22 Ekim 2008 Çarşamba

Tarımda Neo-liberal Dönüşüm ve Küçük Köylülüğün Tasfiyesi - James Petras - 2007

Yayın Tarihi:
"Tarımda neo-liberal dönüşüm ve küçük köylülüğün tasfiyesi -James Petras", www.www.ekolojistler.org.

"Halkevleri’nin düzenlediği Halkın Hakları Forumu’na katılmak üzere ülkemize gelen ABD’li sosyolog James Petras, 5 Haziran 2007 tarihinde İstanbul’da bir söyleşi yaptı. GDO’ya Hayır Platformu ve Halkevleri tarafından düzenlenen söyleşi, TMMOB Makina Mühendisleri Odası’nın toplantı salonunda yapıldı. Bu söyleşiyi Aysen Eren'in deşifresi ile yayınlıyoruz.

Köylü ve ekolojik hareketler ile ilgili konuşmama günümüzdeki uluslararası duruma odaklanarak başlamak istiyorum. Bu uluslararası durumun köylü sosyal hareketleri üzerinde etkisi var. Köy yaşamındaki gelişmeler üzerinde belirleyici olan, bugünkü uluslararası durumu etkileyen iki temel etken var.

Uluslararası durumun birinci etkeni uluslararası pazarlardaki yüksek metal ve tarımsal ürün fiyatları. Bu yüksek fiyatlar tarımsal-ticaretin gelişmesini teşvik etti. Yüksek tarımsal ürün fiyatları ve tarıma büyük ölçekli sermaye girişi sonucunda çok belirgin olarak toprak fiyatları yükseldi. Aynı zamanda tarım ilaçı, kimyasal gübre ve genetiği değiştirilmiş tohum gibi kimyasal girdilerin de fiyatları arttı. Bu etkenlerin, yüksek tarımsal ürün fiyatları, değerlenen toprak ve büyük ölçekli tarımsal ticaretin gelişi sonucu, çiftçi ve küçük üreticilerin büyük çapta tasfiyeleri oldu. Aynı zamanda köylünün toprak sahibine ödediği kira arttı. Böylece uluslararası fiyatların artışı büyük toprak sahiplerinin yararına olurken, tarımsal işçiler ile kiracı köylüler için yıkım oldu. İlk defa Wall Street, Londra borsası ve diğer büyük borsalar büyük ölçekli toprak mülkiyeti için yatırım yapıyorlar. Özellikle Brezilya ve Arjantin’de. Yalnız tarımsal ticaret değil aynı zamanda pekçok yüksek riskli yatırım fonu da tarıma yatırım yapıyor.

Peki fiyatlar niçin yükseldi? Yabancı sermayenin büyük ölçekli yatırımla büyük miktarda toprak alması işlemini teşvik etmek için. Doğrudan doğruya iki etken, biri Çin’de, ikincisi Hindistan’da yükselen talep. Bu iki ülkenin sanayileşmesi ve insani tüketimin artması uluslararası stoklar üzerine baskı koymuştur. Giderek artan bir öneme sahip ikinci etken artan benzin, petrol ve enerji fiyat artışıdır. Petrol fiyatlarındaki yüksek fiyat artışı sonucu ethanol üretiminde büyük ölçekli bir artış var. Ethanol tahıla büyük ölçekli yatırım demek. Ama gıda tüketimindeki tahıllara değil ethanol için gereken tahıllara. Bugün tarımdaki ethanol üretimine yatırım yapan büyük yatırımcıların pekçoğu aynı zamanda petrol sektörüne de yatırım yaptılar. Biz daha fazla geleneksel tarımdan bahsedemeyiz. Geleneksel tarım tartışması yapamayız. Şimdi bunlar marjinal etkenler. Bunların yerini tarımı, enerji kaynakları üzerinde anahtar kontrol olarak gören büyük uluslararası kapitalist sınıf, sermaya grupları ve şirketler, aldı. Pekçok yanılgıya düşen ekolojist fosil yakıtlardan etanola dönüşü olumlu karşıladı. Fosil olmayan yakıtların kullanımı aracılığıyla sürdürülebilir gelişmenin olduğunu söylediler. Köylü hareketinin özellikle Brezilya’daki pekçok lideri ve Fidel Castro karşı çıktı. Fidel Castro çok önemli bir konuşma yaparak ethanol çiftçiliğinin gıda ürünleri için kullanılan toprakları ele geçirdiğini söyledi. Bir diğer deyişle arabalar için daha çok gıda ama insanlar için daha az gıda olacak. Bunun sonuçlarını çoktan gördük, mısır fiyatları iki kat arttı. Bu mısır temelli yiyeceklerin fiyatlarının hayvan yemi dahil artması demek. Bu genetiği değiştirilmiş mısır ve diğer ürünlerin üretimini teşvik etti ve yaygınlaştırdı.



Burjuva devleti ile tarımsal-ticaret arasındaki yakınlaşma iki noktada görülür. Şirketler, uluslararası şirketleri için çok büyük kar hatta monopol kar imkanı var. Bu devlet için daha fazla döviz, döviz kaynaklarındaki artış ve bunları finanse etmek için daha büyük kapasite demektir. Yeni yabancı yatırımcılar ülkeye gelir ve yurtdışı borcu ödenir. Bu yüksek fiyatlardan küçük çiftçiler yararlanır mı? diye biri sorarsa. Çevap hayırdır. Niçin? Çünkü tarımsal ticaret aynı zamanda tarımsal ürünleri büyük ölçekli olarak ihraç eder. Bu çiftçileri tasviye eder. İkinci olarak ABD’den sübvansiye edilmiş gıdayı tüketim için ithal eder. Bu geleneksel ekonomistlerin açıklayamadıkları bir durumdur. Yüksek tarımsal fiyatlar, tarım sektöründe yüksek verimlilik ve düşen gelir. Köylü ve tarım işçilerinin büyük çoğunluğu için düşen fakat tarımsal ticaret için artan gelirler. Dolayısıyla toplam istatistiklere bakarsak ve sınıf analizini uygulamazsak yanılırız. Sınıfsal analiz kırsal alan giderek daha fazla kutuplaştığı için gereklidir.

Bugün kırsal alanda temel çelişki ethanol üreticisi büyük ticari ihracatçılar ile besin üretimi ve yerel tüketim için çalışan küçük çiftçi aileleri ve köylüler arasındaki kapitalist çelişkidir. Ethanol için tahıl ihracatı tarımsal üretimin yerine geçtikce şehirlerdeki gıda maliyeti artacaktır. Pekçok küçük çiftçi büyük çiftçilerin ideolojileri tarafından ikna edilip genetiği değiştirilmiş tohumlar kullanmaya başlamışlardır. Büyük kimya şirketlerinin ideolojisi modern ve bilimsel ve aynı zamanda karlı çiftçilik için genetiği değiştirilmiş tohumların kullanılmasıdır. Ama genetiği değiştirilmiş tohumların çalışması için çok pahalı bir paket için ödeme yapılması gerektiğinden bahsetmeyi unutuyorlar. Bu paket, pahalı organik olmayan kimyasal gübreler ve tarım ilaçlarıdır. Bu tohumların kısır olduğunu bir sonraki sene kullanılmayacaklarını ve bu tohumları sürekli monopol tohum şirketlerinden almak zorunda olduklarını farkederler. Bu tohumlar dayanıklılıkları çok sınırlıdır bu yüzden yeni kimyasal girdiler kullanırlar. Bunlar çiftçinin üretim maliyetinin artırmasına neden olur. Bazı dar kafalı liberal burjuvalar ve sosyal demokratlar “biz uzlaşma yapıyoruz. Bazısı genetiği değiştirilmiş tohum kullanabilir. Bazısı kullanmak istemez ve kullanmaz” diyor. Fakat biz, genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiren çiftliklere sınır komşusu olan çiftliklerdeki tohumların bir çiftlikten diğerine geçen tohumlar tarafından etkilendiklerini ve GDOsuz çiftliklerin kirletildiklerini biliyoruz. Barış içinde birlikteliğe sahip olamazsınız. Çünkü birinden gelen tohum diğerindeki tohumlara karışır. Bu “ya hep ya hiç” mücadelesidir. Ya GD ürün yetiştireceksiniz veya GDOsuz ürün yetiştireceksiniz. Orta yol yoktur.

Sosyal hareketleri etkileyen uluslararası durumla ilgili ikinci nokta Avrupa Birliği tarafından desteklenen ABD’nin silahlanması ve üçüncü dünyadaki mücadelelere karışmasıdır. Terörizme karşı silahlı mücadele Afrika, Asya ve Latin Amerika’da vardır. Terörizme karşı savaş şemsiyesi altında tarımsal-ticaretin genişlemesine karşı direnen köylülere karşı devlet terörizmi de vardır. Afganistan, Irak’daki ABD savaşları, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı baskı, Lübnan’ın işgali, İran ve Suriye ile yeni savaş tehditleri, Somali’deki direnişçilere karşı ABD baskısı sadece buzdağının görünen kısmıdır. Çünkü Venezuela’ya, oradaki tarımsal reformlara ve ulusal liberal politikalara karşı ABD saldırısı vardır. Irak’taki direnişin bugün dünyadaki ABD saldırılarının genişlemesini engellemesi bakımından taşıdığı büyük önemi küçümseyemeyiz. ABD’nin Irak’ta felç olduğu için bugün ikinci bir kara savaşına kalkışamamaktadır. Bu bir diğer ülkeye hava yoluyla örneğin İran veya başka ulusları örneğin Somali’deki Etyopyalıları, diğer Afrikalıları kullanarak saldırmayacağı anlamına gelmez. Bu silahlanma tarımsal-ticaretin yayılmasına eşlik etmektedir. Açıklamak gerekirse silahlanma her zaman ordunun kullanımı anlamına gelmez. Bu polis, yerel güvenlik ajansları veya şahsa ait silahlı adamlar demektir. Silahlanmanın etkilerinden birisi, yasadışı ürünlere dönüştür. Silahlanma Afganistan’ı eroin ve afyon yetiştirme merkezi haline getirmiştir.

Latin Amerika’da, Peru, Ekvator, Kolombiya ve Bolivya’da köylülerin geleneksel ürünleri azalmış ve yeni yasadışı ürünler yetiştirilmektedir. Bu ürünlerin sökümü köylüleri silahlı direnişe doğru yöneltmektedir. Size bazı dinamik sırlar vermeme izin verin. Bir parça toprağım olsun. Birkaç koyunum ve birkaç zeytin ağacım olsun. Biraz sebze yetiştireyim. Büyük tarımsal ticaretle rekabet etmeyecek bir başka ürün yetiştirmek için başka bir alana taşınmaya zorlanıyorum. Rekabet edebilecek ve iyi gelir sağlayacak ne yetiştirebilirim? Haşhaş ve mariyuana.. Bu dünya pazarları ve şirket tarımsal kapitalizminin baskılarının bir sonucu olarak ürünlerin birbirinin yerine konması işlemidir. Yasadışı ürünlerin yok edilmesi, tarımsal ticaretin kamusallaştırılması, köylülerin yerel marketlere yakın verimli ve karlı topraklara yeniden yerleştirilmeleri ile mümkündür.

Bu uluslararası birlikte yeni sınıf ittifakları neler? Tarımsal-ticaret, devlet, ihracat sektörü, sermaya finansmanı, gıda işlenmesi ve fiyatları hep birlikte birleşip bir ittifak oluşturmuşlardır. Sermaya bütünleşmiştir. Ve büyük enerji şirketleri bu yeni yönetici sınıfın ayrılmaz önemli bir parçası haline gelmiştir. Bugün, ulusal kent soylusunu yabancı ittifaklara bağlayan uygulanabilir köylü hareketi yoktur. Köylü hareketinin ulusal kentsoyluları ile ortaklık kurma olasılığı yoktur. Bugün kentsoylular çiftliklerin ulusal pazarları ile değil uluslararası pazar için tarımsal ihracata yatırım ile ilgileniyorlar. Bugün köylülerin doğal ortakları kimlerdir? Bir büyük grup şehirli tüketicilerdir. Sınıf bakış açısına sahip solcu ekolojistler ve toprağın özelleştirilmesinden olumsuz etkilenen kamu çalışanları çünkü bu aynı zamanda kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamına gelir. Maalesef kimyasal gübre ve tarımsal ilaç gibi büyük kimyasal sektörlerinde çalışan işçiler gibi bazı sektörlerdeki endüstriyel işçi sınıfının sallantıda olduğunu kabul etmeliyiz.

Şimdi hep birlikte günümüzdeki çağdaş köylü hareket ve mücadelesindeki bazı örneklere bakalım. Çok büyük köylü hareketlerinden ve son günlerdeki bazı deneyimlerden bahsedeceğim. İlk önce Brezilya ve MST krizi. Geçen 20 yıl içinde 500,000’den fazla militanı ile muazzam bir hareket olan MST grubu toprak istimlak etmiş, işçi sendikaları, dini gruplar ve diğerleri ile ittifaklar kurmuştur. Fakat sosyal bir organizasyon olarak büyürken politik görüşü eksik kalmıştır. İşçi partisi denilen sosyal demokrat parti ile işbirliği yapmaya karar verdiler. İşçi partisi solda başlayıp merkeze kayan bir partidir. Seçime odaklı sosyal demokrat parti ile ittifak yapma stratejisi tam bir felaket olmuştur. Çünkü onlar doğrudan mücadele yerine hükümetin reformlar için yeni yasaları uygulamasını beklemiştir. Sosyal demokrat başlayan Lula tarımsal-ihracat sektörü yani ethanol çiftlikleri ile işbirliği yapmıştır. Ve köylülerin tarımsal sorunları ile reformları gündem dışı bıraktı. Lula, Çin ve denizaşırı ihracat için desteği organize etmiştir. Brezilya büyük ticari açık biriktirdi, dış borcunu ödedi ama topraksız işçileri marjinalize etti. Fakat 4 yıl boyunca MST, Lula ile görüşmeye devam eder. Söz vermeler, açıklamalar. Sonuç sıfır. Çünkü onlar baskı ile hükümetin tarımsal ticaretten köylülüğe kayacağını düşündüler. Fakat burada söz konusu olan sadece basit bir politika değildi. Bu devlet ile tarımsal ticaret arasında kurulu bir yapısallaşmaydı. MST ikinci seçimlerden sonra şimdi hatalarını düzeltme çabası içindedir. Kamu çalışanları ile sayısız ittifaklar kuruyorlar. 23 Mayıs’ta Lula’ya karşı tüm Brezilya’da gösteriler düzenlediler. MST, Haziran içinde 17,000 delegenin katılımı ile ulusal kongre düzenleyecek. İlginç olan sloganları, “tarımsal reform ve sosyal adalet”. Bugün tarımsal reformlar için yerel kentsoyluların desteğini kazanmalarının yolu olmadığını anladılar bu yüzden şehirlerdeki hareketler ile yeni ittifaklar kurmaya yöneldiler.

Bolivya’daki köylü ve yerli hareketi. Bu hareket liberal hükümeti devirmiş ve köylü bir lideri ülke başkanı olarak seçmiştir. Köylü hareketi Evo Morales’i desteklemektedir. Evo Morales burjuva hükümetini devraldı ve ulusal burjuva sınıf, uluslar arası yatırımcılar ve köylüler arasında bir koalisyon kurmaya çalışmaktadır. Geldiği sosyal kökene rağmen miras kalan aynı tarımsal ihracat stratejisini desteklemektedir. Üretken çiftliklerin kamusallaştırmayacağını söylemektedir. Bu aptalca. Çünkü üretken çiftlik ne demektir? Birinin bir ineği veya birkaç koyun 10 veya 100 dönüm arazisi oldu bu adam üretken midir? Bolivya’daki en kaliteli, verimli toprağın %75’ini 100 aile kontrol etmektedir. Çiftçilere ne kalmıştır? Hazine arazisi. Hazine arazisi nerededir?

Bugün Latin Amerika’daki köylü hareketleri dar kafalı kentsoylu seçime odaklı partilere güvenemeyeceklerini çünkü bunların hükümet olana kadar kendilerini desteklediklerinin dersini aldılar. Lula ve Morales iktidara gelinceye kadar köylü mücadelesini desteklediler. Hükümet olup, bakanlıkları alınca kentsoyluların isteklerini dikkate aldılar. Onlar devleti değiştirmedi, devlet onları değiştirdi. Bazı köylülerin dediği gibi “devlete yaklaşan köylülerden uzaklaşır”. Bu resimdeki bakış açısı nedir? Hangi yeni koalisyonları hayal edebiliriz? Kimisi köylü hareketi için ekolojistler ile çalışmamız gerektiğini söylüyor. Ekolojistler çok eğitimli ve çok bilgili fakat büyük bir kitle temeline değiller. İkinci olarak pekçok sivil toplum kuruluşu köylü hareketinden birşeyler öğrenmek ve liderlerin saygı göstermek yerine hegemonyaları altında almak ve bu hareketin profesörü olmak istiyorlar. Alçak gönüllü olmayı öğrenmeleri ve şehirlerde halkı organize etmeye çalışmalılar. Tüketicileri örgütlemeli ve aynı zamanda eğitmeliler. Yüksek tarımsal ürüm fiyatların yarattığı sorunların fakir köylüler tarafından değil hükümet ve ihracat yapan tarımsal-iş sektörlerince yaratıldığını net olarak açıklamalılar. Ekolojistlerin genetiği değiştirilmiş gıdalarla ilgili ürün problemlerine dair iyi eğitim vereceklerini ama örgütlenme tarafında başarılı olamayacaklarını düşünüyorum. Ekoloji, tüketiciler ve çiftliklerdeki köylüler arasında köprü kurmalılar. İkinci ittifak etnik grupların sınıfsal bir birlik oluşturmalarını koordine etmektir. Size çok ciddi bir örnek vermeme izin verin. Bolivya’da yerliler felaket şekilde sömürüldüler. Halk olarak kendi kimliklerini yeniden buluyorlar. Kimi liderleri yerli ulus olarak ayrılık çağrısında bulunuyor. Bu felaket bir çözüm. Çünkü ülkenin tüm önemli zenginlikleri, petrol, madenler yerlilerin topraklarında değil. Eğer ülke bölünürse, yerliler ülkenin gelişme ve kalkınmasını finanse edecek en az kaynağın olduğu en yoksul bölgesinde yaşayacaklar. Bolivya’da bugün en gerici grup ayrılıkçılar. Çünkü benzin, demir, petrol ve kalaya hakim olacaklar. Sadece yerli halkın haklarına saygılı birleşikçi ulusal bir hükümet başarılı olabilir.

Uluslararası emperyalizm ile mücadelede güçlü bir devlete ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Emperyalistlerin kışkırttığı ayrılıkçılara karşı direnmelisiniz. İKi alanda mücadele etmelisiniz. Azınlıkların tanınması ve mücadelenin ulusal doğasının kabulü. Ekoloji, emperyalistlerin toprak ve yerel ürünlere sızmalarına karşı ulusal bir politika ile organik tarımın destekçisi olan köylüler başta olmak üzere herkesi ilgilendiren bir sınıf ittifakı geliştirmelidir..

Vazgeçme, Erteleme, Üşenme - 2008

Yayın Tarihi:
“Vazgeçme, Erteleme, Üşenme”, Önce Kalite, KALDER Yayınları, Eylül 2008 sayısı.
Doğadan kopuk, büyük şehirlerde, yüksek binalarda, duvarlar arasında az oksijenli odalarda sıkışmış yaşayarak, kalabalık ve gürültülü ortamlarda çalışarak, koşuşturmacalı, gerilimli geçen hayata bir es vermek, farklı bambaşka bir tat katmak mümkün. Yüksek yıldızlı tesislerde, tesis yöneticilerinin belirlediği programa uyarak, elinizde içeceğiniz güneş altında saatlerce yatıp, bol bol yiyip içerek, yine kapalı ortamlarda yatarak, yıl boyunca biriken fiziksel ve ruhsal yorgunluğunuzu gidermeye çalışabilirsiniz. Veya sizi doğaya yakınlaştıracak, kuşların, dalgaların, rüzgarın sesini duyacağınız, bulutların dansını, yıldızların gökyüzünde oluşturduğu deseni farkedeceğiniz, içinizdeki farklı enerjileri ortaya çıkaracak, damarlarınızda akan kanın, kalp atışlarınızın, bedeninizin farkına varacağınız, yeni deneyimler kazanacağınız bir ”doğa sporları kokteyli” deneyebilirsiniz.

Doğa sporlarının doğada, açık havada yapıldığı, mücadele gerektirdiği için, insanı özgürleştiren, bağımsızlık duygularını uyandıran bir yönü var. “Dağ Bisikleti” Türkiye’de bilinen ve en yaygın olan doğa sporlarından biri. Düz yolda bisiklet kullanmak ile doğada bisiklet sürmek çok farklı. Dağ bisikletleri iniş çıkışlı yollara uygun olarak bol vitesli, kalın tekerlekli, taş, kaya, kum, çakıl, toprak yollarda gidebilen türden. İlk defa dağ bisikleti kullanacaksanız eğer önce kendinizi yetiştirmelisiniz. Teorik bilgileri, dağ bisikletini tanıtan ve iniş, çıkış, farklı yol satıhlarında sürüş tekniklerini anlatan kitapları okuyarak edinebilirsiniz. Bisiklet parçaları, inen lastiğin şişirilmesi, çıkan zincirin takılması gibi pratik bir iki noktayı bir bilenden öğrendikten sonra sıra teoriyi pratiğe dökmeye gelir. Bisikleti tanımak, yokuş çıkarken gücünüzü optimize eden en uygun vitesi seçmek, yokuşları en hızlı ve güvenli şekilde inebilmek, çıkış ve inişler için önerilen tekniklerini denemek, rotayı tanıyıp arazi şekillerini en az pedal sallayacak şekilde optimize etmek… Ödülünüz araba ile gidemeyeceğiniz yerlere gitmek, rotanız üzerindeki güzellikleri yaşamak, mis gibi havayı solumak, soğuk sulardan içmek, yorgun bedeninizi derelerin serin sularında dinlendirmek. İlk denemenizi bir tur şirketi ile yapabilir, günlük bir tur seçebilirsiniz. Dağ bisikleti doğa sporları içinde en zahmetli olanlarından biri. Tur öncesi bisikletler tek tek kontrol ediliyor, çıkan arızalar gideriliyor. Tur günü bisiklet kullanımı ve gidilecek rota hakkında genel bir bilgi veriliyor, katılımcılara kask ve eldiven dağıtılıyor. Bisikletler seçildikten sonra lastikler kontrol ediliyor, inenler şişiriliyor, seleler ayarlanıyor. Yol boyunca bisikletleri yedek parça taşıyan bir araba takip ediyor. Bozulan bisikletler, patlayan lastikler tamir ediliyor. Tura devam edemeyen katılımcıların bisikletleri arabaya yükleniyor. Öğle yemeği genelde köylülerin işlettiği küçük aile lokantalarında alınıyor. Turlara çocuklu aileler, 14-15 yaşındaki çocuklardan 60 üstüne kadar her yaştan insan katılabilir. Katılımcıların sadece niyet ve cesarete ihtiyacı var.

Suya girip çıkan küreklerin hışırtısından başka sesin olmadığı bir ortamda, iyotlu havayı içinize çekip, dalgaların yarattığı her salınımı hissederken uçan balıkları, kıyı kuşlarını takip etmek, rüzgarın esintisiyle özgürleşmek, kas gücü ile denizin üstünde kayıp gitmek ister misiniz? Deniz kayağını deneyebilirsiniz. Deniz kayakları tek veya iki kişilik oluyor. Kayaklar hafif ve manevra kabiliyetleri yüksek. Ayakla idare edilen basit bir dümen mekanizmaları var. Suda ilerlerken kayağı batırmak hiç kolay değil ama kıyıda biner, inerken yanlış bir hareket yaparsanız alabora olabilirsiniz. Kürekleri bırakıp kendinizi rüzgara teslim edebilir, kayakların minik yelkenleri ile deniz üzerinde neredeyse uçarcasına yol alabilirsiniz. Deniz kayağı yapmak için superman olmanız gerekmiyor. İşin püf noktaları küreği tekniğine uygun çekmek ve ekip arkadaşınız ile uyumlu olmak. Günlük deniz kayağı turlarında kürek çekme tekniği, dümen ve kürek ile ileri geri manevra nasıl yapılır, kıyıya nasıl yanaşılır kısa bir eğitimle anlatılıyor, rota hakkında bilgi veriliyor. Herkesin kayaklara binmesinden sonra ileri-geri-dönüş hareketleri deneniyor. Hazır olunca vira! İki kişilik kayaklarda ekipler koordineli hareket etmek zorundalar. Kürek çekecekleri ve dinlenecekleri zamanları birlikte belirliyorlar. Turların başında pervane böceği gibi suyun üzerinde ters dönen kayaklar olsa da kısa zamanda ekip olmayı öğreniyorlar. Çünkü kürekleri eş zamanlı suya daldırıp çıkarmazlarsa çok yavaş ilerliyor ve rotadan kolayca çıkıyorlar. Tur süresince, kürek çekerken yanan ellerinizin ateşini serin suylarda söndürebilir, mola verip deniz üstünde salınabilir, doğanın sesini dinleyebilir, hem deniz ile bütünleşip hem kıyıya çıktığınız yerlerde yürüyüş yapabilirsiniz. En büyük ödül ise rüzgarı yakalamak. Eğer esen rüzgarı küçük yelkeninizle tutabilirseniz sizi istediğiniz kıyılara uçarcasına götürüveriyor. Köpüklü dalgalar üzerinde kayarcasına ilerlerken bir yandan kaslarınızı dinlendiriyor bir yandan manzaranın keyfini çıkarıyorsunuz.

En yeni ve en fantastik doğa sporu kıyı traversi veya “coasteering”. Kıyı traversi kaya tırmanışının daha az teknik bilgi ve malzeme isteyen, daha sulu ve eğlenceli bir türü. Denize inen kayalar üzerinde örümcek adam oluyorsunuz. Kayaların el ve vücudu kesmemesi için eldiven ve özel giysiler ile can yelekleri giyiliyor. Kimi zaman kayalar üzerinde yürüyor, kimi zaman büyük kaya blokları üzerindeki girinti çıkıntıları kullanarak tırmanıyorsunuz. Tırmanırken gücünüzün tükendiği noktada kendinizi zorlamanız gerekmiyor, vücudunuzu yerçekimine teslim ederek denize serbest düşüş yapabilirsiniz. Heyecan, korku, merak duyguları ile kıyı boyunca yer alan mağaralara girip çıkıyorsunuz. Yorulunca dinlenmek için sırt üstü suya uzanmanız kafi. Güneş yüzünüzü ısıtır, bedeniniz serin sularda salınırken varolmanın dayanılmaz hafifligini tüm bedeninizde ve ruhunuzda hissedebilirsiniz. Deniz her zaman süprizlerle dolu. Uçan balıklarla veya bir deniz kaplumbağası ile karşılaşabilir, hatta birlikte yüzebilirsiniz.

Seneca “nereye gittiğin değil, nasıl gittiğin önemlidir” demiş. 2000 yıl önce yaşamış Roma’lı bu filozofun sözüne kulak verip sırt çantanızın içine size en çok gereken malzemeleri koyup, ayağınıza rahat bir ayakkabı geçirip, elinizde yürüyüş rotalarını anlatan bir kitapla yola çıkabilirsiniz. Bu kadar maceracı olmak istemezseniz eğer konaklamalı uzun yürüyüş turları düzenleyen acentalara başvurabilirsiniz. Yeşilin her tonunu görebileceğiniz Karadeniz yaylalarında, dağlarında gezebilir, göllerinde yüzebilir, buz gibi sularından içebilirsiniz. Değişken, hırçın havası ile Karadeniz’de dört mevsimi yaşamak mümkün. Yürüyüşler sırasında güneşte yanabilir, kar topu oynayabilir, yağmur altında serinleyebilir, sisin içinde kaybolabilirsiniz. Bir başka çekici yürüyüş rotası, ışık ülkesi Likya’nın tarihi kentlerini birbirine bağlayan Likya Yolu. Yaklaşık 500 kmlik Likya yolu işaretlenmiş, belli noktalara yerleştirilen levhalara etapların uzunlukları yazılmış. Kaybolmak çok zor. Tüm parkuru yürümek yaklaşık bir ay sürüyor. Yolun belli etaplarını tercih edebilirsiniz. En ideal yürüyüş mevsimi Karadeniz rotaları için yaz, Likya yolu için sonbahar ve ilkbahar ayları. Yürüyüş boyunca doğadaki çeşitliliği, zenginliği görmek her mevsim mümkün.

Uzak doğulu şair Lin Po günümüzden 13 yüzyıl önce ne güzel söylemiş:

“Bana soruyorsun, ‘Niçin yeşil dağlarda yaşıyorsun?’
Ben sessizce gülerim; ruhum rahat.
Şeftali çiçekleri akan suları izler;
Burada cennet ve dünya birarada, insanların dünyasından uzak.”

Doğa, şehirlerde yeknesaklaşan hayatlarımızdan, dar yaşam alanlarımızdan çıkmamız için bizi çağırıyor. Konfor sınırlarını zorlayıp, genişletenlere sayısız keyif ve mutluluk sunuyor. Doğayla bütünleşip ruhunuzu dinlendirmek, yenilenmek, tazelenmek, damarlarınızda akan kanı hissetmek istiyorsanız, “Vazgeçmeyin, Ertelemeyin, Üşenmeyin!”, bir doğa sporları kokteyli deneyin.

B...m Çiçek Açtı - 2008

Yayın Tarihi:
“B... Çiçek Açtı”, Önce Kalite, KALDER Yayınları, Temmuz 2008 sayısı.

Göl, dere kenarlarındaki sazlıklar, bataklık alanlar hiç dikkatinizi çekti mi? Pekçok çiçek ve bitkinin yanısıra yüzen, uçan, yürüyen, pekçoğu gözle görülemeyecek kadar küçük canlıya ev sahipliği yapan, su, toprak ve havanın buluştuğu, zengin bir ekosisteme sahip bu sulak alanlar yaşayan bir makinadır aslında. Kirlenen suları temizleyip arıtan bir makina!

Doğanın kendi kendini arındıran gizli gücünün sırrı, sulak alan ekosisteminin karmaşık fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçleridir. Bitkiler fotosentezle karbondioksiti yapraklarıyla özümser oksijene çevirir ve sonra gövdeleri üzerinden su içindeki köklerine taşırlar. Köklere inen oksijen, suyu oksijen bakımından zenginleştirir, köklerde yaşayan bakteri ve mikroorganizmalar için yaşanır ortam yaratır. Bu canlılar sudaki organik atıkları, kimyasal kirleticileri parçalayıp yok eder. Bazı bitkiler sudaki ağır metalleri bile yok edebilmektedir. Arıtma sırasında doğal oksijen, karbon ve su döngüleri kendi kendine işler.

1950’li yıllarda Almanya’da Max Plack Enstitüsü’nde bir araştırmacı, suda yaşayan bitkilerin kimyasal kirleticileri özümseyip parçalama yeteneklerini keşfetti. 1973 yılında Michigan Üniversitesi’nde test amaçlı ilk yapay sulak alan su arıtma sistemi kuruldu. Sistemin soğuk iklimlerde çalıştığı 1980-1984 yıllarında Kanada’nın Ontario bölgesinde test edildi. Sonuç olumlu olunca, aynı bölgede 1986 yılında 4,000 kişinin atık sularını arıtan sistemi devreye alındı. Bitkisel arıtma veya doğal arıtma olarak da bilinen yöntemle ilgili araştırma ve denemeler devam ederken, uygulamalar giderek yaygınlaşıyor ve çeşitleniyor.

Konvansiyonel Atıksu Arıtma Sistemleri Yerine Neden Yaşayan Makinalar?

Şehrinizin atık su arıtma sistemi var mı? Beton, demir yığını bina ve havuzlardan oluşan sevimsiz bir görünüşleri vardır ve kötü koku yayarlar. Bu sistemin yerine rengarenk çiçeklerin açtığı, yemyeşil bitkilerin bulunduğu, kuşlar, arılar, kelebeklerin yaşadığı bir park hayal edin. Hangisini tercih edersiniz? Yapay sulak alanları cazip hale getiren sadece güzel ve estetik görünüşleri değil. Konvansiyenel sistemlere göre elektrik enerjisini ya hiç kullanmıyorlar veya çok az kullanıyorlar, yapımları hızlı, kolay ve ekonomik, bakım ve işletmeleri çok hesaplı ve basit. Bu sistemlerin bakımı için teknik elemanlara değil bitkilerin dilinden anlayan bir bahçıvana ihtiyaç var. İki haftada bir alana yapılacak bir ziyaret yeterli olabiliyor. Konvansiyonel sistemler gibi asgari kapasite sınırları da yok. 10 kişi veya 10,000 hatta 100,000 kişi için Yaşayan Makina kurabilirsiniz. Uygun alan varsa atık suyun taşınmadan üretildiği yerde arıtılması mümkün. Yani kilometrelerce kanalizasyon borusu döşeyip atık suları bir yere toplamak gerekmiyor. Bu büyük bir kazanç çünkü kanalizasyon sistemlerini kurmak da yenilemek de çok pahalı. Örneğin; bugün Almanya’nın eskiyen kanalizasyon sistemini yenilemek için 50 milyar Avro gibi bir servet harcaması gerekiyor. Konvansiyonel sistemlere sürekli biyolojik ve kimyasal katkılar eklemek gerekirken, Yaşayan Makinaların hiçbirşeye ihtiyacı yok. Yaşayan Makinalar ile su arıtma sistemiyle birlikte bir parka da sahip oluyorsunuz. Bu nedenle, yurtdışında çocuklara botanik bilgisi vermek ve doğal döngüleri anlatmak için kullanılıyor.

Dünya ve Türkiye’deki Uygulamalar

Amerika’nın her bölgesinde, Kanada’da bazı yörelerde yapay sulak alanlar kurulu. Bunların arasında otuz yıldır çalışan sistemler var. Danimarka Avrupa’da uygulamaların en yaygın olduğu ülke. Almanya, Çek Cumhuriyeti, İtalya’da yapay sulak alanlar atıksu arıtmada kullanılıyor. Hindistan, Çin, Hong Kong, Güney Amerika’da uygulamalar yaygınlaşıyor.

Bitkisel arıtma Türkiye’de henüz rüştünü ispatlamaya çalışıyor. Türkiye’de yapay sulak alanlarla evsel atık suların arıtılmasına yönelik deneysel çalışmaları TÜBİTAK başlattı. Köy Hizmetleri 2003 yılında küçük ölçekli kırsal yerleşkeler için çok geniş kapsamlı yapay sulakalan projesini uygulamaya aldı. Köy Hizmetlerinin kapatılmasından sonra projeyi İl Özel İdareleri yürütüyor. Atık su arıtma konusunda benimsenmiş ezberi bozacağı için Belediyeler uygulamaya çekingen yaklaşıyor. Konvansiyonel arıtma sistemlerine göre Yaşayan Makinalarin ekonomik oluşu büyük karları imkansız kılıyor. Bu nedenle yatırımcılar ilgisiz.

Yaşayan Makinaların Yeni Uygulama Alanları
İlk olarak evsel atık suların arıtılmasında kullanılan yapay sulak alanların yeni, farklı ve ilginç uygulamaları da mevcut. On yılı aşkın süredir Yaşayan Makinalar üzerinde çalışan, The Ecovillage Institute’den Michael Shaw endüstriyel atık suların, tarımsal sulama sularının, su kanallarının, içme suyu rezervi olan baraj ve göllerin arıtılmasında bitkisel arıtmanın başarılı örneklerini hayata geçirdiklerini söylüyor. Bunlardan birisi Çin’in Funzou kentinde 125,000 kişilik sanayi, ticari ve evsel atık suların aktığı su kanallarında kurulan 7.2 km uzunluğunda yüzen bitkisel arıtma sistemi. Amerikan gıda devi Tyson Food, yüksek yağ ve organik atık içeren tavuk işleme tesisinin atık sularını arıtmak için bitkisel arıtma sistemini tercih etmiş. Bitkisel arıtma sistemleri ayrıca maden çıkarma çalışmalarında oluşan suların ve sel sularının da arıtılmasında da kullanılıyor.

Giderek kirlenen sular, küresel ısınma ile azalan su kaynakları, yükselen enerji fiyatları ve artan insangücü maliyeti...
Doğaya, doğal döngülere saygılı, doğal yaşamı destekleyen, çok az enerji kullanan, kurulumu ve bakımı basit ve kolay, ekonomik, uzun ömürlü, güzel görünümlü Yaşayan Makinalar 21. yüzyılın su arıtma teknolojisi olmaya aday.

Yaşayan Makinalar sayesinde, atık su arıtma pis, kokan bir iş olmaktan çıkacak, bizi doğaya yakınlaştırırken, amiyane tabirle b...m çiçek açacak.

Bizim Köyün Çocukları - 2008

“Bizim Köyün Çocukları”, http://yesil.ntvmsnbc.com/Haberler/HaberDetay.aspx?HaberId=532, Yeşil Ekran, NTVMSNBC, September 2008.

Limanköy ülkemizin en kuzeybatısında Karadeniz kıyısında minik bir balıkçı köyü. Bu köyün çocukları çok şanslı. Çünkü Limanköy’de onlar için üç yıldır olağanüstü bir etkinlik düzenleniyor. Tümüyle gönüllü çaba ve gayretler ile yürütülen Kitap Kurdu Yaz Etkinliğine tüm köy çocukları katılıyor.

Haziran başında aldığım bir internet iletisi ile Kitap Kurdu Yaz Etkinliğinden haberdar oldum. Etkinliğin fikir annesi ve yöneticisi Sermin Demirgülle, geçen yıl yaptıkları çalışmaları anlatıyor ve “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları”nı hep birlikte oynamak için beni Limanköy’e davet ediyordu.

Köyün iki gençkızı, çocuklar yazın boş dolaşmasın, kitap okuma alışkanlığı kazansın, eksik oldukları dersleri tamamlasın, sosyal etkinlikler yaparak kendilerini geliştirip ailelerine ve köy halkına örnek olsun istemişler. İlgi, merak ve isteklerini, Limanköy’e sonradan yerleşen Ertan Ailesi teşvik edip, desteklemiş. Yaşadıkları topluma yararlı katkı sağlama arzusu ile yola çıkan bu gönüllü grup, kararlı bir şekilde çalışmalarını sürdürüyor. Yaptıkları tüm Türkiye’ye örnek teşkil edecek nitelikte.

Yaz etkinliğinin merkezi Şahika - Asaf Ertan çiftinin köye hediye ettiği kitaplık ve konukevi. Kitaplıkta 3000’in üstünde kitap bulunmakta ve müzik sistemi, projeksiyon makinası, bilgisayar ve internet bağlantısı gibi teknik donanımlara sahip. Kütüphane sorumluluğunu köyden bir hanım üstlenmiş. Tüm faaliyetler kitaplıkta yapılıyor, etkinliğe destek verenler konukevinde ağırlanıyor, çocukların yaptığı çalışmalar köy meydanında sergileniyor.

Yaz etkinliği süresince çocukların okuma, dinleme, anlama ve anladığını ifade etme yetilerini geliştirmek için sırayla kitap okuyorlar sonra anladıklarını paylaşıyorlar. Okutulan kitaplar özenle seçiliyor. Çocukların geleceklerini etkileyecek olan küresel ısınma ve susuzluk gibi konuları aktarıp çözümler öneren kitaplar ile doğa sevgisini pekiştiren kitaplar okuyorlar.

Yaz etkinliğinin misyonlarından biri doğa sevgisi aşılamak, çocukları doğa koruma konusuna bilinçlendirmek, geri dönüşümün önemini kavratmak. Geçen sene köy meydanındaki çöpleri toplayan çocuklar, çöp sayımı yapmışlar. Büyüklerin çevreyi daha çok kirlettiğini tesbit etmişler! Köy büyükleri çocuklar karşısında mahcup duruma düşmüş. Ödül olarak kitaplıkta parti düzenlenmiş ve Pinokyo çizgi filmini izlemişler. Bu sene evlerde biriken atık pilleri toplamak için yarıştılar. En çok atık pil toplayan çocuk ödüllendirildi. Ödül kazanmak için evlerinden, akraba ve komşularından pil toplayan çocukların çabaları görülmeye değerdi. Kütüphanedeki pil toplama kutusunda biriken piller yine bir gönüllü tarafından İstanbul’daki pil toplama merkezine götürüldü.

Köye davet edilen konuklar etkinliğe bambaşka bir renk katılıyorlar, çocukları çok farklı alanlarda bilgilendiriyorlar. Geçen yaz İğneada Sağlıkocağı’nda görevli Hemşire Selvinas Tunalı çocuklara “Güneşin zararlı etkileri ve kanser” konusunu ve koruyucu önlemleri anlatmış. Köye misafir olarak gelen, İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Bölümü Öğretim Görevlisi Ayaka Öztürk, çocuklara Japonya hakkında bilgi vermiş, Japonca sözcükler öğretmiş. Çocuklara origami yapımını göstermiş ve sonra yaptıkları uçakları köy meydanında yarıştırmışlar. Bu yaz, etkinliğin konukları ressam Berna Erkün ile bendim. Çocuklar Berna Hanım ile sahilde topladıkları deniz kabukları, tahta parçaları ile aynalar süslediler, çıngıraklar yaptılar. Yörelerindeki doğal malzemeleri, hayal güçleri ve yaratıcılıkları ile birleştiren çocuklar birbirinden güzel eserler yarattılar. Çocukların eserleri köy meydanında sergilendi, köyü ziyaret eden konukların talebi üzerine bazıları satıldı.

Limanköy’lü çocuklara Thomas Seton’un çok sevdiğim “İnsanları doğaya çıkarmak yeterli değil. Onlara doğadan keyif almayı öğretmek lazım” sözünü baz alan bir oyun programı hazırladım. “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları” programının hedefi çocukların bir yandan eğlenceli oyunlarla birbirlerine ve çevrelerine karşı düşünsel, duygusal ve sezgisel farkındalıklarını güçlendirmek, iyi ilişkiler kurmalarına yardımcı olmak, diğer yandan sahip oldukları doğal güzellikleri farketmelerini sağlamak ve ayrıca proje çalışması nasıl yapılır öğretmekti. Oyunlara yaşları 5 ile 15 arasında değişen 30 çocuk katıldı. Hep birlikte köy meydanında oyunlar oynadık, kütüphanede dans ettik, yürüyüşler yaptık, Vivaldi’nin “Dört Mevsim” müziği eşliğinde projeler tasarladık. Proje çalışmasında, çocuklara köylerinin geleceği açısından önemli olacak üç konu tanıtıldı; organik tarım çiftliği, orman ve doğa müzesi ve evsel atık suların arıtılması için bitkisel arıtma sistemi. Gruplara ayrılan çocuklar verilen bilgiler ışığında, kütüphanedeki kaynakları da kullanarak Limanköy için projeler geliştirdiler. Kartonlara yazıp, çizdikleri projelerini önce kendi arkadaşlarına, sonra köy meydanında ailelerine ve köy halkına sundular. Biri gündüz diğeri gece iki grup yürüyüşü yaptık. Çocuklar yürüyüşler sırasında beş duyularını aktif olarak kullanarak kendilerini en çok etkileyen doğal güzellikleri belirlediler ve arkadaşları ile paylaştılar. Pekçoğu birlikte yürümenin çok eğlenceli olduğunu söyledi ve bu yürüyüşleri daha sonra tekrarlamaları konusunda okul öğretmeninden söz aldılar. Karanlık aysız bir gecede yaptığımız gece yürüyüşü çocuklar için unutulmaz bir macera oldu. Karanlıktan ürken çocuklar, fener ışığı ile korkunç yüz ifadeleri yapıp kahkahalarla güldüler. Aya ait öyküler dinlediler, belli başlı yıldızları öğrendiler, Samanyolu galaksisinin izini takip ettiler, kayan bir yıldız görüp heyecanlandılar. Hep birlikte fenerleri söndürüp “gece görüşü” ile karanlıkta ilerlemeyi denedik. Karanlıkta görebilmeleri hepsini çok şaşırttı. Gecenin süprizi çalıların arasında parlayan gözler oldu. Karanlıkta parlayan noktaları görünce korkup çığlık atan çocuklar sonra bunların çalıların arasına yuva yapmış kuşların gözleri olduğunu anladılar ve kuşları ürkütmemek için sessizce uzaklaştılar. Oyunlara ait fotoğraflar ve çocukların deneyimleri
www.surdurulebiliryasamoyunlari.com sitesinde görülebilir.

Limanköy Türkiye’nin herhangi köyünden biri. Ama bu köyü diğer 36,000 köyden farklı kılan çok önemli bir özellik var. Köylerindeki çocuklar için Kitap Kurdu Yaz Etkinliğini düzenleyen aydınlık insanları...

Toprak=Çiftçi=Tüketici - 2008

Yayın Tarihi:
“Toprak=Çiftçi=Tüketici”, Cumhuriyet Sürdürülebilir Yaşam Eki, Haziran 2008 sayısı.
"Toprak=Çiftçi=Tüketici", www.ekolojistler.org, www.tarvak.org.

Shumei Vakfı Doğal Tarım Çiftliği Yöneticisi Yasunori Sako farklı bir tarım yöntemini ve bununla birlikte gelişen bir yaşam biçimini anlatıyor

Fotoğraflar: Hidetaka Torii, Shumei Natural Agriculture Network (SNN)

Japon kökenli Shumei Vakfı, ruhani liderleri Mokichi Okada’nın öğretileri doğrultusunda doğal tarım uygulamaları yapıyor. Doğal tarım, tarımın tüm elemanları ki bunlar; dünya, güneş, yağmur, toprak, rüzgar, çiftçi, yiyecek yiyen insanlar ve bu insanların içinde yaşadıkları toplum, ruhsal ve fiziksel olarak sağlıklı hale getirmeyi amaçlar. Shumei Vakfı, Doğa hakkındaki düşüncelerin değişmesi ve daha sürdürülebilir bir yaşam tarzı geliştirilmesi için çalışıyor. Vakıf, Samsun’da Kızılırmak deltasında yaşanan kimyasal kirlenmenin önlenmesi için bölge çiftçileri ve ilköğretim öğrenciler ile doğal tarım projeleri yürütüyor.

Shumei Naturel Farm Türkiye temsilcileri Satoru Nakano ve Chikako Nakano’nun düzenlediği toplantıda, Shumei Vakfı Doğal Tarım Çiftliği Yöneticisi Yasunori Sako’nun sunumunu dinleme ve kendisiyle konuşma fırsatı bulduk.

Türkiye’de organik tarım uygulanıyor. Doğal tarım organik tarım mıdır? Doğal tarımı bize anlatır mısınız?

Doğal tarımı anlamak için avucunuzda bir tohum olduğunu hayal edin. Ağırlığı fark edilmeyecek kadar azdır. Sadece derinize dokunuşunu hissedersiniz. Aslında bu minik tohum tüm dünya yiyeceğinin doğuş noktasıdır. Doğal tarım için tohum, bir öğretmen, bir ortak ve bir tedarikçidir. Tohumun fiziksel enerjisi bedenleri, ruhani enerjisi yüreği ve aklı besler. Tohum bize nasıl sevgi, saygı ve şükran ile yaşanacağını öğretir. Tarım yapmanın bir insanın doğaya duyacağı en derin saygı olduğunu kabul ediyoruz. Biz toprağın ihtiyacı olan her şeye sahip olduğuna inanırız. Ne kimyasal gübre ne de hayvan gübresi kullanırız. Her canlının duyguları vardır. Toprak da bir canlıdır ve duyguları vardır. Üzerine hayvan pisliği konulması hoşuna gitmez. Sadece dökülen yapraklardan yapılan kompostu toprağın üzerine döşüyoruz. Dolayısıyla, doğal tarım yapılan toprakta hayvan çeşidi yani mikroorganizma daha fazla oluyor. Bu toprağın sağlık kazanmasına yardım ediyor.

Doğal tarımda bitki kökleri besine ulaşmak için derinlere iner. Böylece güçlenir ve gelişir, gövdesi pek uzamaz. Bu nedenle ürünler ağır olur. Ağır ürünleri güçlü kökler rahatlıkla taşır. Geleneksel tarımda bitki köklerinin dibine kimyevi gübre konur. Bitki besine çok rahat ulaştığı için kökler gelişmez, cılız kalır. Gövdesi uzar. Sert yağmurda kökler ağır gövdeyi taşıyamaz, bitki kırılır. Ayrıca, kuraklıkta cılız kökler kolaylıkla susuz kalır.

Doğal tarım, bir tarım yaklaşımı olmanın ötesinde yiyecekle ilgili yeni bir anlayıştır. Bu anlayışta toprak, çiftçi ve tüketici eşittir. Toprağın cansız, tüketicinin işlevsiz, çiftçinin topraktan aldığı ile tüketici beslemekten tek başına sorumlu olmasını kabul etmez. Toprak yetiştirir ve tedarik eder. Çiftçi toprakla ilgilenir ve bitkileri yetiştirir. Tüketici katılımcıdır, memnun olur ve eğitir. Basit yeme işlemi gerçek bir besin zincirine dönüşür.

Aslında doğal tarım bir dünya görüşüdür. Şükran ve saygı duymak, duyarlılık hissetmek çok önemlidir. Bu duygular birbirini besler ve bulaşıcıdır. Shumei üyeleri olarak, Doğal tarımın bu duyguları canlandırıp dünyaya yayılmasına yardımcı olacağına ve Dünya barışına katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Doğal tarım geleneksel tarımdan çok farklı. Üstünlükleri neler?

Bir üniversitenin yaptığı araştırma sonuçlarına göre, doğal tarımla yetişen ürünlerin besin değeri geleneksel tarımla yetişen ürünlerin besin değerinin 3 katıdır.

Doğal tarım doğa ile bütünlük içinde ve doğal döngülere saygılıdır. Bu nedenle toprağın iyileştirilmesine ve hatta ormanlar ile okyanusların iyileştirilmesine dahi yardımcı olur.

Çiflikteki yaşantıyı anlatır mısınız? Siz doğal tarıma nasıl başladınız?

Shumei doğal tarım çiftliği Kyoto civarında Shigaraki bölgesinde bulunuyor. 20-30 kişi çalışıyor. Biz doğaya çok sıkı şekilde bağlı olduğumuzu hissediyoruz. Hergün iki kişi tarladan toplanan ürünlerle öğle yemeği hazırlar ve birlikte yenilir. Ben 10 yıl önce doğal tarıma başladım. Başlama nedenim çok lezzetli bir karpuz yemem. Karpuzun doğal tarım yöntemiyle yetiştiğini öğrenince, bu konuda çalışmaya ve aynı lezzette karpuz yetiştirmeye karar verdim. 3 yıl çiftlikte stajyer olarak çalıştım. Önce doğal tarım felsefesini sonra tekniklerini öğrendim. Ardından çiftliğin yöneticisi oldum. Çiftliğimiz çok güzel, harika manzaralı ormanlarla çevrili. Ormandan odun sağlıyoruz. Odunları yemek pişirmek ve ısınmak için kullanıyoruz. İki geleneksel Japon evi inşa ettik. Bu evler artık Japonya’da çok nadir bulunuyor. Kullanılan tüm malzemeler doğal. Çatı saz ve bambudan, duvarlar ise kerpiç. Çatıdaki sazların üç veya beş yılda bir değiştirilmesi gerekiyor. Bizim nesil bunu nasıl yapacağını bilmiyor. Biz eskilerden öğrendik. Eğer öğrenmeseydik, bu yöntem bugün unutulmuş olacaktı.

Evin ortasında ocak var. Yemek ocakta pişer, ateşin etrafına yere oturulup yenir. Yanan ateşin dumanı tavana yükselir ve çatıdaki bambuyu sağlamlaştırır. Son derece güzel işleyen bir sistem.

Şehirlerde ışık ve suyumuz var. Eğer deprem olursa, bunlar garanti değil. Oysa bizim çiftlikteki yaşantımız sürdürülebilir. Çünkü her zaman ışık ve suyumuz var.

Doğal tarım yöntemiyle neler yetiştiriyorsunuz?

Çiftliğimizde pirinç, shitakee mantarı, çay ve seksen çeşit sebze yetiştiriyoruz. 5 hektarda pirinç, 2 hektarda sebze ve 1 hektarda çay ekiyoruz.

Ürünlerinizi nasıl satıyorsunuz?

İlkelerimizden biri aracısız dağıtım. Yetiştirdiğimiz ürünleri Shumei Vakfı üyelerine gönderiyoruz. Ürün fazlamızı yerel pazarlarda satıyoruz.

Tohumları nereden alıyorsunuz?

Kendi tohumlarımızı kendimiz yetiştiriyoruz. Aynı tohum Japonya’nın üç farklı noktasında ekilse, yetişen ürünler farklı olur. Burada yetişen tohum bu toprağa en uygun tohumdur. Kaliteli ürün için tohum seçimine önem veriyoruz.

Zararlılarla nasıl mücadele ediyorsunuz?

Eğer toprak sağlıklıysa, ürünler de sağlıklı olur. Toprak sağlıksızsa, zararlılar oluşur. Bu nedenle hiçbir ilaç kullanmıyoruz. Bir alan böceklenirse, orayı karantina altına alıyoruz.

Doğal tarım ve Shumei Vakfı hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenlere ne önerirsiniz?
Shumei Natural Farm Türkiye temsilcileri Satoru ve Chikako Nakano ile baglanti kurabilirler. E-posta adresi: istanbul@shumei.eu . http://www.shumei-na.org/ adresini ziyaret edebilirler. Ayrıca Shumei Vakfı yayınlarından Lisa M. Hamilton’un “Shumei Natural Agriculture: Farming to Create Heaven on Earth” kitabını okumalarını öneriyorum.

Sürdürülebilir Yaşam Oyunları - 2008

Yayın Tarihi:
“Sürdürülebilir Yaşam Oyunları”, Önce Kalite, KALDER Yayınları, Mayıs 2008 sayısı.

Sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir gelişim, sürdürülebilir enerji, sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir moda, sürdürülebilir mimari, sürdürülebilir üretim, sürdürülebilir tüketim, sürdürülebilir yaşam. Günümüzün moda kavramı “sürdürülebilirlik”, İngilizce “sustainable” sözcüğünden geliyor. Anlamı, bir kaynağı tüketmeden veya kalıcı zarar vermeden kullanmaktır. Sürdürülebilirlik, bugünü geleceğe bağlıyor ve sorumlu kılıyor. Atalarımızın mirası Dünyanın tümüyle bize ait olmadığı sadece bir süreliğine emanet edildiği ve gelecek nesillere bırakacağımız gerçeğini hatırlatıyor. Bugün bizim hayatımızın devamı için gereken kaynakları kullanış şeklimiz, bu kaynakların gelecekte yaşamak için yine bunlara ihtiyaç duyacak nesillere aktarılmasının ve onların hayatının garantisi oluyor.

Bırakın Hayatınız Konuşsun!

21. yüzyılın başında varlıkların içinde yoklukları yaşıyoruz.

Su yaşamın kaynağı. Kurak geçen 2007’de suyun tükenebilen bir kaynak olduğunu hatırladık. Belki bu gerçek bugüne kadar hiç aklımıza gelmemişti. Oysa ki su kaynaklarımızın yarısını son 40 yıl içinde kaybettik. Dünyada 1998’de 28 ülke su sıkıntısı yaşadı ve 2025 yılında bu sayının 56’ya yükselmesi bekleniyor.

Anlık susuzluğumuzu gidermek için bir şişe suya yüksek fiyat ödüyor, sonra plastik şişeleri çöpe atıyoruz. Bu şişeler yol, dere, deniz kenarlarını, piknik alanlarını, çevremizi süslüyor. Plastik şişelerin doğada çözünmesi 500 yıl sürüyor. Büyük Okyanus’a atılan çöplerin alanı ABD’nin yüzölçümünün iki katına ulaştı. Yüzen plastik çöplerden dolayı ismini Plastik Okyanus olarak değiştirmemiz gerekecek. Giderek artan bu çöpler nereye gidecek?

Gıda en temel ihtiyaçlarımızdan birisi. Yediğimiz ekmek, binlerce yıl süresince ülkemiz ikliminde, toprağında evrimleşen yerel buğdayla değil, dünyanın neresinde, nasıl üretildiğini bilmediğimiz buğdayla yapılıyor. Taze, günlük yiyecekler yerine dondurulup paketlenmiş, raflarda aylarca beklemiş hazır gıdalarla beslenir olduk. Pazarlarda yerel, mevsimsel ürünler yerine aynı renk, aynı boyda, sınırlı çeşitte sebze ve meyveyi her mevsim görüyoruz. Gıdanın fiyatı yükselirken, besin değeri düşüyor. Toprağa atılan zirai ilaçlar ve kimyasal gübreler hem toprağın hem de suyun kalitesini bozuyor. Sularımızdaki kirliliğin yarısından fazlası ve topraklarımızdaki atık kirliliğinin üçte ikisinin nedeni kimyasal gübre sızıntıları. Tarım ve hayvancılık için ayrılan arazilere binalar yapıyor, şehirler kuruyoruz.

Enerji tüketimimiz hesapsızca ve hatta sorumsuzca artıyor. Artık güneş daha yakıcı, yağmur ya daha seyrek veya daha şiddetli, rüzgar daha sert. Mevsimler düzensizleşirken, doğa olaylarının şiddeti artmaya başladı. Enerji üretmek için kullandığımız fosil kaynakların bu doğa olaylarının ve küresel iklim değişikliğinin sorumlusu olduğunu öğrendik. Ayıca bu fosil yakıtlar, doğal gaz, petrol ve kömürün doğaya ve insan sağlığına verdiği zararları görüyoruz.

Kırsalda yaşayanlar kentlere taşınıyor. Kentler yeryüzüne kanser hücresi gibi yayılıyor. Doğada, kırsalda dingin, sakin ritimli hayat yerine üst üste binalarla dolu, kalabalık kentlerde, dar, kapalı alanlarda yaşamayı tercih ediyor, trafikte saatlerimizi harcıyor, egzos soluyoruz.

Kentlerde içinde yaşadığımız onca kalabalığa rağmen birbirimize yabancılaşıyoruz, en yakınımızdaki insanları, komşularımızı, iş arkadaşlarımızı tanımıyoruz. Toplumsal yaşama katkımız düşük düzeyde. Etrafımızı saran kişiliksiz, isimsiz insan yığınları tecrit edilmişlik duygularını güçlendiriyor, korku, güvensizlik ve düşmanlık duygularını besliyor.

Boş zamanlarımızda spor yapmak, okumak, yürüyüşlere çıkmak, hobilerimizle uğraşmak, arkadaşlarımızla birlikte olmak veya toplumsal projelerde çalışmak yerine alışveriş merkezlerini dolaşıyoruz. Alışveriş sırasında kendimize “İhtiyacım var mı?” diye sormadan satın alıyoruz. Bir şeyler yaratmak, üretmek yerine harcayabilmek ve satın alabilmek bizi mutlu etmeye başladı.

Yüz yüze konuşmak yerine internet üzerinden özensiz, kısa cümlelerle haberleşiyoruz. Fiziksel veya pasif sözlü şiddet, kurduğumuz ilişkilerin ve iletişimimizin bir öğesi haline geldi. Rahatlıkla tepkisel, kırıcı, suçlayıcı, eleştirel olabiliyoruz. İletişimde saygı ve nezaketi, ilişkilerimizde güveni, sevgiyi, anlayışı, yakınlığı, samimiyeti özler, arar olduk.

Peki yaşama katkınızdan memnun musunuz?

Yaşadığımız ve yaşayacağımız yokluklar değişimin anahtarı olacaklar. Değişim önce değerlerimizde başlayacak sonra yaşamımıza yansıyacak. Değişim zorunlu. Çünkü gidecek bir başka Dünya yok! Sürdürülebilir yaşam bu değişimin bir sonucu. Sürdürülebilir Yaşam Oyunları ise değişimi başlatan, kolaylaştıran bir araç.

Sürdürülebilir Yaşam Oyunları

Neden “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları?” Çünkü sürdürülebilir yaşam, kişisel gelişimi, saygılı, dürüst, samimi ve iyi niyetli iletişimi, anlayışı, sorumluluğu, şiddetsizliği, dayanışmayı, anlaşmayı, çözüm odaklı olmayı, toplumun iyiliğini kişisel çıkarların üzerinde tutmayı, takım ruhunu, Doğa’nın içinde O’ndan bir parça olmayı destekler. Bu oyunlar kişi ve grupları “sürdürülebilir yaşam” kavramına eğlendirerek hazırlamayı amaçlar. Eğlencesiz yaşam sürdürülemez!

Günümüzde alışılagelmişin dışında özel tasarlanmış bu oyunlar, oyuncuların birbirini tanıması ve eğlenmesinin ötesinde, ruhsal, düşünsel, zihinsel ve sezgisel gelişimlerinin ve farkındalıklarının artmasında kullanılıyor. Bu oyunlarla, bilginin monolog şeklinde eğitimciden pompalanması yerine, katılımcıların yaşayarak deneyim kazanmaları ve bunu grupla paylaşmaları amaçlanıyor.

Oyunlar, birbirini tanıyan veya tanımayan insanlar arasında güven, samimiyet, birbirini kabullenme, birlik duygularını geliştirirken, grup haline gelmelerine yardımcı oluyor. Başta birbirinden soyutlanmış duran kişiler arasında ortak benlik oluşuyor. Birlikte oynayan, eğlenip, gülen insanlar arasında iyi niyet duyguları artarken, takım ruhu güçleniyor. Böylece amaç ve sorumlulukları ne olursa olsun grup daha etkin hareket edebiliyor.

“Açılış oyunları” katılımcıları grup olarak bir araya getirip ismen tanışmalarını sağlar. Örneğin; “Ben ve Arkadaşım” oyununda, katılımcılar bir çember oluşturur. İlk oyuncu kendi ismini söyler. İkinci oyuncu kendi ismini ve bir önceki oyuncunun ismini söyler, “Benim ismim Ayşen. Bu arkadaşım Elif”. Üçüncü oyuncu kendi ismini söyledikten sonra kendisinden önce gelen Ayşen ve Elif’e bakarak “Bunlar arkadaşlarım Ayşen ve Elif” der. Bu çember tamamlanıncaya kadar devam eder.

“Hareket oyunları” ile katılımcılar ortama, birbirlerine ısınırlar ve fiziksel gerilimi üzerlerinden atarlar.

“Yaratıcı oyunlar”ın amacı, katılımcıların yaratıcılık ve hayal güçlerini ortaya koymaları için cesaretlendirmektir. “Grup Öyküsü” oyununda, katılımcılar çember olup oturur. Programın temasına göre önceden belirlenmiş konular arasından biri oylama ile seçilir. İlk oyuncu öyküyü başlatır ve bir iki cümle söyler. Kaldığı yerden, ikinci oyuncu bir iki cümle ekleyerek grubun öyküsüne devam eder. Öykü tamamlanıncaya kadar çemberdeki her oyuncu söz alır.

Şehir yaşamından yorulduğumuz anlarda, kendimize gelmek için doğada dolaşmak, sahile, parka veya bir ağaç altına kendimizi atmak isteriz. Doğa sanki bizi çağırır. Bir ağaç altında içilen bir bardak çay bile bizi dinlendirebilir. “Doğa oyunları”, Doğa ile olan bu bağlantımızı zenginleştirip, güçlendirirken, Doğa ile sözcüklerin ve bilinen beş duyumuzun dışında sezgisel ilişki kurmamızı, doğanın mutlu eden, gerginlikleri azaltan şifa yönünü hissetmemizi sağlarlar.

“İnşaat oyunları”nın ilkesi ‘herkes çizemez ama herkes inşa edebilir’. Bu oyunlardan birisinde, katılımcılar yaratıcılık ve hayal güçlerini kullanıp belirlenmiş ölçütlere uygun olarak kendi binalarını inşa eder, sonra gruba sunarlar.

“Proce oyunları” iş dünyasında karışık sorunların çözümüyle uğraşan grupların farklı bakış açıları geliştirmelerine, tartışmadan kalan kapalı noktaları açığa çıkarmalarına yardımcı olmayı hedefler. Örneğin; “Yap, Anlat, Devret oyunu”nda katılımcılar küçük gruplara ayrılıp belirli bir konu üzerinde proje geliştirirler. Belli bir süre sonunda tüm gruba anlatırlar, sonra diğer bir küçük gruba projelerini devredip, bir başka gruptan yeni projelerini devir alıp devam ederler.

Oyunlar, kazanmaya değil katılıma yöneliklerdir. Bu kaybetme korkusunu önler, katılımı daha canlı tutar. Basittirler. Fiziksel güç gerektirmezler. Çocuklar, yaşlılar veya fiziksel özürlüler de oynayabilirler.

Oyun programı grupların gelişim ihtiyaçlarına, katılımcıların sayısına, yaş ve fiziksel durumlarına uygun olarak oyunların harmanlanması ile hazırlanır.

En son ne zaman bir grup insanla oyun oynadınız, gülüp eğlendiniz? Anı yaşarken keyiflenip rahatladınız ve sürdürülebilir yaşama dair bir şeyler öğrendiniz?

Kaynaklar:
1. www.merriam-webster.com
2. “Su Savaşları: Özelleştirme, Kirlenme ve Kar”, Vandana Shiva, BGST Yayınları
3.
www.tema.org.tr
4. http://www.ntvmsnbc.com/news/434510.asp
5. “Dünyayı Nasıl Tükettik?”, Lester R. Brown, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
6. “Ekolojik Bir Topluma Doğru”, Murray Bookchin, Ayrıntı Yayınları
7. “Entropi: Dünyaya Yeni Bir Bakış”, Jeremy Rifkin ve Ted Howard, İz Yayıncılık.
8. “A Quaker Book of Wisdom”, Robert Lawrence Smith, Quill
9. “Şiddetsiz İletişim: Bir Yaşam Dili”, Marshall B. Rosenberg, Sistem Yayıncılık
10. “Troubled Water: Saints, Sinners, Truths and Lies about the Global Water Crisis”, Anita Roddick and Brooke Shelby Biggs, Anita Roddick Books.
11. “Building Trust in Groups”, David Earl Platts, Findhorn Press.
12. “The Spirit of Play”, Dale N. Le Fevre, Findhorn Press.

... ve sıra oyunlarda - 2008

Yayın Tarihi:
“... ve sıra oyunlarda”, Cumhuriyet Sürdülülebilir Yaşam Eki, Nisan 2008 sayısı.

Eren, “ODTÜ tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayı’nda bu oyunları oynadım ve insanların üzerinde yarattığı mucizevi etkiyi deneyimleyip gözlemledim” diye anlatıyor.

Neden “Sürdürülebilir Yaşam Oyunları?” Çünkü sürdürülebilir yaşam, kişisel gelişimi, saygılı, dürüst, samimi ve iyi niyetli iletişimi, anlayışı, sorumluluğu, şiddetsizliği, dayanışmayı, anlaşmayı, çözüm odaklı olmayı, toplumun iyiliğini kişisel çıkarların üzerinde tutmayı, takım ruhunu, Doğa’nın içinde O’ndan bir parça olmayı destekler. Bu oyunlar kişi ve grupları “sürdürülebilir yaşam” kavramına eğlendirerek hazırlamayı amaçlar. Eğlencesiz yaşam sürdürülemez!


ODTÜ tarafından düzenlenen Sürdürülebilir Yaşam Çalıştayı’nda bu oyunları oynadım ve insanlar üzerinde yarattığı mucizevi etkiyi deneyimleyip gözlemledim.

Günümüzde alışılagelmişin dışında özel tasarlanmış bu oyunlar, oyuncuların birbirini tanıması ve eğlenmesinin ötesinde, ruhsal, düşünsel, zihinsel ve sezgisel gelişimlerinin ve farkındalıklarının artmasında kullanılıyor. Bu oyunlarla, bilginin monolog şeklinde eğitimciden pompalanması yerine, katılımcıların yaşayarak deneyim kazanmaları ve bunu grupla paylaşmaları amaçlanıyor.

Oyunlar, birbirini tanıyan veya tanımayan insanlar arasında güven, samimiyet, birbirini kabullenme, birlik duygularını geliştirirken, grup haline gelmelerine yardımcı oluyor. Başta birbirinden soyutlanmış duran kişiler arasında ortak benlik oluşuyor. Birlikte oynayan, eğlenip, gülen insanlar arasında iyi niyet duyguları artarken, takım ruhu güçleniyor. Böylece amaç ve sorumlulukları ne olursa olsun grup daha etkin hareket edebiliyor.

“Açılış oyunları” katılımcıları grup olarak bir araya getirip ismen tanışmalarına yardımcı oluyor. Örneğin; “Ben ve Arkadaşım” oyununda, katılımcılar bir çember oluşturur. İlk oyuncu kendi ismini söyler. İkinci oyuncu kendi ismini ve bir önceki oyuncunun ismini söyler, “Benim ismim Ayşen. Bu arkadaşım Elif”. Üçüncü oyuncu kendi ismini söyledikten sonra kendisinden önce gelen Ayşen ve Elif’e bakarak “Bunlar arkadaşlarım Ayşen ve Elif” der. Bu çember tamamlanıncaya kadar devam eder.

“Hareketli oyunlar” oyuncuların ısınmalarını ve fiziksel gerilimi üzerlerinden atmalarını sağlar.

“Yaratıcı oyunlar”ın amacı, katılımcıları yaratıcılık ve hayal güçlerini ortaya koymaları için cesaretlendirmektir. “Grup Öyküsü” oyununda, katılımcılar çember olup oturur. Programın temasına göre önceden belirlenmiş konular arasından biri oylama ile seçilir. İlk oyuncu öyküyü başlatır ve 1-2 cümle söyler. Kaldığı yerden, ikinci oyuncu 1-2 cümle ekleyerek grubun öyküsüne devam eder. Öykü tamamlanıncaya kadar çemberdeki her oyuncu söz alır.

“Doğa oyunları”, Doğa ile bağlantımızı zenginleştirip, güçlendirirken, Doğa ile sözcüklerin ve bilinen beş duyumuzun dışında sezgisel ilişki kurmamızı, doğanın mutlu eden, gerginlikleri azaltan şifa yönünü hissetmemizi sağlarlar.

“İnşaat oyunları”nın ilkesi ‘herkes çizemez ama herkes inşa edebilir’. Katılımcılar yaratıcılık ve hayal güçlerini kullanıp belirlenmiş ölçütlere uygun olarak kendi binalarını inşa eder, sonra gruba sunarlar.

“Proce oyunları” iş dünyasında karışık sorunların çözümüyle uğraşan grupların farklı bakış açıları geliştirmelerine, tartışmadan kalan kapalı noktaları açığa çıkarmalarına yardımcı olmayı hedefler. Örneğin; “Yap, Anlat, Devret oyunu”nda katılımcılar küçük gruplara ayrılıp belirli bir konu üzerinde proje geliştirirler. Belli bir süre sonunda tüm gruba anlatırlar, sonra diğer bir küçük gruba projelerini devredip, bir başka gruptan yeni projelerini devir alıp devam ederler.
Oyunlar, kazanmaya değil katılıma yöneliklerdir. Bu kaybetme korkusunu önler, katılımı daha canlı tutar. Basittirler. Fiziksel güç gerektirmezler. Çocuklar, yaşlılar veya fiziksel özürlüler de oynayabilirler.

Oyun programı grupların gelişim ihtiyaçlarına, katılımcıların sayısına, yaş ve fiziksel durumlarına uygun olarak oyunların harmanlanması ile hazırlanır.

En son ne zaman bir grup insanla oyun oynadınız, gülüp eğlendiniz? Anı yaşarken keyiflenip rahatladınız ve yeni bir şeyler öğrendiniz? Sürdürülebilir yaşam oyunlarına buyrun….

Kaz Dağları Ağlar, Hilmi Güler - 2007

Yayın Tarihi:
“Kaz Dağları Ağlar, Hilmi Güler”, Yeni Harman, İstanbul, Kasım 2007 sayısı.


Mitolojisi, zeytin ağaçları, tertemiz havası, buz gibi suyu, bereketli toprakları, endemik türleri, ormanları, ormanlarda yaşam bulan canlıları, Çanakkale domatesi, Ezine peyniri, zeytinyağları, turizmi ile Kaz Dağları tehdit altında. İnsanları süsleyecek sarı altın için yöre insanının ekmek kapısı yeşil altından vazgeçiliyor.

5177 sayılı kanun, orman, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasularında maden arama çalışmalarına izin veriyor. Yani Sultan Ahmet Camii’nin altında veya Anıtkabir’de maden arayabilirsiniz. Ülkenin tarihi, doğal zenginliklerini, yöre halkının geçim kaynaklarını, yaşam kalitesini dikkate almayan bir anlayışla, kolayca. Gereken sadece idari makamlardan alınacak izin, ormanda ağaç kesiliyorsa bunun karşılığı olarak devlete ödenecek bedel.

Kaz Dağlarında yıllarca toprak altında yatan altın birden fark edildi. 11 ayrı şirket 37 farklı noktada altın bulmak için sondaj çalışması yapmaya başladı.
Ormanlarda ağaçlar kesildi, yollar açıldı, şantiyeler kuruldu. İçme suları bulanmaya, toprakta yapışkan yabancı maddeler görülmeye başlandı. Siyanürlü altınla tanışan Bergama örneğini bilen halk, aynı kaderi paylaşmamak için ayağa kalktı. Kazdağını Koruma Girişim Grubu adıyla birlik oldu, belediyelerin, muhtarların ve pekçok sivil toplum kuruluşunun desteği ile seslerini duyurmaya başladı.

Yöre halkının giderek artan tepkisi üzerine Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası 27 Ekim tarihinde “Kazdağlarında Madencilik, Turizm ve Çevre” konulu toplantı düzenledi. Toplantıya Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler de katıldı. Daha önceki beyanatlarında yörede altın aranmasına tepki gösterenleri ajanlıkla suçlayan ve arkalarında yabancı güçler olduğunu iddia eden Bakan’a toplantıda Kazdağı Korumu Grubu büyük tepki gösterdi. Sayın Hilmi Güler “Bu sözleri söylemedim. Tekzip gönderdim. Basın yayınlamadı” diyerek basını suçladı. Bakanın yöre halkından çok maden şirketlerine yakın olduğunu söyleyen Kazdağı Koruma Grubu, varolan maden yasaları ile Anıtkabir’in altında bile altın aranabileceğini yasaların değişmesini istediler.

Kazdağlarındaki altına bu hücumun nedeni Avrupa Birliği’nde “Madencilik Rönesans”ının başlaması ile dünyadaki altın fiyatlarının hızlı yükselişi olarak gösteriliyor. Asıl yabancı güçler altın arama çalışmalarının arkasında Sayın Hilmi Güler!

Toplantıda maden şirketlerini savunan Bakan, istihdamı artırdıklarını, vergi verdiklerini belirtti. Halkın tepkisinin bilgisizlikten ve yaratılan dedikodulardan kaynaklandığını, altın arama çalışmaları sırasında kullanılan siyanür miktarı için Avrupa Birliği standartlarını esas aldıklarını ve hatta daha hassas olduklarını söyledi. Bakana göre siyanür bu kadar abartılacak bir konu değil. Siyanürle şaka bile olmaz, Sayın Bakan!

Altın arama çalışmalarının yöreye vereceği zarar derin ve çok boyutlu.

Toplantıda konuşan Bayramiç Belediye Başkanı İsmail Sakin Tunçer sadece bir köyün yıllık elma üretiminin 35 trilyon olduğunu söyledi. Bayramiç ilçesinin yıllık kayıtlı tarım üretimi 500 trilyon ve üreticiler de vergi ödüyor, istihdam yaratıyorlar. Üstelik hem kendilerini hem yurt genelindeki tüketicilerini besliyorlar. Tunçer, “Halkımız endişeli. Bilgilenmek istiyor. Ağaçlarımız kesiliyor diye köylüler rahatsız. Ormancılara soruyoruz, cevap alamıyoruz. Altın aranan yer Bayramiç’in 5-6 km yukarısında ve baraja su veren derelerin üzerinde. Havamızın, suyumuzun, toprağımızın kirlenmesini istemiyoruz” dedi.

Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı İlhami Tezcan, Dünya markası olan zeytin ve zeytinyağı üreten firmalar olduğunu, meşhur Ezine peynirinin yeni tescil edildiğini, Çanakkale domatesinin marka olduğunu söyledi. Bu bölgedeki siyanürlü altın arama faaliyetleri bütün bu çalışmalarını olumsuz etkileyecek ve zarar verecek. Oda, bu nedenle Kazdağlarında altın aranmasına karşı.

Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Belediye Meclisinin Kazdağlarının Çanakkale yakasında da koruma alanı oluşturulması, Milli Parklar alanına alınması, altın maden aramalarının durdurulması kararı aldığını açıkladı.

Kazdağı Koruma Girişimi’nden Mehmet Öngen Kazdağlarının Alplerden sonra dünyanın oksijen bakımından ikinci zengin bölgesi olduğundan, eşsiz mitolojik geçmişinden ve doğal güzelliklerinden dolayı turizm açısından büyük potansiyel taşıdığından bahsetti. “Alplerde siyanürle altın çıkarmak için ilgili bakanlığa gitseniz sizi deli diye akıl hastanesine kaldırırlar. Ülkemizde Kazdağlarında altın aramak için şirketlere ruhsat veriliyor” diyerek devlet politikasını eleştirdi. Maden şirketlerinin, Kazdağlarında yaşayan halkın tepkisini genel olarak madenciliğe karşı gibi gösterdiğini, bunun yanlış olduğunu söyledi. Yöre halkının sadece Kazdağlarında maden aranmasına karşı olduklarının altını çizdi. Yörenin yeşil altınının sarı altından daha değerli olduğunu belirtti.

Kaz Dağları dünyanın iki yüz ekosisteminden birine sahip. Ormanlarında Kazdağı göknarı gibi pekçok endemik bitki türünü barındırıyor. Kazdağları ayrıca nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan hayvan türlerine ev sahipliği yapıyor. Sondaj alanları ve buralara giden yolları açmak için pek çok ağaç kesildi. Sayın Hilmi Güler sadece altın şirketlerinin değil ormancıların da ağaç kestiğini söyleyerek maden şirketlerini savundu. Toplantıda söz alan Orman Bölge Müdürlüğünden Erdoğan Üçpınar’a göre şirketler ruhsat sürelerinin bitiminde kullandıkları alanları aynen iade edecekler, kestikleri ağaçların bedelini de ödüyorlar. Bu, ormanları kesilecek kütük olarak gören cahil ve kısır bakış açısının ifadesi. Ormanlar bir bütün olarak pekçok bitki ve hayvanı barındıran bir ekosistem. Altın arama şirketleri on yıl sonra çekip gittiklerinde, ormana verdikleri zararın telafisi belki yüzlerce yıl sürecek, belki de hiç mümkün olmayacak.

Aynı gün öğle saatlerinde yöre köylüleri ve halk, Belediye Başkanları, Sivil Toplum Kuruluşları, bazı partiler ve Oktay Konyar’ın öncülüğünde Bergama köylülerinin katılımı ile Kazdağını Koruma Girişimi basın açıklaması yaptı. Grubun talebi Kazdağındaki altın arama çalışmalarının hemen durdurulması, yörenin yerüstü zenginlik kaynaklarının kullanılıp geliştirilmesi, tarihi, doğal zenginlikleri, halkın geçim kaynaklarını, yaşam koşullarını hiçe sayan maden arama çalışmalarına izin veren 5177 sayılı “Maden Kanununda ve Bazı Kanunlarda Değişişlik Yapılmasına İlişkin Kanun”un değiştirilmesi.

“Ferman madencilerin ve Hilmi Guler’inse, Kazdağları Bizimdir.”
"Maden Yasasına Hayır"
“Sarı Altın Değil Yeşil Altın”
"Korfezin Altını Zeytin ve Turizmdir"
“Siyanürün Şakası Olmaz”
“Kaz Dağları Ağlar, Hilmi Güler”
“Kazdağları Bizimdir.”

İmza kampanyasına destek vermek isteyenler için: http://www.marcep.org/index2.asp?sayfa=imza

Nükleersiz Bir Dünyaya Barış İçinde Yürüyorum- Timur Daniş ile söyleşi - 2007

Yayın Tarihi:
“Nükleersiz Bir Dünyaya Barış İçinde Yürüyorum- Timur Daniş ile söyleşi”, Git Magazine, İstanbul, Eylül-Ekim-Kasım 2007 sayısı.

Yürüyüşçü, Aktivist, Çevreci, Gazeteci…

Otostopla seyahat eden, hiciv adamı, aktivist, yürüyüşçü, çevreci gazeteci, yazar Timur Daniş’le yürüdük ve yürürken “yürüyüş felsefesi” ile özel hayatı üzerine söyleştik.

Timur seninle yürürken tanıştım. Baktım ki sen hayatın boyunca yürümüşsün ve yürümeye devam edecek gibi görünüyorsun. Yürümek senin için ne ifade ediyor?


Bana sormuşlardı “GİT dergisinin ve senin yürüyüş felsefen nedir?”. Bu sorunda benzer. Gençlik yıllarımda çok sistemli ve bilinen bir felsefe ile yakın ilişki içindeydim. Gençlik konusunda çalışıyordum. Ve hayatım bu felsefe tarafından şekillendirilmişti. Bu sosyalist ve Marksist bir felsefe idi ve dünyayı sosyalist olarak görmek istiyordu. Biz 70 yılların sonuna doğru üniversite yıllarında bunun için son derece sınırlı bir şekilde çalışmaya başladık. Bir devrim olacaktı ve biz ülkemizin gençliğinin seyahatlarini organize edecektik. Bu arada daha sert işlerde yapıyorduk tabii ki. Yazılar yazıyorduk, sokak tiyatrosu yapıyorduk, 1 Mayıslara katılıyorduk, sanatla, edebiyatla, şiirle uğraşıyorduk. Bu çalışmalar sırasında çeşitli yeteneklerimiz görülmüştü. Bu gençlik kuruluşunun turizm bürosuna seçilmiştik. Bu bir onurdu. Süleyman Kanburoğlu’yu bu dönemde anmak isterim. Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı vardı. 12 Mart’tan sonra kapatıldı. 70’lı yılların öncesinde kurulmuş ehliyet sınavları düzenleyen, kültür ve folklor grubu olan, kültür/gençlik turizmi yapan teknik bir kuruluştu. Süleyman abi bu deneyim bize taşımıştı.

Bu o zamanlar Türkiye’de olmayan bilinmeyen bir turizm çeşidi idi…
Evet. Dağlara, mini-tur İstanbul bizim rehberimizdi. İngiliz bir yazarın yazdığı Marmara ve çevresine dair bir kitaptı. Bu kitap bize gençlik yıllarımızda bir seyahat etme anlayışı getirdi. Neydi bunlar; otostop, ucuz seyahat yolları, pasonun sağladığı imkanlar, gitme isteği, bunu gerçekleştirme isteği ve organizasyon yapma.

Çevreci bir yaklaşımla tabii…

O zamanlar çevreci yaklaşımı yoktu. Sosyalist bir yaklaşım olarak gördük. Dünyadaki sosyalist kuruşlarla ilişkiler vardı. Avrupada sosyal demokrat seyahat kuruluşları vardı. Onların öğrenci ve gençlik değişimleri ile ilgileniyorduk. Küba-Havana festivali vardı. Süleyman abi biletleri organize etmişti. Avrupa’ya gidiş gelişler organize ediliyordu. Teknik bir yanı vardı. Daha kalıcı bir yapıya dönüştürmeye çabalıyorduk. Ülke o ara 12 Eylül ile sağa sola savruldu. Darbeler vs. Ülkenin öncelikleri vs. ile bir savrulma yaşandı ve herkes bir tarafa savruldu. Ama o günlerden bende bir seyahat etme biçimi yerleşti. Bu neydi? Otostopla. Bu arada abim ODTÜ’de okurken 68’li yıllarda abim otostopla İngiltere’ye gidip gençlik kamplarında çalışmıştı. Bu da bende ta çocukluk yıllarında bir maya oluşturmuştu. Ben bildim bileli otostop yaparım. 16-17 yaşında başladım. Savrulmanın ardından kendimi bambaşka bir değerler sistemi içinde buldum kendimi. Profesyonel ithalat ihracat şirketinde çalışmaya başladım. İnanmasam da bu yeni sistemin içinde yer alıyordum. İnandıklarımla yaşadıklarım arasındaki tezatlara bu seyahat anlayışı ile… tabii edebiyat, kültür ve sanat ile ilişkim tamamiyle kesilmişti. Ama seyahat etmeye devam ettim.

Yalnız mı seyahat etmeyi tercih edersin?

Yeni değerler sisteminin çökmeye başladığı anda ben yalnız başına İstanbul’dan sırt çantamı alıp Türkiye kıyılarını yürüme projesine başladım. Bu çalışırken kafamda kurduğum bir şeydi. Bir gün gerçek oldu. İstanbul’da çantamı aldım ve başladım yürümeye…. Bu iki sene aralıklarla sürdü. Bodrum’a ve oradan Marmaris’e kadar yürüdüm. Bu yürüyüşlerle birlikte 6-7 senelik bir aradan sonra yeniden tiyatroya, sinemaya ve yazıya döndüm. Dergi çıkarmaya başladım. O zamanlar Cağaloğlu’nda dergi çıkarmak çok zor bir şeydi. Tamamen kendi olanaklarımla, çok küçük ölçeklerde… Ve eski sesimi bulmaya başladım.

Yürümek, gitmek konulu bir dergi miydi?

Yürüyordum. Gelip yazıyordum. 1 sene yürüdüm. 7 sayı dergi çıkardım. Bu 3 yıl kadar sürdü. Bu yaklaşımım ise hep sürdü. İlk Süleyman abiden aldığımız yaklaşım. Uludağ’ın tepelerine soğuk havalı kutularla yiyecek taşıyarak, matsız, uyku tulumsuz çıkardık. O zamanlar Türkiye’de bunlar yoktu. Bu şartlarda seyahat, dağcılık, turizm… Ülkeye dünyaya “bu kaça, daha ucuz nasıl olur, nasıl yaparız, kim yapmış, bu güzel gidin” şeklinde hayatın devamı olarak KARGA “söyleyin ne gördünüz?” sloganıyla başladı. Bu Baudler’in ünlü lafıdır. Sonra yeniden profesyonel gazeteciliğe döndüm. Yeşil felsefe ortaya çıkmıştı.

Bu dönem çevreci kimliğini kazanmaya başladığın dönem mi?

Ben hep çevreci değilim dedim. Yeşil bir yaklaşımım var dedim. Zamanla bu yaklaşımım yeşil olmadığı ve yeşillerin de o olmadığı ortaya çıktı. Eski çok inanmışlık ve onun savrulması ve profesyonel olarak da gazetecilik yaptığım için süreci çok iyi ve yakında okuyabiliyordum, neyin ne olduğunu çok süratli öğreniyordum. Çünkü çok popüler bir noktada çalışıyordum. NOKTA’da idim. NOKTA soru sorabilEN ve cevabını alabilen bir yerdi. NOKTA’da “Yeşil Sayfalar” ve “Serüven” sayfası yapmaya başladım. O zamanlar benim yürüyüşlerim başlamıştı. İstanbul çevresinde yürüyüşler yapan PATİKALAR yürüyüş klübü kurmuştum. Sonra profesyonel gazetecilik yıllarımda, yeşil hareketin tıkandığı noktalar, çevre hareketinin ne olduğu ne olmadığı veya bir hareket olup olmadığını sorgularken doğal olarak anti-nükleer hareketi gördüm. 92-93 yılları Türkiye’de nükleer santral yapma dönemi idi. Yürüyüşlerim yine başladı.

Bu sefer aktivist yürüyüşleri…

Tabii eylem yürüyüşlerim başladı. Ankara yürüyüşümü yaptım. 93 yılında İstanbul Ankara yürüyüşüme başladım. 94’de İstanbul Sinop yürüyüşünü yaptım. O zamanki belediye başkanı “Buraya santral yapamaz demişti.” Radyoda konuşmam engellenmişti. Oradan Akkuyu’yu yürüdüm ve 3.5lık bir yürüyüş yaptım. Yürüyüşün bir noktasında Ankara’ya geldim. 94 yılında Greenpeace’in ilk Türkiye eylemi vardı Ankara’da. Meşhur Enerji Bakanlığı eylemi. O yıllarda Anti-Nükleer Platform ve benim yürüyüşlerim vardı. Sıkı bir çalışma götürüyorduk. Greenpeace eyleminde Yeni Zelanda’lı bir aktivist bana Avrupa yürüyüşü hakkında bir mektup verdi. Bu yürüyüş 1 Ocak 1995’de düzenlenecekti. Kasım 94’de Türkiye yürüyüşüm bitti ve eve döndüm. Hayat arkadaşım Barbara ile konuştuk ve Avrupa yürüyüşüne katılmaya karar verdik. Yürüyüş sırasında Barbara çok destek oldu. 4 defa geldi. Birlikte yürüdük. 95 Mayıs’ında Viyena’dan başladık. Türkiye yürüyüşüm bitince Avrupa yürüyüşü için hazırlık yapmaya başladık. Rozetler yapmaya başladık. “Nükleersiz bir dünya için İstanbul’da yürüyoruz” diyorduk.

Mesaj verdin mi?

Tabii. Doğrudan. “Nükleer santral istemiyorum.”, “Nükleersiz bir dünya için barış içinde yürüyorum.”… Fotoğrafevi için haftasonu yürüyüşler yapıyordum. Oradan gelen parayı kampanyaya aktarıyordum. Broşürlerde “yürüyüşe katkı – nükleersiz bir dünyaya barış içinde yürüyorum.”a aktarılacaktır.” Diyordu.

Bu noktada felsefen ortaya çıkıyor. Yürüyorsun, Barış İçinde ve Nükleere Karşı…94 yılında hayat felsefen oluşuyor…

Avrupa yürüyüşünün sloganı o yıllardan beri geldi. bugün hala kullanılyor. “Bugünü barış içinde yaşadım.” , “Bugün hala Türkiye’de nükleer santral yok.”. Ankara’daki konuşmalarda örneğin, basın mensuplarına “Sayın basın mensupları, hoş geldiniz. Güzel bir Ankara gününden sizi selamlıyorum. Ülkemizde çok şükürki halen nükleer santral yok ve halen barış var.” Gibi bir açılış yapıyorduk. Bu böyle devam etti. “Hala yok, hala barış var.” Avrupa yürüyüşüne 5.5 ay katıldım ve 3500 km yürüdüm…

3.500 km yürüdünüz?

Tek tek, adım adım…Eşyalarımızı taşıyan bir aracımız vardı. Araçta yemek yapılıyordu. Avrupa yürüyüşünde vejeteryan olmak, barış içinde olmak, nükleere karşı çıkmak, ekolojist yaklaşımla bir felsefe oluşturmasa da tanıştım. Ekolojist yaklaşım biraz doğu felsefesini andırsa da tam bir felsefik yaklaşım ortaya konulamadı. Ekolojistler var. Çevreciler var. Yeşiller var. Bunların değer yargıları var. Avrupa yürüyüşünde günlük hayatı vejeteryan yaşadık, nükleere karşı şiddet çıkarmadan eylem yaptık. Bunlar temel sözleşmelerdi. En önemlisi vejeteryan yaşadık. Bu ekip kendi ekonomisini devam ettirdi.

Neden vejeteryan yaşamak o kadar önemli?

Hayvanları yemeye hakkımız yok. Sağlıklı değil. Ben az da olsa et yiyorum. Çevremde et yendiği için ve et ağırlıklı yiyeceklerin sunumu daha fazla olduğu için et yiyorum. Ama vejetaryanların bu önermesine katılıyorum. Avrupa yürüyüşünde vejeteryan hayatın nasıl olduğunu bizzat yaşayarak anladım. 5.5 ay süren disiplin beni etkiledi. Çevremde dayatma olsa vejertaryanlığı benimseyebilirim.

GİT dergisi ne zaman yayınlanmaya başladı?

95 yılında Avrupa yürüyüşünden dönünce GİT dergisi başladı ve bu seyahat anlayışının, felsefesenin dergisi oldu. GİT dergisi o yıllarda çokca parlak kağıtlarda çıkmaya başlayan seyahat dergilerinin yerine saman kağıdına basılarak başladı. Leman Dergisinde popüler alana kaydık. Sinop Akkuyu nükleer yürüyüşümü, Avrupa yürüyüşümü anlattım. GİT dergisi on seneye yakın yayınlandı ve anti-nükleer haraketin ve Bergama hareketinin içinde yer aldı. Eylem için seyahat etmek iç içe girdi. Akkuyu’da “Atomun Karşısındaki Ev”i kurduk. Burada yaşananlar günce olarak GİT dergisinde anlatıldı. İnsanlar otostopla veya trenle gruplar oluşturup Akkuyu’ya geldi. Köy çalışması yaptık. Şambrellerle köye indik, pijamalı piknikler yaptık. Ucuz bilet bulundu toplu olarak 300 kişi Venedik’e gidildi. Otostop klüpleri kuruldu. O ara ben özellikle dağcılık tartışmalarının dışında kendimi tutamayıp içine girince çok büyük darbe aldı. Dergi bulunduğu yeri koruyamadı. Buı tartışmaları içinde laf üretildi, bu ben de kaynaklandı, hataydı. Laflar doğruydu. Benim biraz gazetecelik tarafım ağır bastı. Halbuki yayıncı olarak tirajı düşünerek yapmamam gerekirdi. Matbaa değişimi oldu ve o dönem biz bir ara verdik.

Oğlun Yunus’la çok özel bir ilişkin var. Bazen ebeveyn-çocuk bazen iki arkadaş gibisiniz. Yunus pek çok aktivitende sana eşlik ediyor. Gördüğüm kadarıyla bunu da büyük bir keyifle yapıyor. Oğlunun hayatına girdiği dönemleri anlatır mısın?

GİT dergisi ara verdiği dönem oğlum Yunus doğdu. 3 sene kadar başka bir disiplin içine girdim. Batı tarzı bir çocuk yetiştirme disiplini. Eşim batılı ve batı formülleri ile çocuk yetiştirdi. O’nun bana verdiği reçetelerle dolaylı olarak batı felsefesinin içinde buldum kendimi. O dili hiç bilmediğim halde. Bana sunulan reçeteleri çok iyi uyguladım. Bu benim hayatımı belirledi. Çocuğumla seyahat etmeye başladım. 6 aylık iken kaya tırmanışına götürdüm. Sırt çantamla Ballı kayalara çıktık. O dönem ülkede savaş karşıtı çalışmalar başladı. Irak’a ABD saldırısına dayanamadım. Tepki vermeden duramadım. Kendi en iyi bildiğim şekilde yürüyerek tepki verdim. Oğlumu da buna kattım. Eşimin 8 sayfalık bir soru listesi ile karşılaştım. Soruları yanıtladım ve 14 Şubat’ta yürüyüşe başladım, İstanbul Kadıköy’den başlayıp Ankara’ya yürüdük. Çok büyük etki yarattı. Yunus’a bir araba bulduk. 18 aylıktı. Şehir içlerinde Yunus’la şehir dışında ben yürüdüm. Alt temizlemeler, mamalar, uyku düzeni. Yürüyüş boyunca bunu halledebiliyordum. Eksozdan dolayı onu fazla yürütmek istemedim. Yalnız büyük bir yanlış anlama ve provakasyon oldu. O ortam artık barış ortamı değildi. Polisler, gazeteciler geliyor, flaşlar patlıyor falan. Çocuğuma polis ve basın terörünü yaşatamam diyerek Yunus geri döndü. Ben Ankara’ya devam ettim. Yaptığım en teknik en başarılı yürüyüştür. Saniye saniye kontrollü hedefe yürümüşümdür. 1 Mart tezkeresini hedeflemiştir. Tezkerenin 1 gün erken çıkma ihtimaline karşı 1 gün 60 km yürümeyi hedeflemişimdir. Nükleer yasaya karşı meclisin etrafında yürüme fikri buradan çıktı.

Anti-nükleer çalışmaları yeterli buluyor musun?

Anti-nükleer grup yeteri kadar uyanık değil. Konuya sahip çıkan insanlar yeterince uyanık değiller. Anti-nükleer yürüyüşlerin çıkış noktası bu savaş karşıtı yürüyüşümdür. Bir hedefin olması, bir hedefi başlatmak. Çalışmaları büyütmek gerekiyor. Yasanın çıkması anti-nükleer çalışmaları yeterince büyütememektendir. Ankara’a meclis karşısındaki yürüyüşümü 24 kişiyle bıraktım.

O yürüyüşün ile başka aktivistlere bir karşı duruş yolu gösterdin.

Savaş çıkınca büyük bir kırılma ve çalkantı yaşadım. Batılı çocuk yetiştirme felsefesi benim çok zamanımı aldı. 1 yıl sonra dergi çıkarmaya başladım. Savaş karşıtı yürüyüşümde Yunus’la ilgili yalanlara cevaben ben Yunus’la 2500 km otostoplu yürüyüş yaptım. Yunus 2.5 yaşındaydı. Aramızda yeni bir dünya kuruluyordu, baba oğul arasındaki dialoglarla yeni bir hayat biçimi oluştu. Annesiyle batılı bir hayat tarzı içinde olan ama baba oğul yerelliğiyle giden ve seyahat eden bir dünya.

Hayatımda kısmen bir değişiklik oldu ve hayat arkadaşımdan ayrıldım. Bu ayrılışla birlikte yeni bir arayış başladı. Günlük hayatımı belirleyen yaklaşım şu an yanımda değil. Kendime yeni bir hayat oluşturma. Felsefe ile yeniden bağ kurma. Yeni bir yol arayışı içindeyim. Yol arıyorum. Bu yolu aramak zaten bir felsefe. Yolumu arıyorum.

Yolda yürümüyor, yürüyeceğin yolu arıyorsun…

Tabii. Hayatta gideceğim yolu arıyorum. Nadide Azatoğlu’nun gel Selçuk’ta yürüyüş yollarını çıkar demesi üzerine geldim. Arazide patikalarda yolumu kaybedip bulmam gibi eski hayatımı bitirip yeni bir hayat anlayışı için buradayım. Taa gençlik yıllarımdan gelen şiirle, edebiyatla, sanatla, tiyatroyla, anti-nükleer hareketle olan bağımı yeniden oluşturmak üzereyim. Bunu oturttuğumda bu şekilde yaşayacağım.

Bundan sonra neler var?

Önerilerim var. Eskiden gelen seyahat anlayışımı uygulamaya çalışacağım. Ama altyapı değişti, insan ilişkileri, turizm tarzı değişti daha pek çok şey değişti. Nadide bunu turizm olarak ifade etmiyor. Yürüyüş klübü olarak ifade ediyor. Seyyahla, seyahatle ilişkisini kurmak istiyor. Ben de bunu turizm olarak görmüyorum. Ben bir seyyahım ve dünyadaki diğer seyyahlarla beraberim. Burada misafirim. Bir model kurmaya çalışıyorum. Ben bunu kurarsam buradan devam etmek isterim. Burası kendini var ederse ben bir parçası olup yoluma devam ederim. Nadide ile yaptığımız şeye başkalarını da katarak devam edebilir. Burası bir kasaba. Gelip misafir oluyorsun, yemek yiyorsun. Burada tarih var, deniz var, yemek var, insan ilişkileri var, 250 kuruşa çay var. Buna karşıt olarak süratli bir kirlenme de var. Kuşadasına gitmiyorum ve insanlara önermiyorum.

Yunus’la çok özel ve farklı bir ilişkin var. O’nun için yürüme hayalleri kuruyor musun? Yani büyüyünce şunları yapsın gibi?

Yunus’la futbol hayalleri kuruyorum. Futbola çok ilgi duyuyor. Benim ilgilerime hep karşılık verdi. Kaya tırmanışına, yürüyüşlere götürdüm, katıldı. Sırtımda taşıdım. Artık büyüdü, taşıyamıyorum. İlerde belki O beni taşıyacak. Şu an Yunus’un ne istediği önemli Yunus kaleci olmak istiyor. Ben O’na kaleci eldiveni, kazağı alıyorum. Geldiği zaman yürüyüşlere gideceğiz, denize gireceğiz, sahilde yürüyüş yapacağız. Yunus ne istiyorsa O’na destek oluyorum. Yol arkadaşlığımız devam ediyor. Çok iyi bir otostop arkadaşım. Çok iyi ekopazar arkadaşı. Pazara mal taşıyan arabalarda maydanozlar arasında uyudu. Matın üzerinde terasta yatabiliyor.

Tam sana göre bir çocuk..

Veya ben O’na göre bir babayım. Bu bir arkadaşlık. Bugüne kadar böyle geldi.

Paylaştıkların için teşekkür ederim.

İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz? - 2007

Yayın Tarihi:
“İklimler Değişiyor Sayın Al Gore, Ya Siz?”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2007.

“Uygunsuz Gerçek” filmiyle tüm dünyaca tanınan kendi ifadesiyle “aktivist, emekli politikacı” Al Gore geçtiğimiz ay Türkiye’de seçkin bir gruba küresel ısınmayı anlattı. Üniversite yıllarından beri bu konuyla ilgilenen Al Gore, gerek ABD hükümetini gerekse Birleşmiş Milletleri giderek tüm dünyayı tehdit eder boyuta ulaşan küresel ısınma sorununun varlığını kabul etmeye ve durdurmak için önlem almaya ikna etmeye çalışıyor. Dünya kamuoyunu konunun vehameti karşısında harekete geçmeye davet ediyor.

“Küresel ısınma gerçeğini hissetme kapasitesine sahibiz. Gerçek bazen rahatsız edici olabilir, hoş karşılanmaz ve kolayca ihmal edilir. Bazen bizi değişime zorlayacağı için gerçeği bilmemezlikten geliriz. Sevdiğimiz şeyler için derin koruma, kollama duygusu geliştirirsek gerçekleri kabul ederiz ve değişim için çabalarız.”diyor Al Gore.

Yıllardır kendisini bu konuya adayan bir “aktivist” olmasına rağmen kendisi ne zaman bireysel önlemler almaya başlamış? Özel hayatında hiçbir şey yapmadığı, evinde normal bir Amerikan ailesinin 20 katı elektrik harcadığı ortaya çıkınca. Küresel ısınma gerçeğini yıllardır iyi bilen, tüm dünyaya bu gerçeği anlatmayı vazife edinen Al Gore’un sorunu gidermek için çaba harcaması, dünyaya örnek olması beklenirken, evinde enerjiyi sorumsuzca harcaması tam bir samimiyetsizlik örneği. Konuşmak kolay ama alışkanlıkları değiştirmek güç iştir, niyet ve çaba gerektirir! Peki eleştirileri alınca neler yapmış? Evlerini “sıfır karbon” hale getirmek için uğraşıyorlarmış. Sıfır karbon açığa çıkardığı kadar karbonu emerek genel toplamda karbon üretimini sıfırlayan sistemler için kullanılan yeni moda bir terim. Evinin çatısına güneş enerji paneli yerleştirmiş. Ayrıca toprağın ısısı ile evi ısıtıp, soğutan jeotermal bir sistem kurdurmuş. Elektrik tasarrufu sağlayan ampüller takmışlar, çerçeveleri değiştirmişler. Bütün bu değişiklikler elektrik ve doğalgaz faturasına da ayrıca yardımcı olmuş!

Konuşmasında kriz sözcüğünün Türkçe ve İngilizce’de “alarm” anlamına geldiğinden, Japonca ve Çince’de ise çift anlamlı “tehlike”,“fırsat” olduğundan bahsetti. Her krizin yaşam tarzımızı ve ekonomimizi değiştirmek için aynı zamanda bir fırsat olduğunu söyledi. Doğru, yaptığı 2 saatlik “Uygunsuz Gerçek” sunumu için dolar bazında yedi sıfırlı bir rakam aldığı iddia ediliyor. Bu tutar hem aile ekonomisini hem de hayat tarzını değiştirecek büyüklükte! Son olarak, gittiği balık lokantasında nesli tükenme noktasına gelen bir balığı yiyerek yine büyük tepki aldı. “Uygunsuz Gerçek” sunumunda küresel ısınma ile bazı hayvan soylarının tükendiğini söyleyen Al Gore, “aktivist” olarak nesli tükenen balıkları korumak yerine yiyerek daha hızlı tükenmelerine katkı sağlıyor.

“Gerçeği” bilmesine rağmen kendisini ve ailesini “değişime” zorlayan etken kamuoyunun baskısı gibi görünüyor. Kendisi eski bir politikacı olabilir ama “aktivist” midir? Konuşarak “aktivist” olunmuyor. Eskilerin dediği gibi “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.”

Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler! - 2007

Yayın Tarihi:
“Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!”, YeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mayıs-Haziran 2007 sayısı.
"Kuraklığa Karşı Yerel Çeşitler!", www.tarimmerkezi.com.tr , www.ekolojistler.org, www.tarvak.org.

Tohum ve Yaşam Forumu için İstanbul’a gelen Avrupalı 3 çiftçi ile küresel iklim değişikliği, kuraklık, yerel çeşitler, tohum ve GDO’lu ürünler üzerine söyleştik. Sorunların ortak, çözümün tek olduğunu belirttiler ve “Yöresel koşullara uyum sağlamış yerel ürünlerin tohumlarını kullanın ve kuraklığa karşı bunları geliştirin” dediler.

İspanya, İtalya ve Fransa’dan GDO’ya Hayır Platformu’nun davetlisi olarak İstanbul’a gelen Jose Manuel Benitez Castano1, Riccardo Bocci2, Guy Kastler3 babadan çiftçi. Jose, kestane yetiştiriyor, arıcılık yapıyor ve sebze üretiyor. Riccardo, şarap, zeytinyağı, sebze üretiyor ve ekoturizm yapıyor. Guy, koyun yetiştiriyor, sebze üretiyor.

İklim değişikliği sizleri etkiliyor mu?

Jose - Son 5 yıldır kestane üretimini etkiledi. Mevsimler değişiyor, arılar şaşırıyor ve hiç yapmadıkları şeyleri yapıyorlar.

Riccardo- Ilıman bir kıştan sonra don oldu. Pek çok çiftçinin ürünü zarar gördü. Özellikle Güney İtalya’da çok az yağmur yağdı, su kaynakları gitgide azalıyor. Gelecekte iklim değişikliğine bağlı kuraklık İtalya’da ciddi sorun yaratacak.

Guy - Tarım iklim değişikliğine uyum sağlamalı. Endüstriyel tohumlar iklim değişikliğine uyum sağlama kapasitesine sahip değiller. Çiftçiler tarafında yetiştirilen yerel tohum çeşitleri bu kapasiteye sahip.

Verilere göre suyun %70’i tarım sektöründe kullanılıyor. İklim değişikliği ve azalan su kaynaklarından dolayı ne yapılmalı?

Jose- Üyesi olduğum COAG örgütünde bu konu bizi endişelendiriyor. Tartışmalarımız sonucunda karara vardık ki tarımda çok su kullanılmasına rağmen doğru kullanılmıyor. Pirinç gibi endüstriyel ürün yetiştiren büyük şirketlerin kullandığı su miktarı çok yüksek. Ayrıca golf sahaları çok su tüketiyor. Endüstriyel tarım yapılan tarlalarda tüketilen suya sınır getiren yeni bir sistem üzerinde çalışıyoruz.

Riccardo - İtalya’da benzer sorunlar var. Mısır, pirinç gibi endüstriyel ürünler çok su tüketiyor. Oysaki yerel çeşitler yöresel iklime ve düşük yağmur miktarına alışkın. Örneğin; Fransa’da Alplerde susuz yetişen bir patates çeşidi var.

Guy - Fransa’da tarımsal sulamada kullanılan suyun büyük miktarını hibrid mısır tüketiyor.

Gelecekte az suyumuz olacak, nasıl ürünler yetiştirilmeliyiz?

Jose – Ricardo – Guy- Çözüm, yerel tohumları kullanmak ve çiftçilerle birlikte yerel çeşitleri susuzluğa dayanıklı hale getirmek.

Ülkenize tohumları nereden alıyorsunuz?

Jose – Çiftçi tohumunu şirketlerden satın alıyor. İspanya’da çiftçilerin şirketlere patent parası ödemeden tohumlarını yeniden kullanabilmeleri için mahkemeye gittik.
COAG bünyesinde Endülüs’te çalışan bir kooperatif aracılığıyla çiftçilerin arasında tohum takası sağlıyoruz ve kendi tohumlarımızı üretiyoruz.

Riccardo – Kamuya ait pekçok tohum bankası var. Tohumların çoğaltılması AB’nin eski çeşitlerin çoğaltılmasını yasaklayan Tohum Yasası nedeniyle imkansız. Yani İtalya’da kamuya ait tohum bankaları var ama çiftçilerin tohumu yok.

Guy - Örgütüm, 2 yıl önce kamu tohum bankasından tohum almayı bıraktı. Şimdi kendi tohum bankamız var. Şu an en yaygın ekilen endüstriyel ürünler oldukları ve bunlardan GDO bulaşma riski çok yüksek olduğu için mısır ve soya tohumlarımız var. Tohumlarda GDO kontrolü çok pahalı. Fakat Fransa’da Greenpeace ile geliştirilen yeni, pratik ve ucuz bir GDO testi var. Her çiftçi bu testi yetiştirdiği ürünleri üzerinde kolaylıkla yapabilir.

Ekim yapılan toprağı korumak, zenginleştirmek için ne gibi teknikler kullanıyorsunuz?

Jose, Riccardo, Guy – Toprağı derinlemesine işlemiyoruz ve yıl boyunca ekili bırakıyoruz.

Çiftçisiniz ve GDO’lu ürünlere karşısınız. Türk çiftçilere ne mesaj göndermek istersiniz?

Jose – GDOlu ürünleri iki sorunu var, ekonomik ve çevresel. Vaat edildiği gibi karlı değiller ve kontrolsüzce yayılıp, yerel çeşitleri yok ediyorlar, organik tarımı öldürüyorlar. Sizi kandırmalarına izin vermeyin, yerel ürünler yetiştirin ve mücadele edin!

Riccardo – Türk çiftçileri tam kavşakta. Modernizasyon İtalya ve İspanya’ya geldiği gibi Türkiye’ye gelirse sahip oldukları her şeyi, geleneksel tarımı, topraklarını, tohumlarını kaybedebilirler. İtalya’da çözümün çiftçi – tüketici birliği olduğuna inanıyoruz. Bu birlik ne kadar güçlü olursa o kadar çiftçi işini yapmaya devam eder.

Guy - Kendi tohumlarınızı korumalısınız! GDO’lara Hayır demelisiniz!

Teşekkürler. Ekin Kurtiç’e İspanyolca tercümanlığı için teşekkürler.

1- Coordinadora de Organizaciones de Agricultores y Ganaderos – COAG (Tarım ve Hayvancılık Örgütleri Koordinasyonu)
2- Associazione Italinaan per l’Agricolture Biologica (İtalyan Organik Tarım Birliği)
3- Confederation Paysanne (Köylü Konfederasyonu)

Doğa İnsan - İnsan Doğa: Heykeltraş Mehmet Aksoy ile Söyleşi - 2007

Yayın Tarihi:
“Doğa İnsan-İnsan Doğa: Heykeltıraş Mehmet Aksoy ile Söyleşi”, yeşilİZ Dergisi, İstanbul, Mayıs-Haziran 2007 sayısı.

Açtığı en son heykel sergisi ile insanlığı ve dünyamızı tehdit eden küresel ısınmanın yaratıcısı insanoğlunu sorgulayan ünlü heykeltıraş Mehmet Aksoy’a göre doğanın insanla ve insanın doğayla olan ilişkisi çok farklı. Çevre sorunlarının ana nedeni de bu fark…

“Kibele – Doğa Ana iyi ve kötü çocuklarını koynunda taşır, korur, kollar. Ama gerekirse kötü çocuğunu kendi elleri ile yok eder.”


MA- 21 Mart doğanın doğum günüdür, baharın uyanmasıdır, bir başlangıçtır, yeni yılın başlangıcıdır. Her sene yılbaşını 21 Mart’ta kutlarım. Bu bizim geleneğimizdir, sahip çıkmalıyız. 10 15 senedir Kibele heykelleri yapıyorum. Bitmedi, halen devam ediyorum. Şimdi Şamanlara geçtim. Her şey insan doğa ilişkisine dayalı. “Sema” heykelinin bir eli yerde bir eli göktedir.
Ayşen – Mevlana’nın anlayışı ile benzer gibi.

MA – Şamanlıktan gelmedir ve eski Türklerin inanışıdır. Yerdeki enerjinin göğe, gökteki enerjinin yere akmasıdır. Enerjiyi tutmaz. Aktarır. Bu heykelde yuvarlakların sayısı simgeseldir. Alfabe gibidir. 13 bin yıl önce Türkler bunları kayalara yapmışlar. OrtaAsya’da yeni bulundu, araştırmalar devam ediyor. Ortadaki yuvarlak şekil evreni temsil eder. Diğer şekiller yeri, göğü, havayı, suyu ve varlıkları temsil eder. İnsan bunların tam ortasındadır. İnsanın ortasındaki bölüme doğru yürüdüğünüzde içine alır sizi. Sanki evrenin içine girersiniz. Şaman sizi içine alır götürür.

Ayşen – Doğal malzeme mermer ile çalışıyorsunuz. Bir nevi mermer işçisiniz. En son serginizdeki heykellerde mermer ile metali birlikte kullanmışsınız. Bu bir seçim mi?

MA- İlk başta metali dövüp enerjik formlar çıkarırdım. Sonra taş sevgisi ağır bastı ve mermeri çok benimsedim. Şimdi metal sevgim tekrar depreşti ve her iki malzemeyi birlikte kullanmaya başladım. Şamanlar için taş ve metal çok uygun. Dört maddenin en azından ikisini kullanmak istedim. Toprak ve ateşle dövdüğüm metal.

Ayşen – Şaman kutsallığı çağrıştırıyor. Doğa ile Şaman arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

MA – Şaman insandaki farklı enerjiler olduğunu, bunu fark etmemiz gerektiğini ve doğayla uyumu temsil ediyor. Şaman doğaya saygılı. Şaman insan ile doğa arasındaki ilişkilerin aracısı. Hiçbir zaman ruhban sınıfa dahil değil. Normal bir insan ve mesleği var. Ama birisi çağırdığında cübbesini giyip eline dalını aldığında Şaman oluyor. Sanatçıda memur olmamalı. Din görevliside. Diyanet İşleri Müdürü… Var mı böyle bir şey? Hocası var, camide namazını kıldırır, sonra gider bakkal dükkanına gider açar. Eskiden böyleydi. İnsanlar gönüllü olarak isteyerek yapıyorlardı. Kimse para isterim demiyordu. Para her şeyi bozuyor bence. Zaten bugün dünyayı mahveden paradır. Bugün savaşlar olmasa, savaşlara harcanan paranın yüzde altısı mi biri mi, aç çocuklara harcansa, dünyada aç çocuk kalmayacakmış. Bu insanlık acısı. İnsan ne kadar vahşi bir duruma geldi, ne kadar kendi doğasına, kendisine karşı çalışıyor. Sona doğru gidiyor. Artık bilinçlenmek zorundayız bence. Ayılmalıyız.

Ayşen- Küresel ısınma sizin için neyi ifade ediyor?

MA- Cehennemi ve kıyameti ifade ediyor. Korkuyorum. Kendim için değil çoluk çocuk için. Çoluk çocuğumuza bırakacak mirasımız bu kötü dünya olacak. Hiç mi utanmıyacağız. Çocuğu bu dünyaya doğuruyorsun. Buna hakkımız var mı? Çocuklar ağır sorumluluklarla doğuyor.

Ayşen – 13 yaşında kızım var. Artan küresel ısınma haberleri O’nu öylesine tedirgin etti ki yağmur yağdığında çok sevinir oldu. Susuz kalırız diye endişeleniyor. Ben bu dertlerle büyümedim ve yağmurdan hep keyif aldım. Çocuğum için ise yağmur yağması susuz kalmamak demek. Son 30 yıl içinde yaşadığımız dünya çok değişti. Siz geleceği nasıl görüyorsunuz?

MA- Gelecekten korkuyoruz. İnsanlar yeni dünyalar bulmaya çalışıyorlar. Herhalde bunu mahvettik. Yenileri de mahvedeceğiz. Atmosferi bırakın evreni kirletmeye başladık. Uydu atıkları falan. İnsan çok zararlı bir varlık. Galiba yaşamaması lazım. Yok olsak da evren de bizden kurtulsa. İçimizde bir kötülük var. Hep günü kurtarma, bencillik var.

Ayşen – Peki umutlu musunuz?

MA - Mitinglerde umutlu oluyorum. Güzel şeyler isteyen insanlar kötü olamaz. Doğaya karşı da kötü olamaz diye düşünüyorum. Sizin gibi insanlarda beni umutlandırıyor. yeşilİZ dergisi beni umutlandırıyor. Ben heykel yapıyorum siz umutlanıyorsunuz. Bunların çoğalması lazım. Çocuklarımıza bilinci aşılamamız lazım. Ben çevremdekilere aşılamaya çalışıyorum. Alışageldiği alışkanlıklarımı değiştirmeye çalışıyorum. Ağaçlara, doğaya, atıklara…

Ayşen – Bu değişim hayatınıza nasıl yansıdı? Küresel ısınma yaşamınızı nasıl etkiledi? Daha az enerji ve su kullanmalıyım diyor musunuz?

MA – Bizde tutumluluk vardır. Annem çok tutumlu bir insandı. Hiçbirşey fazla olmamalıdır. Her şeyin “karar” ölçüsü vardır. Sokakta açık çeşme görsem dayanamam kapatırım. Sokakta boşuna yanan lamba görürsem telefon ederim kapattırırım. Kendiliğimden tutumluyum. Tasarruf çok önemli. Yüzünü yıkarda suyu sonun kadar açmamak lazım. Boşuna akıp gidiyor. Bunlar ufak, çok önemli şeyler değil gibi görünüyorsa da her insan bunlara biraz dikkat etse önemli bir enerji ve su tasarrufu olur.

Ayşen – TEMA Vakfı bir su kampanyası başlattı. “Suyunu Dikkatli Kullan”. Dört kişilik bir aile biraz dikkatle her sene 140 ton az su harcayabilir. Bu hanesayısına vurulduğunda toplam rakam çok büyüyor. Bu nedenle dikkatli tüketim ve tasarruf çok önemli.

MA – Tasarruf çok önemli. Az deterjan kullanmak lazım. Veya hiç kullanmamalı. Gerekli gereksiz araba kullanmamak lazım. Teknoloji bize vücudumuzu unutturdu. Elimiz kolumuz var bilmiyoruz. Ayağımız var unutuyoruz. Arabanın tekerleği var çünkü. Şimdi köydeyiz rahatız. şehre inince sıkıntı duyuyorum. Gürültü, pis hava… Yalnız Cumartesi, Pazar piknikciler geliyor. Buraları hoyratça kirletiyorlar. Fil girmiş gibi oluyor. Yenek artıkları, poşetler, gazeteler… Oysa yine geleceksin buraya. Git çöpünü at. Ormanlara girseniz... İlkokul çocuklarına çöpleri, poşetleri toplatmak lazım. Bu şekilde eğitmek lazım. Görsün pisliği ve güzelliği. Güzelliğin kirletilmemesi gerektiğini görsün. O zaman orman yakamazsın.

Ayşen- Böcek eviniz çok yüksek ve büyük. Nasıl ısıtıyorsunuz? Güneş enerjisini kullanıyor musunuz?

MA- Burayı yazlık gibi kullanıyorum. Kışın küçük bir mekanda kalıyoruz. Odun yakıyoruz. Kömür kullanmıyorum.

Ayşen- Söyleşi için teşekkürler. yeşilİZ okuyucularına söylemek istediğiniz bir şey var mı?
MA –Doğa ile barışık olmak lazım. Doğayla barışık insan kendisiyle de barışık olur. Kendini bu evren ve dünyada düşünmeli. “Ne yaptın, güzel bir şey yaptın mı?” sormalıyız. her şeyi kutsal saymalıyız. Suyu, toprağı, böcekleri, solucanları… Eski Mısır’daki anlayışı çok beğeniyorum. Her hayvanın, kara sineğin bile bir yeri var. Heykelini yapmışlar. Doğanın bir döngüsü var ve bozmamak lazım. O bir başkasını yiyor, o da gidip başkasına yem oluyor… Bunu devam ettirmek lazım. Biz bu döngünü bozuyoruz. Çok kuvvetli olduk. Doğaya ve diğer canlılara karşı kuvvetlendik. Korkularımız olsa O’na göre yaşarız.

Ayşen – Biz başımıza bir doğa felaketi geldiğinde korkarız.

MA – Kibele Toprak Ana iyi ve kötü çocuklarını bağrında taşır. Kızdığında kötü çocuklarını kendi elleriyle öldürür. Hepsine sahip çıkar ama kötülük edeni cezalandırır. Annedir. İyiyi ödüllendirir, kötüyü cezalandırır. Terbiye eder.