27 Aralık 2009 Pazar

Farklı Bir Geri Dönüşüm Öyküsü: TOHUM - 2009

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 27 Aralık 2009.

“Tohuma bak tohuma,
Nasıl
Dokuz
Doğuruyor toprakta.
Nasıl bunalıyor, ıkınıp sıkınıyor
Nasıl soluyor, terim terim terliyor
Tohuma bak tohuma
Dokuz doğuruyor.”

der bir şiirinde Bedri Rahmi. Minicik tohum doğurur, ağaç olur, bitki olur, çiçek olur ve yaşamı devam ettirir. Nesilden nesile devam eden yaşamsal döngünün en önemli parçasıdır. İlginç ve farklı bir geri dönüşüm öyküsünün kahramanıdır.

Avucunuza bir tohum yerleştirdiğinizi düşünün. Ağırlığını zor hissedersiniz. Belki sadece teninize dokunduğu noktaları hissedersiniz. Ne kadar hafif, ufak olursa olsun, içinde çok büyük, güçlü bir yaşam enerjisi barındırır. Tohumlar yeryüzünde yaşamın devamını sağlar. Tüm besinin başlangıcıdır ve bize doğal besin döngüsü hakkında çok şey söyler. Bir beslenme uzmanı, tohumun besin değerini anlatabilir. Bir doğa bilimci, tohumun ekolojik sistem için öneminden bahsedebilir. Bir bilim adamı, tohumun kimyasal ve genetik yapısı hakkında bilgi verebilir. Fakat tohumun gerçek değerini ancak bir çiftçi anlatabilir. Shumei Vakfı’nın uyguladığı Doğal Tarım tekniğe göre tohum vericidir, çiftçi için bir ortak ve bir öğretmendir. Tohum içinde, vücudu besleyen fiziksel enerji yanında kalbi ve ruhu besleyen ruhani enerjiyi de barındırır. Yaşam için zorunlu bir ihtiyaç olduğundan, kutsal kabul edilir.

Çiftçiler tarlalarında, binlerce yıldır on binlerce bitki çeşidi yetiştirdiler. And Dağlarında 3000’den fazla patates çeşidi, Hindistan’da ve uzak doğuda binlerce pirinç çeşidi, Papua Yeni Gine’de 5000’den fazla tatlı patates çeşidi, Anadolu’da 100’den fazla yerel buğday çeşidi, Çin’de 10,000 çeşit buğday, ABD’de 7000 çeşit elma ürettiler. Binlerce yıldır süren bu üretim döngüsü çiftçilerin tohum ve bitki çeşitlerini korumaları ile mümkün oldu. Tohumu toprağa ektiler, bitkileri yetiştirdiler, bu bitkilerin tohumlarını sonraki mevsim kullanmak üzere sakladılar. Sonra ellerindeki veya diğer çiftçilerle takas ettikleri tohumları ekerek devam ettiler… Tohum bitkiye döndü, bitki tohuma döndü ve geri dönüşüm tamamlandı. Bu döngü binlerce yıldır tekrarlanıp durdu.

Ta ki, 1998 yılında Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı (USDA) ile Delta and Pine Land şirketleri kısır tohum teknolojisinin patentini alıncaya kadar. Bu patent, patent ve lisans sahiplerinin bitki DNA’ları ile oynayarak, bitkileri embriyolarını öldürmeye programlamalarına ve kısır tohum elde etmelerine izin verir. Her türden tohum ve bitki üzerinde uygulanabilen, kısır tohum teknolojisi de denilen bu teknik, günümüzde en az 78 ülkede kullanılmaktadır. Çok uluslu tohum ve kimyasal tarım şirketleri ile ABD yönetiminin desteklediği bu teknolojinin amacı, çiftçinin hasat sonrası, bir sonraki sezon kullanacağı tohumlarını saklamasını engellemektir. Genetiği ile oynanmış kısır tohum kullanan çiftçiler, her sezon tohumlarını şirketlerden satın almak zorunda kalır.

Kısır tohum teknolojisi, tohumun elinden, doğanın kendisine verdiği üreme yetisini alır, şirketlere verir. Bu bir kadının çocuk doğurma yetisinin şirketlere verilmesi gibi çarpık bir durumdur. Çiftçi ile tohum arasında binlerce yıldır süre gelen, kutsal kabul edilen ilişkiyi koparır. Şirket, çiftçi ile tohum arasına girer. Çiftçi tohuma ulaşmak için şirkete para ödemek zorunda kalır.

Bu teknolojinin icat nedeni, şirketlerin gözlerini kamaştıran dünya ticari tohum pazarının 30 milyar dolarlık hacmidir. Eğer çiftçilerin kendi yetiştirdikleri tohumlar engellenebilirse bu hacim 2.5 kat artarak 73 milyar dolara çıkacaktır. Şirketlerin en büyük rakibi dünyadaki küçük çiftçilerdir. 2006 yılında Monsanto şirketi ticari tohum pazarının %20’sine sahipti. On şirketin payı ise %57’di. Uluslar arası şirketler, bu pazarı büyütmek ve kendi pazar paylarını artırarak tekelleşmek için kıyasıya bir mücadele içindeler; çünkü tohumu kontrol eden, gıdayı kontrol eder. Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger’in söylediği gibi, “gıdayı kontrol eden ülkeyi kontrol eder.” Bir ülkenin tohumdaki bağımsızlığının kaybı, ülke bağımsızlığının olumsuz etkilenmesine kadar varan ciddi sonuçlar doğurabilir.

Ülkemizde 2006 yılında yürürlüğe giren Tohumculuk Kanunu ile yaşamın kaynağı olan tohum, uluslar arası tarım, gıda ve tohum şirketlerinin kontrolüne bırakıldı. Yasa tohumla ilgili konularda, tohum şirketleri tarafından oluşturulan Tohumculuk Birliği’ni yetkili kıldı. Çiftçinin en temel haklarından olan kendi tohumunu saklama ve takas etme hakkını elinden aldı. Yasa yürürlüğe girdikten sonra çiftçiler pazarlarda kendi ürettikleri tohumu satamaz olacak. Çiftçilerin binlerce yılda gelişen ve gelecek nesillere aktarılan tohum ve tarıma ait bilgisi yok olma tehdidi altında. Bu yasanın bir diğer vahim sonucu, yerel tohumların çeşitlerinin azalması ve yok olmasına yol açması. Yerel tohumlar ticari değere sahip olmadıkları yani patentli olmadıkları için şirketler için hiçbir önem taşımıyorlar. Yerel tohumların yok olması ve çiftçilerin patentli tohum kullanmak zorunda kalması bu şirketlerin işine geliyor. Kısaca, bu yasa ile kuzu kurdun eline teslim edildi.

Tohumlar binlerce yıldır geri dönüşümü yaşadı. Çiftçilerin geliştirdiği tohum kültürü bu geri dönüşümü destekledi. Doğal ortamlarda yetiştirildiler, paylaşıldılar ve kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze geldiler. Şimdi tohum bankalarında saklanmak isteniyorlar. Tohum hayat bulduğu ve hayat verdiği topraktan koparılıp, laboratuar ortamına hapsediliyor. Dünyada bugüne kadar yaklaşık 1400 tohum bankası kurulduğu söyleniyor. Bunların en büyüğü, Norveç’in Svalbard Adası’nda kurulan “Kıyamet Günü Kasası”. Resmi adıyla Svalbard Küresel Tohum Deposu’nda, dünyada yetişen 3 milyon tahıl tohumu, olası iklim değişikliği, doğa felaketleri, nükleer facia gibi küresel felaketlere karşı saklanacak. Bu projeye Monsanto, Syngenta gibi büyük tohum şirketleri ve Bill Gates, Rockefeller Vakfı on milyonlarca dolar yatırdı. İnsani bir amaç için kurulmuş gibi görünmesine rağmen, son derece kuşku verici bir proje. Çünkü Monsanto ve Syngenta’nın amacı dünya ticari tohum pazarına hâkim olmak. Dünyayı besleyen tahıl tohumlarının genetik yapılarını öğrenmek onlara büyük avantajlar sağlayacak. Tohumların genlerini değiştirip, bu tohumlara patent alabilirler, yerel tohumları yok eden hastalıklar üretebilirler. Böylece sadece tohum pazarının değil, tüm dünyanın gıda kontrolünü ele geçirebilirler.

Bir elma ağacının yanına gittiğinizi, elmasını yediğinizi hayal edin. Elmadan çıkan çekirdeği avucunuza koyun. Bu ağaç ve üzerindeki elmalar, böyle minik bir çekirdekten oldu. Bu minik çekirdeği ekerseniz sizin de bir elma ağacınız olabilir. Doğa her tohuma büyüme ve çoğalma yetisi verir. Bir tohum ekersiniz ve ondan onlarcasını, yüzlercesini elde edersiniz. Tohum doğada yaşamsal döngünün ve besin zincirinin ilk halkasıdır. Aynı zamanda gıda bağımsızlığının garantisidir. Bu zincir kırılır, tohumun geri dönüşümü şirketler tarafından engellenirse hem insanlık hem doğa için tehlikeli sonuçlar doğacaktır.

12 Aralık 2009 Cumartesi

İZ - 2009

Yayın Detayı: İFSAK 50. Yıl İZ Temalı Fotoğraf Sergisi, Taksim Cumhuriyet Sergi Salonu, Aralık 2009.


Kumsalda ayak izi bırakabilir misin?

Deniz sarar, sarmalar ayağını.

Kum içine çeker.

Ayakizini bırakıp çekip gidecekken,

Bir anda denizin, kumun parçası oluverirsin...

Ayakizi bırakmadan yürüyebilirsin kumsalda.

Kumsalla bütünleşerek.

Keşke insanlık yürüyüşümüzü Dünyada,

Dünya ile bütünleştirebilsek...

Çerçevelenen Su - 2009

Yayın Detayları: Barış Manço Kültür Merkezi, S.O.S. Çevre Gönüllüleri Platformu 20. Yıl Kutlamaları, Kasım 2009.




Şişelenen Yaşamlar - 2009

Yayın Detayları: Barış Manço Kültür Merkezi, S.O.S. Çevre Gönüllüleri Platformu 20. Yıl Kutlamaları, Kasım 2009.

Karbon ayakizini küçültme reçetesi... - 2009

Yayın Detayları: Cumhuriyet, Sürdürülebilir Yaşam Eki, 19 Ağustos 2009.

Sera gazları atmosferde birikiyor ve hızla artıyor. Bunun sonucunda iklimler değişiyor, buzullar eriyor. Deniz seviyesinin yükselmesiyle birçok kıyı bölgesi sular altında kalacak, şiddetli kasırgalar yaşanacak, eko-sistem daha da bozulacak, hastalıklar artacak.

Bunları önlemenin bir yolu var: Karbon ayak izini azaltmak.

Ulaşım, ısınma, hatta yeme içme gibi tüm faaliyetlerimiz ile tükettiğimiz ve ürettiğimiz ürünler sayesinde ortaya çıkan karbonun toplamı karbon ayak izimizi oluşturuyor. Tüm göstergeler küresel karbondioksit salımının %60 ile 70 arasında azaltmamız gerektiğini işaret ediyor. Yoksa daha büyük iklimsel felaketler yaşayabiliriz.

Türkiye atmosferi en hızlı kirleten ülke ünvanına sahip. 2006 rakamlarına göre 1990 ile 2006 yılları arasında karbon salımlarını %95 arttı. Türkiye’de imalat sanayi ve inşaat sektörleri toplam karbondioksit salımının %50’sinin sorumlusu. Bu rakamlar ışığında, şirket yöneticilerinin karbon ayak izi kavramını öğrenip, şirketlerine sağlayacağı yararları görmesi, kısa ve orta vadede karbon salınımını azaltmak için projeler yapılması büyük önem taşıyor.
Karbon ayak izi küçültme yol haritasının beş ana çalışması, şirket içi enerji kültürü oluşturmak, enerji haritası çıkarmak, enerji denetimi yapmak, enerji çemberi modeli kurmak, karbon maliyetini muhasebe sisteminde takip etmektir. Bunlar arasında, şirket içi enerji kültürü çalışması şirket çalışanlarının enerjiye bakışımızı değiştireceği için en kritik öneme sahip olanı.

Şirketlerde enerji kültürü oluşturmak ve organizasyon yapısını enerji kriterine göre yeniden yapılandırmak çok kapsamlı ve uzun vadeli çalışmalar olarak görülebilir. Hedef, “büyük düşünüp, küçük çaplı projelerle başlamak” olmalıdır. Enerji kültürünün şirket çalışanlarına kazandırılması ile çalışma alışkanlıklarında yapılacak çok ufak bir değişim, örneğin: bilgisayar ve ekranların tamamiyle kapatılması, çok büyük fark yaratabilir. Bu noktada ekran koruyucuların enerji tasarrufu sağlamadığını hatırlatmakta yarar var. Bir masa üstü bilgisayar ortalama bir saatte 120 Watt elektrik kullanır. Bir yıl boyunca çalışma günlerinde 8 saat açık kaldığı var sayılırsa, kullandığı elektrik 240 Kwattır ve yılda 175 kg CO2 salınımına neden olur. Eğer bu bilgisayar iş saatleri dışında kapatılmazsa, kullandığı elektrik ve CO2 salınımı 4.5 kat artarak, 1051 Kwat ve 760 kg. olur. 10 masa üstü bilgisayara sahip bir şirkettin sadece bilgisayarlardan kaynaklı CO2 salınımı yılda 7.6 tondur. Bu küçük örnekte görüleceği gibi, son derece basit bir önlem CO2 salımı açısından büyük, şirket gider tablosu açısından azımsanmayacak bir fark yaratabilmektedir.

Ucuzlayan uçak biletleri nedeniyle 1990 ile 2006 yılları arasında uçak kullanımını ve dolayısıyla havayolu taşımacılığı kaynaklı CO2 salımı dört kat artmıştır. Bir toplantı için İstanbul-Ankara arasında yapılacak uçak seyahatinin maliyeti yaklaşık 400 TL ve 430 kg. CO2 iken, aynı toplantı videokonferans şeklinde yapıldığında maliyeti 0 TL ve 0.4 kg CO2’dir (2 bilgisayarın, 2 saat açık olduğu varsayıldı). Genel olarak iş seyahatlerini azaltmaya çalışmak, özellikle uçak seyahatlerinden kaçınmak ve bunun yerine iş toplantılarını internet üzerinden telekonferans veya videokonferans olarak yapmak hem şirket gelir-gider tablosuna hem de şirket karbon ayak izine çok olumlu yansıyacaktır. Yıllık şirket ve bayii toplantıları için uçakla gidilecek mekanları seçmek yerine trenle ulaşılabilecek yerleri tercih etmek, yurtdışı konferans ve eğitim çalışmalarına katılımı en düşük seviyede tutmak şirketlerin ulaşıma dayalı masraflarını ve karbon ayak izilerini önemli ölçüde düşürecektir.

Kapalı ortamlarda yaşam ısısı 20 derece dolayındadır. Ofisler 1 derece fazla ısıtıldığında şirketin ısınma gideri ortalama %8 artar ve karbon ayak izi doğru orantılı olarak büyür. Kışın yazlık kıyafetlerle çalışıp, ofis ortamlarını sıcak tutmanın bedelini ödemek yerine biraz kalın giyinmek daha pratik ve ekonomik bir yöntemdir. Keza yazları pekçok kişiyi hasta eden soğutma sistemleri yerine camları açarak doğal havanlandırmayı tercih etmek de hemen uygulanabilecek bir yöntemdir.

Üretim alanlarında dolaşırken, fosil yakıt tüketen motorlu taşıtlar yerine bisikleti veya basit bir rüzgar pervanesinin şarj ettiği aküler ile çalışan elektrikli arabaları kullanmak bir başka yöntem olabilir.

Yapay aydınlatma yerine basit yansıtıcılarla doğal günışığı kullanmak hem çalışanların hem de Dünyanın yaşam kalitesini artıracaktır.

Yeşillik ve ağaçlar karbonu tutarlar. Şirketlerin mümkün olan heryeri yeşillendirmeleri ve ağaçlandırmaları, komşu arazilerin ağaçlandırılmasına destek olmaları karbon ayak izini küçülteceği gibi çalışanları motive de edecektir. Yeşili sevmek insanın doğasında vardır. Bina ve depo çatılarını yeşillendirmek hem ısı kaybını önlemek hem de karbonu tutmak adına çifte yarar sağlar.

Firmalar, bahçelerindeki otları biçmek için elektrikli çim biçme makinesi yerine Google şirketinin yaptığı gibi keçileri kullanabilir.
Şirket yönetimi ile çalışanlarının desteklediği her çalışma rahat uygulanır, yaygınlaşır ve kalıcı olur. Şirket yönetiminin ve çalışanların desteğini almak, şirket enerji kültürünü oluşturmanın en önemli adımıdır.

Doğa ve İnsan - 2009

Yayın Detayları: "Baraka" İstanbul ODTÜ Mezunları Derneği Yayın Organı, Haziran-Temmuz 2009 sayısı.

Ozon tabakası azalıyor. Çernobil nükleer santral kazasının yaraları yıllardır sarılamadı. Pasifik Okyanusunda oluşan plastik çöp kilometrelerce kare alana yayılmış durumda. Ergene Nehri o kadar kirlendi ki suya değenlerin ellerinde yaralar çıktığı söyleniyor. Kızılırmak Nehri tarla sulamasında kullanılamayacak kadar kirli. Her gün 300 km2 yağmur ormanı kesilerek yok ediliyor. Her gün 40 ila 250 arasında canlı türü yok oluyor. Günde 15 milyon ton CO2 atmosfere salınıyor. Sular hergün biraz daha kirleniyor. Sulak alanlar kuruyor. Asit yağmurları ormanları yok ediyor. Dünyanın dördüncü büyük gölü, Aral, yanlış tarım uygulamaları nedeniyle 2015 yılında tümüyle kuruyabilir. Türkiye’nin ikinci büyük gölü Tuz Gölü’nün yedi yıllık ömrü kaldı. Her yıl 24 milyar ton toprak kayıp ediliyor. Dünya nüfusunun %20’si dünya kaynaklarının %80’nini tüketirken, kalan %80 sadece %20’sini kullanıyor. Bir bardak portakal suyu üretmek için 50 bardak su gerekiyor. Amerikalılar bir saat içinde 2.5 milyon plastik su şişesini çöpe atıyor ve her birinin çürümesi 500 yıl sürüyor. Dünyada yapılan 840,000 baraj nedeniyle 38 milyon yerli halk topraklarını, evlerini terk etmek zorunda kaldı. Küresel ısınma durdurulamazsa 10 yıl içinde önemli Amerikan ve Avrupa kentleri sular altında kalacak, dünya yüzeyinde milyonlarca insan göç edecek.

Bu trajediler ürettiğimiz bilgi ve teknolojinin ürünü. Peki bütün bunların sorumlusu kim?

Uygarlığımız teknoloji canavarlarını yarattı. Çok zeki, mükemmel eğitimli, çok başarılı mühendisler, bilim insanları, doktorlar, ekonomistler, vs. bu bilgiyi ürettiler. Burada bir yanlışlık var değil mi? Bilgi, iyi amaçlar için sorumlu, güvenli, tehlikesiz ve tutarlı kullanılamıyor. Bilgiyi kullanarak, yaşam standartımızı yükseltmek, daha iyi yaşamak için teknoloji geliştiriyoruz. Teknoloji gerçekten daha iyi yaşamamıza yardımcı oluyor mu? Teknoloji hayatlarımızı basitleştiriyor mu yoksa, karmaşıklaştırıyor mu? Bugün kullandığımız teknoloji ile kaynakları sorumlu kullanarak gelecek nesillerin yaşam haklarını gözetmemiz mümkün mü?

Uygarlığımızın yarattığı bilgi, teknoloji ve sistemler Dünya’nın ekolojik boyutlarına uymuyor, kapasitesini zorluyor. Sanki insanoğlu kendi eliyle hem kendisinin hem Dünya’nın ölüm fermanını yazıyor.

Oysa ki ekolojist David Orr’un dediği gibi “Dünya’nın daha çok başarılı insana ihtiyacı yok. O’nun, ümitsizce uzlaştırıcılara, şifacılara, restore edenlere, öykü anlatıcılara ve her tür dosta ihtiyacı var. O’nun, kendi topraklarında yaşayan insanlara ihtiyacı var. O’nun, Dünya’yı yaşanabilir ve insani yapmak için savaşmaya gönüllü katılacak ahlaki cesarete sahip insanlara ihtiyacı var. Ve bu niteliklerin bizim kültürümüzün tanımladığı başarı ile hiçbir ilgisi yok.”

Peki nereden başlamalı? Eğitimden. Öğrencilere bilgi olduğu kadar değerler de, eğitimle kazandırılmalı. Her öğrenci, temel ekolojik ilkeleri, doğanın taşıma kapasitesini, enerji bilimini, termodinamik yasaları, teknolojinin limitlerini, ölçek kavramını, sürdürülebilir tarım ve ormancılığı, çevre etiğini, durağan ekonomiyi, yiyeceğini yetiştirmeyi, bina yapmayı, güneş enerjisini kullanmayı bilerek, yerel toprak ile bitki örtüsünü ve hayvanları tanıyarak okulundan mezun olmalı. İnsanoğlu, doğaya hükmetmeye ve dolayısıyla tüketmeye çalışmaktan vazgeçip, O’nun bir parçası olduğunu hatırlamalı. Tüketen ve kirleten bir yaşam tarzından, Dünya’ya, Doğa’ya ve gelecek nesillere karşı sorumlu davranan, ihtiyacı kadarını kullanarak üreten bir yaşam tarzına geçilmeli.

Stephen Jay Gould “ Sevmediğimizi korumak için savaşmayacağımız için, canlı türlerini ve çevreyi koruma savaşını, Doğa ile aramızda duygusal bir bağ oluşturmadan kazanamayız” sözleriyle bütün bunları yapabilmek için neyin ilk şart olduğunu çok güzel ifade etmiş.

Doğa ile İnsan arasında duygusal bir bağ oluşturmalıyız.

5 Haziran Dünya Çevre Günümüz Kutlu Olsun!