yasası ile mermer ocağı işletme ruhsatı alabilmek için ÇED zorunluluğu ortadan kalktı. Bu nedenle ocak sayılarında patlama yaşanıyor. Bursa’nın bir köyünde 7 adet mermer ocağı var. Çıkardıkları hafriyatı köylülerin bahçe ve tarlalarına yığıyorlar, tozdan meyveler yenmiyor, ağır vasıtalar ile köy yollarını ve dere geçişlerini bozuyorlar. Köylü şikayet ettiğinde, köye geliyorlar şikayet sahibi ile görüşmeden, şirket ile görüşüp gidiyorlar. Aynı köyde katı atık yakma tesisi kurulmak isteniyor. ÇED toplantısına tüm köy katılmak istedi. Bunu engellemek için küçük bir yer seçtiler. Köylü kabul etmedi, toplantıyı yaptırmadı. İkinci ÇED toplantısına jandarmalar ile geldiler. Köylü “Biz terörist miyiz? Niye jandarmalar ile geldiniz?” diyerek tepki gösterdi.

Foça’da 5 termik santral, yeni fabrika ve haddehaneler kurulması, olanların kapasitelerinin artırılması planlanıyor. Bilim adamları bölgenin hava durum tespit araştırmasını yaptı. Araştırma sonuçlarının açıklandığı toplantıya vatandaşlar davet edilmedi, zorla girdiler, hava kirlilik oranının yüksek olduğunu ve o bölgeye yeni tesis yapılmaması, var olanların kapasitelerinin artırılmaması gerektiğini öğrendiler.

Bir şirket, Sinop’ta üç termik santral için lisans aldı ve öğrencilere top, çanta, evlere koli, çikolata dağıtmaya başladı. Halk, dağıtılan paketleri iade etti. ÇED’den önce şirketin lisans aldığı ortaya çıktı. ÇED yapılıp, yerli halkın onayı alınmadan, devletin üretim lisansı vermesi işleyişin çarpıklığının bir kanıtı. Daha sonra ÇED toplantısı kapalı spor salonunda yapıldı. Güvenlik güçleri burada biber gazı kullandı, halk dışarı çıkmak zorunda kaldı ve ÇED yapılmadı. Fakat ÇED Genel Müdürlüğü ÇED raporunu verdi.

Çanakkale’de termik santral için kamulaştırma kararı çıkmadan, yüzlerce zeytin ağacı söküldü. ÇED toplantısına, dışarıdan termik santral kurmak isteyen şirketin çalışanları getirildi.

Bartın’da termik santral kurmak isteyen şirket muhtarlara yemekler düzenledi, okullara, spor kulüplerine para yardımları yaptı. Oysa Bartın’ın 30 yıllık kalkınma planında turizm var, ağır sanayi yok.

Uşak’ta köylüler altın madeninde kullanılan siyanürün içme suyuna karışmasından dolayı zehirlendiler. Olay örtbas edildi.

Niğde’de sulama göleti yapacağız vaadiyle köylülerin toprakları kamulaştırıldı. Göleti yaptılar fakat hizmeti vermediler. Kamulaşan araziyi satışa çıkardılar. Köylü karşı çıktı ve destek için kaymakam, vali, il meclis üyeleri ve milletvekillerine gittiler. Sonuç alamayınca kendileri örgütlendiler. Gölet arazisini satın alan kişiyi araziye sokmuyorlar.

Paylaşılan bütün bu deneyimler gösteriyor ki Türkiye’de bir “akıl tutulması” yaşanıyor. Devlet, halkının, köylüsünün yanında değil, kısa süreli kar amacıyla hareket eden, “Kullan, Tüket, Kirlet, Terk et” çizgisindeki şirketlerin ve sermayenin yanında. Kamu yararı hiçe sayılıyor. Forumda bir araya gelen yaşam savunucularının ortak ifadeleri ise şu oldu; “Mücadele edenler her zaman kazanmazlar. Fakat kazananlar mücadele edenlerdir”, “Biz; haklıyız meşruyuz kazanacağız.”


30 Eylül 2010 Perşembe

Bilim Yeniden Tasarlanmalı

Yayın Detayları:Cumhuriyet,SürdürülebilirYaşamEki, 28Eylül 2010
Permakültür uzmanı ve sosyal ekolojist Agustine Sepulveda daha iyi bir dünya için önerilerini sıraladı

Şilili akademisyen, permakültür uzmanı ve sosyal

ekolojist Agustin Sepulveda Ağustos ayında

Türkiye’de permakültür eğitimleri verdi,

permakültür, ekoköyler ve sosyal ekoloji konularında konuşmalar yaptı.

Murray Bookchin’in öğrencisi olan

Sepulveda, Şili’de Sosyal Ekoloji Enstitüsü girişiminde ve “Change The World”

isimli STK’da çalışıyor. Burada dile getirdiği görüşleri

“Change The World”u temsil etmiyor.

Sosyal ekolojiyi nasıl tanımlarsınız?

Sosyal ekoloji toplum ve doğa arasındaki ilişkilerin analizinden doğdu ve felsefesinin başlangıcı Amerika’da 1950’lerde Murray Bookchin’in yaptığı çalışmalar ve önerilerdir. Murray Bookchin neredeyse dünyadaki tüm ekolojik problemlerin, derinleşip yerleşen sosyal problemlerden doğduğu fikrini ileri sürdü. Bunu, Murray’in sözcükleriyle ifade edersek, günümüz ekolojik sorunları, toplumsal sorunlarla kararlılık içinde ilgilenilmedikçe anlaşılamazlar.

Bir sosyal ekolojiste göre, doğaya hükmetmenin kökeninde insanlar arasındaki hükmetme ve hiyerarşi eğilimi yatar. Toplum doğa ilişkisi, kapitalizm ve pazar ilişkilerine dayalı modern ekonomik sistemde kriz boyutuna ulaşır.

Global ekonomik kriz, seller ve diğer doğal felaketler, sağlıksız yaşam tarzı, muazzam tüketim iştahı vs. Sistem krizde gibi görünüyor. Bu sistemi düzeltebilir miyiz? Veya çökmesini bekleyip sonra yeni bir sistem mi kurmalıyız? Yeni sistem kurmak için yeterli bilgi ve deneyime sahip miyiz?

Sosyal ekolojist açısından uzun süredir krizde olduğumuz aşikar ve biz birşeyler yapabiliriz. Bizim, sisteme karşı savaşmak değil fakat yeni bir sistem kurmak için ortaya çıkan teori ve vizyonlar ile bugün dünyada yükselen sosyal hareketlerle uzun süredir edindiğimiz zengin deneyimimiz var.

Kommünalizmin politik fikirleri bu doğrultuda. Kommünalizm, yerel doğal ortamlarıyla güzel ilişkiler kuran küçük organik topluluklarla bunu somutlaştırdı. Dünyanın farklı yerlerindeki bu topluluklar kendi ürün ve hizmetlerini kendileri üretiyorlar ve ekolojik ekonomi, ekolojik restorasyon, ekoköy tasarımı ve kurulumu, permakültür, dönüşen kasabalar, yeni karar verme ve katılımcı yöntemler, eğitim yöntemleri ve hatta kendi deneyim ve sosyal edinimleriyle uyumlu yeni ruhani ilişkiler ile birlikte yeni ekonomik ilişkiler yaratıyorlar.

Global ekonomik krizin doğmasında bilim ve yüksek teknolojinin rol oynadığını düşünüyor musunuz?

Bilim ve teknoloji toplumdan ve toplumun ihtiyaçlarından uzaklaşıp hükmetmek için bir araç olmaya başladığından beri bu sorunun bir parçası. Aynı şekilde devlet adamları toplum liderleri arasından çıkarlar, krallara ve temsilcilere dönüşürler ve yerel toplumlarla bağlarını koparırlar. İnsanbilimci P. Clastres’in söylediği gibi topluluklara hizmet eden liderlerden liderlere hizmet eden topluluklara dönüşülür.

Eğer “intelligentsia” dediğimiz biliminsanları, teknokratlar, aydınlar ve analiz yapıp karar veren kurumlar, bürokrasi ve şirketlerin hizmetinde olursa, bir otorite düzeni kurarlar. Dikkat edin otoriteyi sürdüren bilgi değil, bilim ve devlet adamları arasında kurulan ilişkilerdir.

Şahsen buğday, pirinç, mısır, amaranths, quinoa, fasulye, domates gibi kendi yedikleri gıdaları üreten yerel toplulukların, bunu bilimsel yaptıklarını düşünüyorum. Bugün teknolojinin kullandığı bilim ile değil fakat bilimsel yapıyorlar. Bu bağlamda bilimin yeniden keşfedilmesi ve tasarlanması gerekiyor.Ayrıca, farklı bir dünya yaratmak için çok zengin deneyime, tekniklere ve bilgiye sahip olduğumuzu düşünüyorum. Bunu kolayca yapmak için hazırlanıyoruz. Sorun politik.

Daha iyi bir dünya için bilim nasıl olmalı? Üniversiteler nasıl olmalı? Ve tabii devlet düzeni nasıl olmalı?

Bilim insanların elinde yerel sorunları çözmeli, yerel toplumlara hizmet etmek için teknoloji kullanan yerel üniversiteler olmalı, tüm diğer toplumlarla karşılıklı kalıcı ilişkiler kurulmalı ve belki toplum ve üniversite federasyonları oluşturulmalı. Bu federasyondan bahseden Bookchin’in fikirleri bu açıdan çok ilginçtir.

Yeni bilgi teknolojileri, yerel yaratıcılık ve bilimin yardımıyla, sahip olduğumuz doğal insani yetenekleri kullanarak, çok ilginç, katılımcı ve ilham veren bir dünya kurmayı başarabiliriz. Bir sanat eseri gibi, yeni bir güzellik anlayışı ile toplumu sosyal olarak yaratabiliriz.

Aynı zamanda üniversite ve enstitüleri yeni bir bakış açısıyla kullanmalıyız. Öyle ki yeni bir semiyotik ve ontoloji kurulsun, yükselen sosyal uygulamalar ile uyumlu yeni bir fenomolojiye teorik ve pratik bir temel sağlansın.

“Change The World” hakkında bize bilgi verir misiniz? Niçin kuruldu? Kimler tarafından? Vizyonu nadir? Hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?

“Change The World” (Dünyayı Değiştirelim) bir Sivil Toplum Kuruluşu. Bu yüzyılın başında, Norveç’te yaşayn bazı arkardaşlarım tarafından kuruldu. Organize olur olmaz beni davet ettiler. Az kişiyiz ama farklı kıtalarda yüksek sayıda insana ulaşıyoruz. Yerel toplumlarda permakültür eğitimi veren ve uygulamaları onlara devreden uluslararası eğitimci grubu olarak başladık. Şimdi permakültür, ekoköy ve dönüşüm kasabaları konularında geniş deneyimimiz ve dünyanın farklı yerlerinde projelerimizle uygulamalarımız var. Norveç, Kolombiya ve Şili’de temsilciliklerimiz bulunuyor. Şu anda Orta ve Doğu Avrupa’da, Güney, Orta ve Kuzey Amerika’da, Afrika’da yaşayan insanlarla bağlantıdayız. Bu yıl bazı çalışmalar ile Türkiye’de bir ilişki başlattık. Permakültürün, eski bir uygulamanın yeni bir adı olduğuna inanıyoruz. Ekolojik tasarım ilkelerine yeni bir tane ekliyoruz: Eğer neşeliyse, sürdürülebilir.

Senegal, Güney Amerika ve şimdi Türkiye’de yüzyıllardır ekolojik yaşayan yerel toplumlarla ilişki kurduk. Saygı ve tevazu ile onlardan öğrenmeliyiz ve onları kalkınma peri masalından uzak tutmaya çalışmalıyız.

Amacımız sosyal hareketlerde bağlantıda olmak, özerk ve kendine güvenli topluluklardan oluşan, barışcıl ve sevgi dolu yeni bir dünyanın yaratılması doğrultusunda sosyal süreçler ve yeni fikirlerin geliştirilmesine katkı sağlamak..

Eğer şimdi dünyayı değişirmek istesek nereden başlamalıyız?

Bireysel olarak farklı göz ve bakış açısıyla bakmaya başlamalıyız. Gerçekten bir değişime maruz kaldığımızda direniriz, fakat bu içsel olarak halledebileceğimiz bir eğilim. Aklımızı tehlikesizce yeni yöntemler görmek ve denemek için açabiliriz, tıpkı çılgınlar gibi atlamak yerine şiir edebiyatındaki yaratılışta olduğu gibi atlamak gibi.

Örneğin; farklı bir şekilde sıçmalıyız. Eğer kuru tuvalet veya kuru compost tuvalet kullanırsak, hem suya hem de gübreye olan bağımlılığımızı kopartırız. Eğer biz bir bağımlılığımızı nasıl kıracağımızı öğrenirsek, bizi tutan tüm bağımlılıklarımızı nasıl kıracağımız öğrenmiş oluruz.

Bir sosyal süreç olarak, teknik ve teknolojileri, bilim, bilgi, kurumları, inançları, ürünleri değiştirmekten başlayan çok güzel bir yolumuz olduğunu düşünüyorum. Herşey insanların yararı ve mutluluğu için. Bu çok büyük fakat ilginç bir iddia ve önümüzdeki bu maceralı uğraşa herkes davetli. “Change the World”a sizi bekliyoruz.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Ahır Çayevi


Yayın Detayları:Cumhuriyet,SürdürülebilirYaşam Eki, 28 Ağustos 2010.

Azdavay, Kastamonu iline bağlı 3000 nüfuslu küçük bir ilçe. Kalabalık, varlıklı günlerini geride bırakmış, büyük şehre verdiği yoğun göç nedeniyle kan kaybına uğramış, nüfusunun çoğunluğunu emeklilerin oluşturduğu, yazın kalabalıklaşıp, kışın tenhalaşan, Türkiye’nin benzer binlerce ilçesinden biri. Biraz yakından bakıldığında, diğerleriyle arasındaki farkları görebiliyorsunuz. İnsanlarının konukseverliğine, geleneksel rengarenk giysilerini kuşanan kadınlarının kendine güvenine şahit oluyorsunuz. Bir diğer özelliği Küre Dağları Milli Parkları içinde yer alması ve altı yıldır düzenlenen, TÜBİTAK tarafından desteklenen, Kastamonu Valiliği İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nce yürütülmekte olan ‘Ilgaz Dağı Milli Parkı ve Küre Dağları Milli Parklarında Ekoloji Temelli Doğa Eğitimi’nin iki yıldır Azdavay’da yapılması.

Dr. İsmail Menteş’in altı yıl önce başlattığı eğitimin temel amacı ‘Doğanın Dilini’ keşfederek öğrenmeye çalışmak. Eğitim, katılımcılara Kastamonu ilini, coğrafyasını, Doğasını, biyoçeşitliliğini, yerel kültürünü, flora ve faunasını tanıtmayı: eko-turizm uygulamalarını göstermeyi, doğa-insan ilişkisinin irdeleyip ve aşırı tüketime dayalı büyüme odaklı ekonomilerin doğaya ve Dünyaya verdiği zararı kavratmayı hedefliyor. İki yıldır eğitimin bilimsel altyapısına ek olarak, sosyal, toplumsal konular ve güncel çevre sorunlar programa alınmaya, teorik dersler yanında eko-sanat çalışması, folklor araştırması, doğa fotoğrafı projesi gibi uygulamalı çalışmalara ağırlık verilmeye başlandı. Katılımcıların, teorik bilgileri öğrenmelerinin yanında, bilgi, beceri, deneyim ve yaratıcılıklarını kullanarak yerel yaşamı destekleyen projeler üretmeleri hedefleniyor. “Alırken, Vermek; Tüketirken, Üretmek; Öğrenirken, Öğretmek” ilkesi ile yerel halkla sinerji yaratacak çalışmalar özendiriliyor. Bu bağlamda, bu sene Dünya Kafe olarak bilinen toplantı yöntemi eğitim programına alındı.

Dünya Kafe, kalabalık grupları bir araya getirip, “önemli konuları” konuşarak, işbirlikçi sohbeti geliştiren, ortak bilgiyi yaygınlaştıran, ortak akıl oluşturan, ortak eylem için fırsatlar yaratan bir yöntem. Yaratıcıları Juanita Brown, David Isaacs bu yöntemi iki temel insani ihtiyaç üzerine kurgulamışlar.

  1. Biz insanlar bizim için önemli olan konuları bir arada konuşmak istiyoruz.
  2. Kolektif bulunan daha büyük bilgeliğe erişmek biz konuştukça mümkün olur.

Basit, kolay uygulanabilir ve etkin olan yöntemin yedi temel ilkesi var.

    • Önemli soruları irdele.
    • Konuksever ortam yarat.
    • Herkesin katılımını teşvik et.
    • Değişik bakış açılarını birleştir.
    • Birlikte içgörüleri dinle.
    • Ortak keşifleri paylaş.
    • Bağlam belirle.

Eğitim 10’ar günlük iki devre olarak düzenleniyor. İlk devrede yer alan katılımcılara yöntem hakkında bilgi verildikten sonra, katkılarıyla Azdavay halkının konuşmak isteyeceği, herkes için önem taşıyan üç soru belirlendi. Derslerin yapıldığı salon bir kafe haline dönüştürüldü. Dünya Kafe ismi yerelleştirilerek, toplantı mekanının adı verildi AHIR ÇAYEVİ. Katımcılardan bir kısmı, yerel kıyafetler giyerek Azdavay’lı konukları karşılama ve ağırlama işini üstlendiler. Ahır Çayevi’ne Belediye, Kaymakamlık ve İlçe Tarım Müdürlüğü çalışanları, genç yaşlı kadın erkek Azdavay halkı, imam ve muhtarlar, konak çalışanları, eğitim katılımcıları ile eğitimciler katıldı. Alışılmışın dışındaki bu çalışma ile, belirlenen üç soru çerçevesinde, büyük şehirlere verdiği göçle kan kaybeden Azdavay’ın yeniden nasıl canlandırılabileceği konuşuldu. Konukların fikir ve düşünceleri derlenerek, ortak akıl oluşturuldu, yapılabilecek çalışmalar listelendi.

Çalışmanın ikinci aşaması ikinci grup ile yapıldı. Katılımcılar, Ahır Çayevi çalışmasını baz alarak “Azdavay 2020” hayali kurdular, bu hayale ulaşmak için önümüzdeki 10 sene içinde Kim?, Ne Zaman?, Ne Yapmalı? sorularına cevap aradılar. Geliştirdikleri fikir ve proje taslaklar Ahır Çayevi çalışmasına katılan konuklara sunuldu. Bu şekilde, yerel yönetim, halk ve eğitim katılımcılarının ortak çalışması ile Azdavay ilçesinin taslak stratejik planlama haritaları ortaya konmuş oldu. Böylesi bir çalışma Türkiye için bir ilk niteliği taşıyor.

Ahır Çayevi çalışmasında ortaya çıkan isteklerden biri, ilçenin içinden geçen çayın temizlenmesi idi. Yerel halkın bu isteğini dikkate alan katılımcılar, hem gönüllü çalışarak örnek olmak hem de çöplerin doğaya atılmaması konusunda halkta bilinç oluşturmak için çayın ilçe içinden geçen bölümünü temizlediler. Gönüllü temizlik çalışması Azdavay’lıları şaşırttı. Azdavay’lı gurbet işçileri arabalarından inip çalışmayı yapanlara teşekkür ettiler.

Ahır Çayevi çalışması, hem kişisel ilişkileri hem de insanların geleceği birlikte yaratma kapasitelerini geliştiren canlı sistem çalışması olarak değerlendirebilir. Kamu ve yerel yöneticiler, Azdavay’lılar ve eğitim katılımcıları arasında sinerji yaratan bu çalışmanın yaratacağı etki ve olası gelişmelerin neler olacağı merak konusu.



5 Ağustos 2010 Perşembe

Özel Sektörün İştahını Kabartan Yeni Bir İş Alanı: KAMU SEKTÖRÜ

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 31 Temmuz 2010.

VI. Avrupa Sosyal Forumu 1- 4 Temmuz 2010 tarihlerinde İstanbul‘da yapıldı. Kapitalizmin ve emperyalizmin yaşamlarımızı ve tüm Dünya’yı bir kıskaç içine almaya çalıştığı günümüzde, buna karşı mücadele yürütenleri bir araya getiren bu büyük kitlesel etkinliğin sloganı " Başka Bir Dünya Mümkün, Başka Bir Avrupa Mümkün" idi. Forumda toplam 260 adet seminer, çalıştay ve atölye düzenlendi, konserlerin yanı sıra yürüyüşler yapıldı.Avrupa Sosyal Forumu, sadece Avrupa’dan değil, Dünya’nın farklı kıtalarındaki pek çok ülkeden gelen konukların katılımlarıyla zenginleşti. Almanya, Macaristan ve Türkiye’den milletvekilleri konuşmacı ve izleyici olarak katıldı.

Avrupa Sosyal Forumu’nda irdelenen konulardan birisi Kamu Yönetimi idi. “Yeni Kamu Yönetimi Anlayışının Arkasındaki Şirket Çıkarları” konulu toplantı bu bağlamda ilginç ve ufuk açıcı oldu. “Campaign for the Welfare State” isimli Norveçli STK’da çalışan Helene Bank, 1980’lerden itibaren Kamu Yönetimi ve Kamusal Malların özel sektöre devredilmeye başlandığını, devletlerin oluşturduğu politikalar ile zaman içinde adım adım bu yönde ilerlendiğini açıkladı. İlk adım olarak, “Pazar Piyasası” yönetsin savıyla kamu hizmetleri ve kurumları özelleştirilmeye, kamu hizmetleri taşeron firmalara devredilmeye başlandı. 1991’den itibaren Yeni Kamu Yönetimi adı altında yapılan reformları ile işçi sendikaları baskı altına alındı, aldatıldı ve giderek güçsüzleştirildi. Önce ürün ve hizmet pazarında, sonra emek gücü sektöründe ve en son olarak finansal sektörde reformlar yapıldı.

Yeni Kamu Yönetiminin iki temel amacı var.

1. İşçi sendikalarını zayıflatmak.
2. Kamusal malları özelleştirerek, kamu bütçelerini yani vergileri ve kamu gelirlerini özel sektöre devretmek.

Aynı bağlamda, kamu personeli de, kişisel çıkarlarını ön plana alan, halkın ihtiyaçlarını ikinci plana atan çarpık bir vizyon ve anlayışa sahipler. Yeni Kamu Yönetiminin, profesyonel etiği, sadakat ve dayanışmayı özendirmeyen ve bunlara karşı inançsızlık geliştiren bir yanı vardır. Yukarıdan aşağıya, hiyerarşik ve dayatmacı yönetim anlayışına, artan kısıtlama ve kontrollere sahiptir ve günümüzün ihtiyaçlarına cevap vermeyen endüstriyel toplu üretim sistemlerinden kalmış eski yönetim sistemlerini kullanmaktadır.

Yeni Kamu Yönetimi;

  • 1. Sosyal yardımlaşmayı yatırım değil masraf olarak gören,
  • 2. Maaş ve sosyal hakları ile çalışma koşullarını rekabete sokan,
  • 3. Kullandığı kamu muhasebe sistemini, Kameral’dan özel sektörün kullandığı kar-zarar, gelir-gider esaslı finansal muhasebe sistemine değiştiren,
  • 4. Bürokratik kontrol uygulamaları koyan,
  • 5. Kamu görevlileri, işçiler ve halk arasında güvensizlik yaratan

bir anlayışla çalışan, özel şirketleri koruyan, işçi sendikalarını güçsüzleştiren, danışmanlar için bir cennet yaratan beş başlı Medusa’ya benzetilebilir.

Yeni Kamu Yönetimi yerine farklı bir Kamu Yönetimi anlayışı geliştirmek gerekir. Bunun ilkeleri;

  • · Kamu hizmetlerinin kalitesini, bu hizmetleri özelleştirmeden ve taşeron firmalara devretmeden yükseltmek,
  • · Araştırma ve değerlendirme sonrasında kamu yönetim politikalarının belirlemek,
  • · Kamu hizmetleri için kalite ve süreç göstergelerinin belirlemek ve izlemek,
  • · Tabandan yukarıya işleyen bir hizmet anlayışı geliştirmek,
  • · Kamu personelinin yaptığı işten gurur ve onur duyması sağlamak,
  • · Para ve finans sektörlerini demokratik olarak kontrol etmek,
  • · Gerçek ekonomiyi korumak,
  • · Üretim ile tüketim arasında, sosyal ve ekolojik sürdürülebilirliği sağlayan bir denge kurmak,
  • · Zengin ile fakir, özel sektör ile kamu sektörü arasında, adil ve dürüst paylaşım sağlayan bir ticari ve finansal sistem oluşturmak

olarak sıralanabilir.

Kısacası, Kamu Yönetim Sistemi halkın yanında olmalı ve halk için çalışmalıdır. Bütün bunların başarılabilmesi için vatandaşların, kamusal hizmetlerini kullananların ve kamu çalışanlarının, Kamu Yönetimini demokratik olarak kontrol etmeleri sağlanmalıdır.